Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 18 Şubat 2015 Gösterim: 2245
Yazdır

Feminizm teorisi içinde modernizm ve postmodernizm paradigma tartışmaları uzun süredir devam ediyor. Bu paradigma tartışmaları 80’ler ve 90’lar kadar sert ve belirgin geçmese de, izleri feminist politik mücadele alanında bugün de hissediliyor. Bu anlamda feminizmin, karşıtlığa dayanan ve tepkisel olarak kalan paradigma tartışmalarında sürüklenip gittiğini söyleyebiliriz. Modernizmin öznesine tepkisel eleştirisiyle nihilizme varan, kurucu olmadığı düşünülen postmodernizm ile kurucu ama bir o kadar da özcü ve hümanist görülen modernizm, tekleştirmelerle okunuyor. Bu yazı, paradigmaların altına sıkıştırılan teorileri feminizmin içinde eriterek özgürleştirmek ve feminizmi yeni bir düzlem içerisinden okuyabilmek için araçlar sağlamayı amaçlamaktadır. Bu anlamda Kathi Weeks’in Feminist Öznelerin Kuruluşu adlı kitabını önemseyerek, Marx, Nietzsche ve Judith Butler’ın kavramlarının içinden geçerek, aralarındaki ilişkisellikleri ve ortak olanları ortaya çıkararak okumaya çalışacağım.

 

Postmodern eleştiriler ile Marksizm, sadece modernist çizgide algılanarak feminizmin gündeminden düşmüştür ve emekten kopan feminizm kültürel çerçevede tıkanmıştır. Feminizmdeki Marksist yorumlar da modernist, aydınlamacı, hümanist, ekonomik temelli bulunarak postmodernistler tarafından bir kenara atılmıştır. Modernizmin öznesi özcü ve hümanistti, postmodernizm ise özneyi yalnızca “kurulan” olarak algılayıp öznenin kuruculuğuna alan bırakmadı. Bu açmaza anahtar arayan düşünürlerden biri olan Judith Butler ise, kurulan ve özcülüğe karşı olan özne tartışmasının başını çekerken, aynı zamanda “kuran” özneye de göz kırpmaktadır. Fakat onun düzleminde, öznenin bu kuruculuğu bir belirsizliğe bırakılmıştır. İşte bu noktada Kathi Weeks’in Nietzsche okuması, öznelliği devreye sokarak özne tartışmalarında yol açıcı olmuştur. Bugün feminizmi “kimler için ya da değil”, “kimi kapsar ya da kapsamaz” gibi soruların kısır döngüsünden kurtarmanın yanı sıra, öznellik ve emek teorileri ile feminizmin kudretinin politik mücadele için nasıl bir kuvvet olduğunu ve yeni toplumsal ilişkiler içerisinde kurucu gücünü nereden alabileceğini düşünmek gerekir.

Yazımızın ilk sorunsalı şudur: “Neden feminizmi paradigmasal tartışmalardan kurtarmamız gerekiyor?” Paradigmaların işleyişine baktığımızda, her paradigmanın zamanla katılaştığını ve değişime karşı kendisini kapatma eğilimi gösterdiğini görürüz. Her grup doğal olarak yalnızca kendi paradigması içinden düşündüğü ve her zaman kendi paradigmasının daha üstün olduğu fikriyle hareket ettiği için, paradigma tartışmaları tam bir sağırlar diyaloguna dönüşür. Ayrıca paradigmalar, belli teorileri bir çerçeve içinden net bir şekilde görmeyi sağlar ama bir yerden sonra paradigmanın içindeki kavramlar dışarıya çıkamamaya ve içinde kaybolmaya başlar. Bu yüzden paradigmalar üzerinden bir feminizm tartışması, kavramlar arasındaki ilişkileri yakalamayı zorlaştırır ve ön tıkayıcı olur. Bu yazıda yapmaya çalıştığım gibi, kavramların birbirine selam vermesi ve birbirleriyle tanışması, politik mücadele için yeni araçlar sunar. Bu nedenle bu makaledeki en büyük merak konusu, farklı paradigmaların içerisine konumlandırılmış olan Marx’ın “emek” kavramı ile Nietzsche’nin “güç istenci” kavramına, Judith Butler’ın yorumladığı “queer teori” içinden bakmanın nasıl bir düzlem yaratacağıdır.

