Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 18 Şubat 2015 Gösterim: 3471
Yazdır

“İnsan artık kapatılmış insan değil, borçlu insandır.”

Gilles Deleuze

“…her bireyin başkalarının etkinliği üzerinde ya da toplumsal servetler üzerinde kurduğu güç, değişim-değerlerinin sahibi olarak, paranın sahibi olarak bireyde vardır. Birey, toplumla olan bağı gibi, toplumsal gücünü de cebinde taşır.”

Karl Marx

Deleuze’ün yukarıdaki ifadesi, fordist birikim rejiminden ya da disiplin toplumundan post-fordist birikim rejimine ya da denetim toplumuna, dahası biyopolitik topluma geçişi anlatır. Nesnelerin üretiminden öznelliklerin üretimine, üretim zamanına dayalı sömürüden yaşam zamanının sömürüsüne geçişi ima eder. “Haklar ve eşitlik” söyleminden “risk ve eşitsizlik” söylemine geçişi içerimler. Ekonomik olanın politik olanla birebir örtüştüğünü, toplumsal yeniden üretimin ekonomik faillerin değil ekonomik öznelliklerin üretimine dönüştüğünü iddia eder. Ve Marx… Grundrisse’deki ifadesiyle bize tam da günümüzde borçlu insanın ne anlama geldiğini anımsatır: bir yanda “değişim değerlerinin” ya da “paranın” sahibi olmayan, “toplumla olan bağını” ancak para dolayımıyla kurabilen ve bu yüzden borçlanan, borçlanmakla kalmayıp “toplumsal gücünü” kaybeden emekçiler. Toplumsallığın kuruluşunda eşitliği öngören simetrik bir ilişki değil, eşitsizliği öngören “asimetrik” bir ilişki. Paranın politik tahakkümünde kurulan kapitalist toplumsal ilişki.

 

 

Emeğin Borçlandırılması: Sermayenin Stratejik Yanıtı

Sermaye birikiminin ve artı değer üretiminin sürdürülmesinin bir stratejisi olarak emeğin borçlandırılması, sermayenin gerçek tahakkümüne denk gelen fordist birikim sürecinin krize girmesiyle başlar. 1960’lara kadar süren ve “kapitalizmin altın çağı” denen dönemde, emekle sermaye arasındaki ilişki, üretkenlik artışı anlaşmaları ve ekonomik büyüme temelinde emeğin sıkı düzenlenmiş bir emek süreci içinde çalışmayı ve karşılığında sermayenin yüksek ücret ödemeyi kabullendiği ve devletin de emeğin yeniden üretim alanlarını, yani sosyal güvence, sağlık, eğitim vb. hizmetleri üstlendiği “üçlü ittifak” zemininde düzenlendi. Devlet karşısında vatandaş, sermaye karşısında işçi olarak konumlanan emek; “haklar ve eşitlik” söylemi altında, devletten hizmet ve sermayeden ücret talep etti. Talepleri karşılandığı sürece isyan etmeden çalışmayı kabullendi. Sermaye açısından krizin başlangıcı, bir yandan sermayenin artan organik bileşimi sonucunda canlı emeği yeterince massedememesi, ücret katılıkları ve yeniden üretim alanlarının örgütlenmesi için devlete ödediği vergi yükleri nedeniyle sömürü maliyetlerinin artması; öte yandan ise ücretli emeğin örgütlü güçlerinin sürekli ücret artışı ve sosyal hakların genişletilmesi talebi oldu. Sermaye, krize çözümü canlı emekten kaçmakta buldu. Bu aşamadan sonra, kârlılığı ve büyümeyi sürdürmenin yolu olarak kredi destekli genişleme yoluna girdi. Post-fordist birikim süreci tam da burada devreye girdi. Emeği gelecekte daha çok sömüreceği vaadi ile borçlanan sermayenin üretim maliyetlerine bir de borç ve borç faizlerinin ödemesi girince sömürü maliyetleri iyice arttı. Sermayenin önünde duran tek çare, borç ilişkisini toplumun bütününe yaymak ve emeği de borç ilişkisine dâhil etmek oldu. Emeği borçlandırmanın politik pratiği, öncelikle emek-sermaye-devlet arasındaki “üçlü ittifakın” parçalanmasıyla hayata geçirildi. Ücret ilişkilerinin parçalanması, esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılması, sendikaların zayıflatılması, üretim süreçlerinin taşeronlaştırılması ve yeniden üretim alanlarının sermayeleştirilmesi yoluyla emeğin kolektif öznelliği tahrip edildi. Emeğin kolektif öznelliğinin tahribi, fordist birikim sürecinde ya da disiplin toplumunda, fabrika zamanında ve mekânında ücretli emek biçiminde sermayeye tabi kılınan emek, post-fordist birikim sürecinde yani biyopolitik toplumun toplumsal fabrikasında yeniden üretim alanlarının sermayeleştirilmesi ve emeği borçlandırma stratejileri ile sermayeye tabi kılınıyor. Emeğin finansallaşması süreci, sermayenin ekonomik zorunun politik tahakkümünü kurup işletiyor.

