Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 18 Şubat 2015 Gösterim: 2085
Yazdır

Kavramlar saf, naif ve bilimsel değildir. Kavramlar, güç istencinin söylemleridir. Söylemler, güç istencinin düzenekleridir. Soy kütük çalışmasının en önemli özelliklerinden biri saflığın, naifliğin arkasına sığınarak ifadelendirilen söylemlerin arkasındaki güç istencinin açığa çıkarılmasıdır.

Hepimiz “sosyalizm” ve “sınıf” vb. “büyük abi” kavramları tanırız. Bu “büyük abi” kavramların hegemonyası karşısında herkes esas duruşa geçer. “Büyük abi Türkiye solu” eskiden beri Kürt özgürlük hareketinin “sosyalist” ve “sınıfsal” bir bakış açısına sahip olmadığı doğrultusunda örtük bir eleştiriye sahiptir. Bu eleştiri Kürt özgürlük hareketinin herkesi etkilemeye başladığı günümüz boyutunda örtüklükten çıkmış, açık hale gelmiştir. Özellikle “Rojava” devriminden ve “demokratik özerklik” kavramının güncelleşmesinden sonra daha da yoğunlaşmaktadır.

 

Rojava devriminin devrim olmadığı, “demokratik özerklik”in sosyalist ve sınıfsal bir bakış içermediği doğrultusundaki eleştiriler yanılsamalı ve yanlıştır. Hele bu eleştiriler cahil cesareti ile yapıldığında sabırdan başka sığınacak yer kalmamaktadır. Söylenecek tek söz: “Allah, kimseyi cahil cesareti karşısında çaresiz bırakmasın!” İyi bilinmelidir ki Kürt özgürlük hareketi devrimci değerlere saygısını hiçbir zaman yitirmeden, bu değerleri içererek aşma cesaretini göstermekten kaçınmayacaktır.

Sosyalizm kavramı “demokratik özerklik” kavramından geri bir kavramdır. “Bizim gibi Komünistler” bunu söylemekten asla geri durmayacaktır. Demokratik özeklik kavramı komünalist demokrasidir ve “sosyalizm” kavramına değil “komün”, komünalizm ve “komünizm” kavramına daha yakındır.

Dünyanın en güçlü kızıl ordusuna, en derin polis gücüne ve devletine sahiptik. Dünyanın üçte birini emperyalizmden koparmıştık. Fakat çözüldük, çürüdük ve çöktük. Bu hikâye, sosyalizm kavramının hikâyesidir. Yaşadığımız dünyada bu kadar acı çekiliyorsa en önemli nedenlerinden biri bu hikâyedir. Türkiye solu, çözülen, çürüyen ve çöken bu sosyalizmle hesaplaşamadı. Solun genel zekâsında bir sıçrama yaratamadı. Bu hikâyeden ders çıkaran “demokratik özeklik” kavramı, solun genel zekâsında bir sıçramayı ifade eder. Bu sıçrama içinden geçerken böylesi gerilimleri yaşamak kaçınılmazdır.

Çözülen, çürüyen ve çöken sosyalizmden bahsederken itirazları; “Hayır! Reel sosyalizmden bahsetmiyoruz. Biz farklı bir sosyalizmden bahsediyoruz” diyen sesleri duyar gibiyim. Reel sosyalizm bir biçim değil yapısal bir gerçektir. Bu yapısal problem üzerine düşünmeden bir adım ileriye gidilemez.

Eleştiri Rojava devriminin liberal bir toplumsal mülkiyet ilişkisi içinde olduğundan dolayı sosyalist olmadığı yönündedir ve basit bir soru üzerinden yola çıkılmaktadır: “Üretim araçları üzerindeki mülkiyet emekçilere mi aittir yoksa değil midir?” Doğru ve yanlışın alanı yanıtta değil sorudadır. Soru yanlıştır. Sosyalizm kavramının demokratik özerklik kavramından geri bir kavram olduğu gerçeği bu soruda yatar.

Marx, sermayenin ortadan kaldırılmasına rağmen ücretli emeğin devam ettirilmesinin saçmalık olduğunu ifade eder. Sermayenin ortadan kaldırılması, ücretli emeğin reddidir. Bu bağlamda mülkiyet ilişkileri ücretli emeğin reddi ile doğrudan ilişkilendirilmelidir. O zaman soruyu şu biçimde sormalıyız: “Ücretli emeğin reddine dayanan mülkiyet ilişkileri nedir ve ücretli emeğin reddi politik mi yoksa ekonomi politik bir erek midir?”