 

Emek ve Feminizm

Feminizmdeki ev içi emeğin ücretlendirilmesi tartışması, emeğin hayat kuran, yaratıcı bir dinamik olduğunu açığa çıkartmıştır. Feminizm içindeki bu tartışma emek kavramını yeniden düşündürtmüştür. Burada emek, sadece ekonomik alandaki üretim ilişkileri üzerinden değil, yaşamın her alanını üreten ve örgütleyen bir güç olarak önümüze gelir. Üretim sürecinin en önemli parçalarından biri olan yeniden üretim, ücretlendirilmemiş ev içi emeğe dayanır. Bu anlamda ev içi kadın emeği doğrudan sömürülmektedir ve bu sömürü toplumsal cinsiyet rolleri adı altında doğallaştırılıp görünmez hale getirilmiştir. Bu nedenle 70’li yıllarda İtalya’da otonom kadın hareketi, ev içi emeği görünür kılmak amacıyla ev içi emeğin ücretlendirilmesini talep etmiştir. Feministlerin bu talebi, kadın emeğinin sömürüsünü ücretlendirerek meşrulaştırmak değil, tam tersi ev içi emeğin sermayenin o günkü ölçü kriterlerine göre ölçülemeyeceğini göstererek sermayeyi krize sokmaktır. Bu mücadeleyle, ev içi emeğin zamansal ve mekânsal olarak ölçülemeyen bir değer olduğu gösterilir. Fakat asıl sıçrama bundan sonra yaşanır. Ve şu sorular sorulur: Hayatı üreten emek nasıl olur da ücrete indirgenebilir? Yani emek ölçülebilir mi?

Bu soruyu cevaplamak için Marx’a geri dönmek gerekir. Marx emeği nasıl anlatır? Bu bağlamda Weeks’in Feminist Öznelerin Kuruluşu kitabında Marx ve Engels üzerinden yaptığı okuma, emek kavramı için ön açıcı olacaktır. Burada emek, ölçülemeyen bir yaratıcı güç olarak karşımıza çıkar. Emek, farkların birbirine içkin olduğu bir hayat kurmanın ilişkiselliğidir. Böylece emek, yabancılaştığımız sabit bir insan özünün yerine sürekli değişen varoluş biçimlerinin pratiklerine gönderme yapar. Politik mücadelenin kuruculuğu, emeğin sonsuz, sürekli değişen yaratıcı zenginliğinden gelmektedir. Marx’a göre emek, canlı ve biçim veren ateştir. Emeğin neyi mümkün kılacağı bilinemez, o ölçülemeyen pratik kurucu güçtür. Bu anlamda emek, feminist politik mücadele için içkin bir dinamik olmaktadır. Çünkü emek, pratik sorunsalları ortaya çıkartır ve mücadele alanları yaratır. Feminizmde emek kategorisinden bahsetmek, ne ev içi işin yüceltilmesi ne de bunun kaybının yasını tutmaktır.[1] Emek kavramına asıl ihtiyacımız olan yer, elimizde bulunan kurucu pratiklerin toplumsal inşası üzerinden politik mücadeleye kuramsal araçlar oluşturmaktır. Marksizmdeki emek kavramını, günümüz toplumsal ilişkiler içerisinde öznellikle birlikte yeniden düşünerek raftan indirmenin, feminizme çağırmanın vakti gelmiştir. Bu anlamda emek, yaşamın kurucu gücü olarak öznelliğin yapı taşıdır. Öznellik ise emeğin hareketinin hikayesidir.