 

“Asimetrik” İlişki Olarak Emeğin Borçlandırılması

Yine Deleuze’ün yukarıdaki ifadesine geri dönersek, “kapatılmış insan”dan “borçlu insan”a geçiş, öznellikler ve yaşam biçimlerinin üretilmesi ve denetlenmesiyle mümkün olan bir ekonominin kuruluşunu gerektirir. Artık üretim zamanına değil yaşam zamanına dayalı bir üretiminin öznellikleri ve yaşam biçimleri söz konusu. Dolayısıyla niceliksel emek zamanın ölçümü üzerinden değil, niteliksel emek zamanın sermayeleştirilmesi üzerinden bir değer üretiminden bahsetmek gerekiyor. Lazzarato’ya göre bu eğilim, “eşitlik-haklar” söylemi üzerinden değil, “borç-eşitsizlik-dengesizlik” söylemi üzerinden kurulur. Bu ifade Marx’ın yukarıda alıntıladığımız ifadelerinin ima ettiği şeyin aynısıdır. Kapitalist toplumsal ilişkilerin “eşitlik” söylemi, değişim değerlerinin mübadelesi ve eşitlenmesi ilkesi uyarınca artı değeri ve sömürüyü gizler. Ücretli emek altında sınıflaştırılmış olan emek ise, kendi emek gücünün değişim değerini ücret karşılığında sermayeyle mübadele ederek bu eşitlik fikrine tabi kılınır. Fordist birikim sürecinde ücret mücadelesi ve yeniden üretim alanlarının devlet tarafından üstlenilmesi yönündeki talepler, emeğin kolektif öznelliğini “eşitlik ve haklar” temelinde kurup işletmiştir. “Eşit işe eşit ücret,” “herkese sosyal güvence,” “herkese eşit eğitim ve sağlık hakkı” gibi talepler etrafında yürütülen sendikal mücadelenin ekseni budur. Oysa biyopolitik birikim sürecinde, ücretin niceliksel emek zamandan kopmuş olması ve yeniden üretim alanlarının sermayeleştirilmesi, emekle sermaye arasındaki ilişkinin “asimetrik” bir ilişki olduğunu açığa çıkarmıştır. Bu “asimetrik” ilişkinin kuruluşu ve emeğin sermayeye tabiyetinin yeniden düzenlenmesinin politik stratejisi, emeğin borç yoluyla finansal alana içerilmesi ile mümkün olmaktadır.

Emeğin finansal alana içerilmesinin aslen iki yolla gerçekleştiği söylenebilir. İlki, “toplu sözleşmeler” yoluyla düzenlenen ücret artışlarının ve ücret üzerine yürütülen mücadelelerin artık geçerliliğini yitirmesiyle birlikte, patrondan ücret talep etmenin yerine finanstan kredi talep etmeye geçilmiş olmasıdır. Temel yaşamsal ihtiyaçların karşılanmasına yeterli olmayan ücret açıkları, bankalardan talep edilen borçlarla kapanmaya çalışılmaktadır. Finanstan kredi almak, yatırımlarını genişletmeyi veya krizini çözmeyi hedefleyen sermayeye özgü iken, bugün emek de yeniden üretimini kredi alarak sağlayabilmektedir. Tek bir farkla, sermaye kredi alırken, yani borçlanırken ileride emek üzerine daha fazla tahakküm uygulayarak daha fazla kâr elde edeceği vaadi ile alır, oysa emek kredi alırken yani borçlanırken sadece mevcut emek kapasitesini satmakla kalmayacağını, gelecekteki emek kapasitesini de satacağını beyan etmiş olur. Sermaye, emeği borçlandırarak onun şimdisini ve geleceğini satın alır, mevcut ve potansiyel bütün emek kapasitelerini, yaratma etkinliğini, yaşam zamanının bütününü, kısaca emeğin elbirliğine dayalı kolektif öznelliğini şimdiden tahakküm altına alır. Emeği borçlandırma süreci, “bireysel sözleşmelere dayalı bir iktidar ve denetim” mekanizmasına uygun yeni bir öznellik ve yaşam tarzının yaratılması temelinde işletilir. Lazzarato’nun dediği gibi, “kredi, belirlenmemiş imkânlar üzerinde icra edilen bir iktidar dispozitifi” düzenler. Emekle sermaye arasındaki ilişkiyi simetrik bir ilişki olmaktan çıkarıp, “asimetrik” bir ilişkiye dönüştüren işte bu dispozitiftir. Marx’ın ifadesiyle “banka, bir yanda borç verenlerin öte yanda borç alanların bir merkezde toplanmasıdır.” Böylece, paranın politik tahakkümünü kuran bu işleyiş, bütün “eşitlik ve hak” fikrini alt-üst eder.

