Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 18 Şubat 2015 Gösterim: 2070
Yazdır

Rönesans öncesi egemenlik, tanrıya aitti. Krallar, sultanlar korku imparatorluğunun yeryüzündeki temsilcileriydiler. Yeryüzü dünyası lanetliler şehriydi. Cennetten sürülmüş Âdem peygamberden beri insanoğlu günahkârdı. Suçluyduk; suçluluk korkusu içinde tam bir köleydik. “Yapmanız gereken şunlardır” diye yukardan buyuran ahlakın kutsal politik kılıcı altında insan, toplumsal bir kurbandı. İtaat ve teslimiyet kutsallıktı. Bir Ortaçağ böyle geçti. Rönesans ön-modernitedir, aydınlanma ve modernizm ile karıştırılmamalıdır. Bu bağlamda Rönesans Ortaçağ’a bir itiraz, günahkâr ve suçlu insan söylemine karşı çokluğun özgürlük çığlığıydı. Rönesans ile birlikte özgürlük; beden, duygu, aklın ve insanın keşfi, icadı ve yaratımı oldu. Aynı zamanda Rönesans Batı düşünme tarihinin içinden bir arayıştı. Yeniden doğuş, Antik Yunan politik değerlerinin seküler güncellenmesini ifade ediyordu.

 

Rönesans bir insanlık birikimi ve mirası mıdır? Dünyalı olmak bunu gerektirir mi? Rönesans değerleri bir oryantalizm midir? Bu sorulara yanıtlar tartışmalı olabilir fakat siyasal İslam’ın dünyalılaşamadığını ve siyasal İslam için Rönesans’ın önemli bir değer taşımadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Siyasal İslam’ın politik kültürü ile Batı’nın siyasal kültürü arasında çok köklü farklılıklar var; bu hakikati görmemiz gerekiyor. Kapitalizmin değerleri içinde istediğimiz kadar yaşayalım, istediğimiz kadar sınıfsal bir pencereden bakalım; bu coğrafyada çarptığımız bir sosyal-kültürel ve tarihsel bir güç var. Bu güç İslam’dır. Sol günümüze kadar “din” kavramını oryantalizm içinden Hıristiyanlık ve kilise tarihi olarak okudu; oysa cami tarihi, kilise tarihi değildir. Bu bağlamda sol, siyasal İslam’ın biyo-politik üretimini bilmek zorundadır.

Politik İslam’ın Rönesans’ı yok! İslam’ın Antik Çağ’ı, Ortaçağ’ı, Rönesans’ı, Aydınlanması ve modernitesi ve post-modernitesi ve alter-modernitesi ve içerden gelen bir devrimler tarihi yok. Demokrasi, cumhuriyet ve yurttaşlık, temsili demokrasi, parlamento ve güçler ayrımı kavramları siyasal İslam’ın tarihinde yer almıyor. Siyasal İslam’ın, “demokrasi” kavramıyla hemhal olma tarihi 20 yılı geçmiyor. Bu bağlamda Rönesans, politik İslam için bir insanlık birikimi ve mirası değil ve öyle görülmüyor.

Politik İslam “ben” ve “öteki” ilişkisi üzerinden işleyen diyalektik bir fetişizmdir. Politik İslam için tarih ve değerler kendinde başlar ve kendinde biter; kendi dışında bir değer görünmez ve bilinmez; kendi dışında olan her şey kuşku ve mesafeyi gerektirir. Üstünlük, yücelik, büyüklük önemli bir kibri de beraberinde getirmiştir. Her pratiği dinsel bir meşruiyete dönüştürme geleneği skolâstik bir kilitlenmeye neden olmuştur. Politik İslam’ın bırakın “devrim”inden, kendini reforme etme geleneğinden bile bahsetmek söz konusu değildir. Politik İslam’ın kendi üzerine düşünme pratiği, içkin bir eleştirisi ve Rönesans’ı olduğunu söylemek mümkün görünmüyor.

Siyasal İslam’da özgürlük kavramının etik-politik, içkin bir değeri yoktur. Siyasal İslam için özgürlük dışa, özellikle gayri-Müslimlere karşı egemenlik gücü olarak düşünülebilir. Tıpkı modernist solumuzun özgürlük ve demokrasi anlayışını anti-emperyalist bir bağımsızlıkla sınırladığı gibi. Sorunun anlaşılması açısından bir örnek vermek gerekirse, siyasal İslam’da politik bir kültür olarak sultanlık kurumu ve geleneği, erdem ve özgürlük açısından bir utanç olarak görülmemiş ve düşünülmemiştir. Politik olarak sultanlığa karşı düşünme kültürü ve geleneği oluşturulmamıştır. Tam tersi at üstünden inmeyen, fetihten fethe koşan “ecdadımız” diyerek sultanlardan, padişahlardan onur ve gurur duyulmaktadır. Siyasal İslam “tebaa”, “kul” ve “devşirme” geleneğini hiçbir zaman sorgulamamıştır. Sekülerlik ve yurttaşlık kavramı toplumsal ve politik bir değer açısından hiçbir şey ifade etmemektedir. Politik İslam’da etik-politik bir özgürlük anlayışı ve demokrasi kültürü, geleneği ve tarihi yoktur. Oysa demokrasi, insanlığın 2500 yıllık bir birikimi ve mirasıdır. “Dış güçler” edebiyatını bir kenara bırakıp durumu bir cümleyle özetlersek politik İslam fetihler dışında dünyalı olamamış, insanlığın demokrasi mirasına tek bir katkı, kavram ve gelenek sağlayamamış ve insanlığın birikimlerinden değerleri alıp da içselleştirememiştir. Siyasal İslam, para ve iktidar dışında dünyalılaşamamıştır.