 

Nietzsche ve Öznellik

Nietzsche üzerinden bir öznellik teorisi açıklamak istiyorsak eğer, düşüneceğimiz yer kuvvet ilişkileri olacaktır. Nietzsche “nedir” sorusundan ziyade kuvvet ilişkilerine “kim bunu istiyor” sorusunu sorar. Bu “kim” sorusu, hareketin arkasında bulunan bir özneye değil, bir özneleşme ve ilişkisellik alanına seslenir. Nietzsche, öznelerin sabit konumladığı ideal ve hakikat arayışı yerine, ilişkisellikleri özneleşme sürecinde yorumlama ve değerlendirme çalışması yapar. Olabildiğince, anlamın ve değerin farkına ve hareketine bakar. Yaşamı kuran ve belirleyen kuvvet ilişkilerinin “kimlerin” olduğunu söyler. “Güç istenci” kavramı da bu kuvvet ilişkileridir. Güç istenci, kuvvetlerin çoğalması için yaratmaktır ve yaşama hareketini verendir. Kuvvetlerin özü de, birbiri ile ilişkide olmalarıdır. Güç istenci egemenliği arzulamak değil, kuvvetlerin kuvvetlerle çoğalma, birleşme ilişkisidir. Bu kuvvetler arasındaki ilişkiyi belirleyebilmeyi sağlayan ayrım, etkin ve tepkisel ayrımıdır. Burada söz konusu olan, kuvvetin kuvvetle olan ilişkisidir. Güç istenci, etkin kuvvetleri olumlar ve çoğalarak zenginleştirir. Tepkisel kuvvetler ise olmadıkları şeye “karşı” olur ve öteki yaratarak onu sınırlandırır. Olumluma ve olumsuzlama kavramları, gücü ifade eden nitelikler olarak etki ve tepkinin perspektifidir. Etkin kuvvet üretime ve yaratıma işaret ederken, tepkisel kuvvet ise üretimi yerinde saydıran reflekstir. Tepkisel kuvvetler kendilerini diğeri üzerinden tanımlamaya zorunludur. Çünkü diğeri yoksa, tepki vereceği yaşama alanı yok olur. Bu anlamda etkin kuvvet, öznelliğin yaratımı ve emeğin özgürleşmesi konusunda önemli olur. Nietzsche’nin öznellik kavramındaki güç istenci kavramı, Marksizm’deki emek kavramına göz kırpar. Nietzsche’nin etkin, yaratıcı güç istencinin kuruculuğu emeğin kuruculuğu ile bütünleşir ve feminist öznelliklerin önünü açar. Bütünlük toplam kavramından çıkarılıp, ilişkisellik üzerine oturtulur. Feminizmdeki deneyimlerin farklılığı, bir diğerine karşı eylem ittifakı olması değil, öznelliğin kurulumu öyküsündeki emeğin yaratıcılığının etkin bütünlüğü olur.

Nietzsche’den yola çıkıp öznellik kavramını kullanmak, yaratıcı bütünlüğe geçmek için önemlidir. Kuran, belirleyen özne bir o kadar aktif iken, kurulan ve belirlenen özne ise pasif olarak kalır. Ama aynı zamanda kuran özne hiyerarşinin yaratıcısı, evrensel ve kapsayıcı yasa koyucu olarak kalırken, kurulan özne sistemler tarafında hareket eden, çizilen çerçevenin dışına çıkmayan bir yapıya düşer. Her ikisinde de özne, sistem ile diyalektik bir ilişkiye girer. Burada özne, bilinçlenme durumu ile ilişkilidir. Bilincin oranı ile onun konumu belirlenir. Öznellik ise oluşun varlığıdır. Bu anlamda varlık, pratiğin ve değişimin zeminidir. Nietzscheci formülde özne, bilme ve bilinçlenme durumu değil, harekete geçtiği pratik alanlarının inşa süreçleridir. Yani tamamen ontolojik bir alandır. Bu anlamda, “öznellik” kavramı ile politik mücadele için önemli kavramlardan olan “bütünlük” ve “toplam” kavramı ayrımına dikkat çekmek önemlidir. Öznenin bilinçliliği üzerinden giden toplam kavramı, birbirine dışsal kalan grupların bir amaca karşı birleşmesinden ve tepkisel olmasından öteye gidemezken, bütünlük kavramı öznelliğin akışlarının ve emeğin el birliğinin ritim oluşturmasıdır. Burada bütünlüğün bir şeye karşı çıkmaktan öte kendi emeğini ve öznelliğini değerli kılması, olumlaması vardır.