İkincisi, emeğin yeniden üretim alanlarının, yani eğitim, sağlık, sosyal güvence vb. sermayeleştirilmesidir. Böylece fordist dönemde devletin üstlendiği bu alanlar, bireylerin sorumluluğuna devredilir. Emek artık kendi sağlık, eğitim ve sosyal güvence harcamalarından kendisi sorumludur. Böylece yeniden üretim alanları, hem sermaye için yeni kâr olanağına dönüşür hem de bu alanlar gayri-menkulleştirilerek finansın konusu haline gelir. Emeklilik fonlarının veya sağlık primlerinin finans borsalarında işlem görmesi bunun sonucunda gerçekleşir. Burada sermaye varlıklarının finansallaştırılmasından çok farklı bir durum söz konusudur: Emeğin finansal işlemlere konu olan bir varlığı, yani sabit sermayesi, para sermayesi vb. yoktur. Finansa konu olan tek varlığı, emek kapasitesidir ve bu kapasite ancak sermaye ile mübadele ilişkisine girdiğinde geçekleşir. Burada da “asimetrik” ilişkinin daha başlangıçta varolduğunu görmek zor değildir: Bir yanda kendi değerini finans yoluyla genişletmeye yönelen sermaye, öte yanda salt yaşamsal varoluşunu sürdürmenin yolu olarak finansa muhtaç bırakılan emek. Bu ikinci tür finansallaşma, emeğin sermayeye tabi kılınmasındaki öznellikleri ve yaşam biçimlerini üretmesi anlamında önemlidir. Sermayeye özgü kâr elde etme, girişimci olma, yatırım yapma vb. öznelliklerin hepsi, emeğin de öznellik üretiminin bir niteliği haline gelir. Emek de artık girişimci olmak, kendini piyasada değerlendirmek, gelir elde edebileceği yeteneklerini, üretme ve yaratma kapasitelerini geliştirmek, kendine yatırım yapmak, kısaca “şirketleşmek,” bir şirket gibi davranmak durumundadır. “Arzunun nesnesi” haline gelen para, aynı zamanda emeğin maddi üretiminin “alt-yapısı”nı oluşturur. Paradan daha soyut, ama emeğin gündelik yaşam pratiklerini, etkinliğini belirlemesi anlamında daha somut hiçbir şey yoktur. Emeğin bir “eşitlik” değil “eşitsizlik” içinde kurduğu para ilişkisi, onu her an, hiç ara vermeden, ısrarla para düşüncesine sürükler; emek hesaplar yapar, sıkıştırılmış zamanın, son ödeme günlerinin girdabına kapılır; ya borçlarının biteceği zamanın ya da daha çok kazanacağı günlerin hayalini kurar. Ama nafile. Yine Lazzarato’nun dediği gibi borç ya da borçluluk artık istisnai bir durum değil, “daimi” bir “varoluşsal” durumdur.

 

Borca Karşı İsyan

Borçlanma ya da finansallaşma emeğin kolektif, elbirliğine dayalı öznelliğini kapatır. Para, sermayenin “ortak olanıdır,” emeğin değil; parayı sermaye arzular, emek değil. Para, kendisini yine kendi vaat ettiklerinin koşulu olarak ortaya koyar. Bu yüzden kendini dayatır ve doğrudan politik tahakkümdür. Emeğin üretkenliğinin en dolayımlanmış ve yabancılaşmış biçimidir. Hep uzaktadır ve emeğe dışsaldır. Varlığı haz, yokluğu keder üretir. Finans emeğe parayı arzulatarak onun öznelliğini mülkleştirir. Peki ya isyan?

Meydan işgallerinden Arap Baharı’na uzanan ve son iki üç yıldır dünyanın farklı coğrafyalarında ortaya çıkan hareketlerin ortak keseni, emeğin yeni bir kolektif öznellik arayışına yönelmesinin “oluş” süreci olarak okunabilir. Bu arayışın alt akıntıları, derecesi farklı da olsa paranın, borçlanmanın politik tahakkümüne karşı, beden olarak emeğin özgürleşme pratiklerini kat eder. Sermayenin “ortak olanı” paranın arzulanmasına karşı emeğin direnişidir. Kendi ortak olanını, kendi kolektif öznelliğini keşfetme ve kurma arayışını ifade eder: Henüz oluş halindeki bir duygunun fikrini oluşturma, kendi kudretinin sermayenin politik tahakkümünde yitip gitmesine izin vermeme, kendi ortak olanını “arzulama” ve hatta “yaratma” çabasına girişme.

 

Kaynakça

G. Deleuze, “Denetim Toplumları Üzerine Ek,” Müzakereler, çev. İnci Uysal, Norgunk Yayıncılık, 2006.

K. Marx, Grundrisse c. 1-2, çev. Arif Gelen, Sol Yayınları.

K. Marx, Kapital 3, çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları.

M. Lazzarato, Borçlandırılmış İnsanın İmali, çev. Murat Erşen, Açılım Kitap.

Dick Bryan, Michael Rafferty ve Chris Jefferis, Risk and value: Finance, labour and production, yayımlanmamış bildiri metni.