Sosyalizm kavramının “Ücretli emeğin reddine dayalı mülkiyet ilişkileri nedir?” sorusuna yanıtı yoktur. Nedeni ikinci soruda yatar. Sosyalizm kavramı ücretli emeğin reddini politik bir süreç olarak değil, komünizmin içinde bile olsak ekonomi politik bir erek olarak görür. Bu bağlamda sosyalizm kavramı liberal ekonominin değer teorisinden çıkamamıştır.

Burjuva, sermayenin kişiselleşmiş biçimidir. Sermayenin kişiselleşmiş biçimini ortadan kaldırdığınızda sermaye ortadan kalkmaz. Mülkiyet ilişkilerini sermayenin kişilikleşmiş biçimi burjuvadan aldığınızda “emekçiler” adına üretim araçları mülkiyetini kime devrediyorsunuz? İşte bu soru, problemin özüdür. Sosyalizm için kurucu olan “temsil”dir. Sosyalizm, emekçiler adına bu mülkiyet hakkını bir temsil ilişkisi olan “devlet”e devreder. İşte sosyalizm kavramının kilitlendiği nokta burasıdır. Devlet mülkiyetini emeğin üretici güçler üzerindeki gücü olarak görmesidir.

Devlet, sermayenin tüzel kişiliğidir ve bir sınıf üretme ilişkisidir. Devlet burjuva hukukudur. Üretici güçlerin mülkiyetini sermayenin kişilikleşmiş biçimi burjuvadan alıp sermayenin tüzel kişiliğine devretmek devlet kapitalizmidir. Bu yaklaşım, liberalizmin değer teorisi içinde kalır. Sosyalizm kavramı emeği ücretli emek altında sınıflaştırmaktan çıkaramamış, tam tersine toplumsal birikim adına emeği ücretli emek altında sınıflaştırmaya devam etmiştir. Sosyalizm üçüncü dünya ülkelerinin ilksel birikim sürecidir. Sosyalizm kavramı liberalizmden çıkmayı, mülkiyet ilişkilerini sermayenin kişiselleşmiş biçiminden sermayenin tüzel biçimi devlete devretmek olarak görür.

Sosyalizm kavramının bu problemi, komünizm anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Sosyalizm kavramı ücretli emeğin tarihsel olarak ortadan kaldırılmasını Ricardocu değer teorisi içinde düşünür. Komünizmin içinde olsak bile emeğin iktisadi kurtuluşu olmadan ücretli emek ve burjuva hukuku devam edecektir. Üretici güçlerin gelişmesine paralel toplumsal zenginlik gürül gürül aktığında burjuva hukuku sönümlenecektir. Politik olan, emeğin iktisadi kurtuluşu ve üretici güçleri geliştirmek için bir olanaktır.

Demokratik özerklik kavramı, hem üretici güçler üzerindeki mülkiyet ilişkilerini sermayenin kişiselleşmiş biçimi burjuva ya da sermayenin tüzel kişiliği devlet üzerinden düşünmeye, hem de komünizmi Ricardocu emek değer teorisi içinden bir erek olarak görmeye itiraz eder. Demokratik özeklik üçüncü yoldur.

Demokratik özerklik değer üretimini ücretli emek temelinde değil, emeğin elbirliği üzerinden düşündüğü için liberal değer teorisinden çıkar. Elbirliği ekonomi politik değil doğrudan etik-politiktir. Elbirliği iletişimsellik, duygulanımsallık, doğrudan politik olandır ve komünalist demokrasiyi gerektirir. Bu bağlamda demokratik özerklik, üretici güçler üzerindeki denetimi temsilin kuruculuğuna değil komünalist demokrasinin doğrudan denetimine bırakır. Demokratik özerklikte mülkiyet, komünalist demokrasinin kolektif öznesinin doğrudan denetimi altındadır.

Sosyalizm kavramı devlet ve parti kavramlarını özdeşleştirdi; üretim süreçlerini, mekânlarını ve yaşamı devlet mülkiyeti ve yönetici devlet-parti bürokratlarıyla tahakküm altına aldı. Demokratik özerklik aynı hataları yapmayacaktır. Demokratik özeklik üretim süreçlerini ve mekânlarını değer üretiminin kaynağı elbirliğinin etik-politik karşılığı olan komünalist demokrasinin denetimi altında zorunluluktan özgürlüğe dönüştürecektir.

Cengiz Baysoy