 

Feminizm İçin Kuramsal Araçlardan Biri: Queer

Feminizm tartışmaları 90’larda bir sıçrama yaşayıp yola queer teori ile devam etme eğilimi gösterdi. Queer teori, evrensel kadın kategorisinden kurulan feminist mücadeleyi ve evrensel bir kadın kategorisini reddedip çeşitli kadın duruşlarından ve kadınlık deneyimlerinden yola çıktı. Kimlikleşen ve kategorikleşen mücadele biçimlerini de yeniden düşünmek için bir zemin yarattı. Zira bu kimlikleşen mücadele biçimleri öyle bir hale gelmişti ki, bütünlüklü bir politik mücadele verilemez oldu. Siyah kadın mücadelesi, siyahi lezbiyen kadın mücadelesi, siyahi trans mücadelesi, LGBT harflerinin her birinin ayrı ayrı mücadelesi derken, politik mücadele sorgulanır hale geldi. İşte bu noktada queer teori, deneyimlerin kristalleşmiş hali olan kimlik mücadelesini aşan bir yerden müdahalede bulundu. Queer, en temel iddiası olan kategorilerin ve kimliklerin reddi ile, iktidarın oluşturduğu kimliklerin ve kategorilerin içinde tanımlananı özgür kılar. Fakat queer teori de, salt bir heteroseksizm karşıtlığı yüzünden sık sık, öznelerin içine saplandığı o kimlik politikalarına düşer. Kimliklerin reddi, ancak bir ütopyada gerçekleşebilirmiş hissi verir. Heteroseksizmi yıkana kadar hâlâ kadınız, erkeğiz, homoseksüeliz, transseksüelizdir. Yani “Kocaman” bir kavram yıkılana kadar, yine kimliklerin eylem ittifakını sunar. Bugünden hayatı kurma pratikleri ve mücadelesi üzerine tartışmalar kısıtlı kalır.

Bu aşamada en büyük katkı Weeks’in Marx ve Nietzsche üzerinden emek ve öznellik kavramını hatırlatmasıyla gelir. Weeks, hayatı üreten emek ile öznellik oluşumlarındaki kuruculuğa işaret eder. Öznenin sadece sosyoekonomik ilişkilerin etkisi olarak okunan yapısal analizlerinin dışına çıkıp, öznelliğin ve emeğin otonom gücünün önemini ortaya koyar. Aynı zamanda Weeks, Butler’ın özneleri etkin terimlerle okumasına rağmen sosyoekonomik ilişkilerden açık bir şekilde bahsetmemesini, bireyci direniş modellerine düşme tehlikesi yaratır diyerek eleştirir. Bu yüzden Weeks, Butler’ın yer vermediği sosyoekonomik ilişkilerde queerin yaratıcılığını, kuruculuğunu arar. Dolayısıyla Marx, Nietzsche ve queer kelimelerinin yan yana durması ilk başta kulağa “tuhaf” gelse de, yeni bir düşünme zemini yaratması açısından önemlidir. Bu bağlamda Nietzsche, hem sosyoekonomik yapılar tarafından kurulan hem de onları yıkmaya kudretli kolektif öznelliğin arayışı olurken; Marx, emeğin sistem ile özne arasındaki tikel bağı işlevini görür; çünkü emeğin yapısal bölünmeleri çeşitli emek pratiklerini düzenleyip etkin kolektif öznellikler örgütler.[2] Yani emek, pratiği bozduğu kadar alternatifi örgütleme gücüne sahip kolektif öznellikler de yaratır.

Queere gelene kadar emek kavramı içerisinde neyin içerileceğini, Marxist feminizmler ve duruş teorileri geliştirmişlerdir. Emek kavramı başlangıçta, ev işinin ücretlendirilmesi ya da kadının ücretli emeğe girmesi gibi konular üzerine yürütülen tartışmalarla feminist literatüre girdi. Sonrasında, bakım emeği, akrabalık ilişkileri gibi farklı emek biçimleri üzerine yürütülen tartışmaların katkısıyla emek kavramının yorumlanması değişti. Marx’ın emek kavramı, queer teoride ekonomik temelli emek modellerinin dışında, değer-yaratıcı pratikler ve bu pratiklerin değerlerini politikleştirecek, kurucu gücü olumlayacak bir potansiyel olarak görülebilir. Nietzsche’yi queere dahil etmek ise, politik mücadeleyi, kolektif bir zeminde tekilliklerin farklarıyla zenginleşen bir mücadeleyle bireyci mücadelenin yalnızlığından kurtarmaktır. Nietzsche’nin kuvvetlerin güç istencindeki seçici olumlaması ve değerli kılması, ebedi dönüşteki geçmişte yaratılan ya da gelecekte olan ütopyaya ulaşmak veya geçmişi kabul etmek değil; geçmiş düşüncelerimizin, deneyimlerimizin ötesine geçme potansiyelini olumlaması ve hayata geçirmesidir. Bu anlamda seçici olumlama ve değerli kılma, politik mücadeleyi, aşkın olandan kendini kuran tepkiselliğin iç diyalektiğinden kurtarırken aynı zamanda etkin yaratıcılığın antagonizma duruşuna olanak tanır.

Weeks kitabında, emek ve öznellik kavramlarını queer teori içinden açıklamak için iki tane çok iyi örnek verir. Bunlardan biri, Butler için de önemli olan Drag performansları diğeri de “Paris is Burning” filmindeki yapıcı evlerdir.[3] Drag performansı, cinsiyete bürünmüş toplumsal rolleri yapı bozumuna uğratan direnişken, yapıcı evler de geleneksel aile ve akrabalık bağlarını yapı bozumuna uğratan bir direniştir. Her ikisi de geleneksel olanın farkla tekrarıdır. Ama Weeks için aralarında bir fark vardır. Drag performansı bireysel bir direnişi mümkün kılarken, ev pratiğinin alternatif değerler, ihtiyaçlar ve arzular yarattığını söyler. Drag performansı normu sorgulatırken, ev içi deneyim alternatif bir hayat kurmanın ekonomik ve kültürel deneyimini verir. Yapı bozumu taktikleri, gelenekselin tıkanıklığından kaçışlar, farkların içinden hayatı kurmanın deneyimlerini yaratır. Yapıcı ev pratiği ise, değişimlerin olduğu farkların bütününü yaratır. Bu anlamda kendi iç deneyiminin olumlanmasıyla alternatif yaşam, dayanıklılığı olan antagonist düzlemde kurulur.

 

Kaynakça

Sinem Özer, Gücün yeni bir simgesi: Marx,Nietzsche ve Spinoza, Otonom dergisi, sayı 29.

Kathi Weeks, Feminist Öznelerin Kuruluşu, çev. İlkay Özküralpli, Otonom Yayıncılık, 2013.

Gilles Deleuze, Nietzche, çev. İlke Karadağ, Otonom Yayıncılık, 2006.

 



[1] Kathi Weeks, “Emek, Duruşlar ve Feminist Özneler”, Feminist Öznelerin Kuruluşu içinde, çev. İlkay Özküralpli, Otonom Yayıncılık, 2013.

[2] a.g.e, s.213

[3] Drag: Karşı cinsle bağdaştırılan kıyafetleri bir tür performans olarak teatral etki amacıyla giymek. Yapıcı Evler: “Paris is Burning” filmindeki, balolarda performans gerçekleştirenlerin birlikte yaşadığı evler. Filmde ev pratikleri hakkında çok fazla bilgi verilmemiştir. Ama filmdeki ev hakkındaki konuşmalar, ev ile ilişkilenmeler, aile ve ev kavramlarının yıkılıp aynı zamanda norm dışı ama hayata içkin bir şekilde yeniden kurulmasının ipuçlarını vermektedir.