Bilindiği gibi İslam’ın iki önemli referans noktası “Kuran” ve “Sünnet”tir. Kuran’da ve Sünnet’te yönetim olarak bir “iktidar”, bir devlet biçimi yoktur. Aristokrasi, oligarşi, kral, cumhuriyet ve demokrasi gibi bir iktidar biçimi göremeyiz. Daha da ilerlersek Kuran’da “halifelik”, “sultanlık” ve“devlet” kavramı da yoktur. Kuran’da “meclis”, toplanma ve birlikte karar alma, danışma ve rıza kavramlarının önemi açıkça ifade edilmiştir. Sünnet’te de baktığımızda ortak olan düzleminden başka bir şey göremeyiz. Sahabe döneminde cami, cemevidir; bütün sorunların açıkça konuşulduğu politik ve toplumsal bir meclistir. Emeviler döneminde caminin bu özelliği ortadan kaldırılmıştır. İmamın “Cemaatin bir derdi var mı?” sorusu kaldırılmıştır. Siyaseti dinden değil dini siyasetten uzak tutan ilk uygulama siyasal İslam’dan gelmiştir. Bu ayrım önemlidir. Laikliği, siyaseti dinden uzak tutmak olarak düşünmek gerekirken sol, dini siyasetten uzak tutmak olarak düşünmüştür. İslam’ın, siyasal İslam tarafından tasfiyesi olmasaydı beklide İslam’ın insanlığa etik-politik olarak vereceği çok şey olabilirdi: ortak var oluş, meclis, rıza ve ortak zenginlik olacaktı. Medine sözleşmesi, herkesin farkına saygı duyulduğu ve farkının tanındığı, siyasal biatı dayatmayan egemenlik dışı bir politik antlaşmadır.

Kuran’da halifelik olmamasına, Hz. Muhammet herhangi birini vasiyet etmemesine karşın halifelik geleneği başlamıştır. Hz. Ebu Bekir dışında Hz. Ömer, Osman ve Ali’de siyasi cinayetler sonucu öldürülmüşlerdir. Dört halife dönemi İslam’ın politik tarihi açısından köklü sorunlar üretmiştir.

Siyasal İslam’da halifelik, ümmetin dünyevi ve uhrevi yönetiminin dinsel yanı ağır basan birliği ve bir yönetim biçimidir. Siyasal İslam’ın halifelikle birlikte en önemli kavramı “biat” etmektir. Biat, tanımak ve bağlılığını ifade etmektir. Hz. Ali ile birlikte biat, İslam’ı politik krize sokmuştur. Hz. Ali’nin halifeliğine biat etmeyen Hz. Ayşe ve Muaviye, İslam’ın siyasal tarihinde önemli bir kırılmadır. Genel ve özel anlamda bu tarihten gelen politik kriz günümüzde de devam etmektedir. AKP ve Cemaat krizi, bir biat krizidir.

Muaviye ile birlikte halifelik, sultanlığa dönüşmüştür. Halifelik babadan oğula geçmiştir. Halifelik döneminde biat etme seçimle işlerken, sultanlık döneminde biat tam bir tahakkümün ve egemenliğin bir dispozitifi haline dönüşmüştür. Muaviye’nin oğlu Yezit ile birlikte biat, egemenliğin karşısında tam bir teslimiyettir. Rızadan tam teslimiyete geçiş, Hz. Hüseyin’in katledilişidir. Bu gelenek Yavuz öncesi ve sonrası günümüze kadar iktidar lehine devam etmektedir. Fatih, devlet bekası için kardeş katlinin, Kanuni ise oğul katlinin kurucusudur. Devlet-i Aliyye ve sultanlık ve fetih bağlamında cihat, siyasal İslam’ın ruhudur. Bu ruh Hz. Muhammet’ten değil Muaviye’den gelmektedir. I. Dünya Savaşı siyasal İslam’ın, halifeliğin, sultanlığın, biatın, tebaa ve kulluğun yenilgisidir. Bir biçimde Hıristiyanlığa karşı İslam’ın siyasal birliğinin yenilgisidir. Bu yenilgi askeri bir yenilgi değil politik İslam’ın ve kavramlarının bir yenilgisidir. Kuran’da ve Sünnet’te bulunmayan sultanlığın yenilgisidir.

Batı’da siyasal Hıristiyanlık Ortaçağ ile birlikte içerden yenilmiştir. Bizde ise siyasal İslam yenilgisinin içerden gelme dinamikleri, 1908-9 Devrimi, Balkan ve I. Dünya Savaşı yenilgisi sonucu boğulmuştur. Siyasal İslam, İttihatçılar tarafından tahtından indirilen Abdulhamit’i ve 1908-9 Devrimi’ni sindirememiştir. I. Dünya Savaşı’nın yenilgisi siyasal İslam için tam bir travmadır. Hıristiyan dünyası karşısında İslam’ın siyasal birliğini yitirmesidir. 1923 cumhuriyetine gelindiğinde siyasal İslam politik travmanın bu şoku içindeydi. AKP siyasal İslam’ın 100 yıllık tarihten gelen travmasının politik olarak atlatılmasıdır.

İslam, I. Dünya Savaşı’ndan sonra yüzleşme ve politik olarak kendini yenileme fırsatını değerlendirememiş ve I. Dünya Savaşı’nın yenilgisini asla içine sindirememiştir. AKP 11 yıllık II. Cumhuriyet’in kuruluşu süreci döneminde siyasal İslam adına demokrasi karşısında yeni bir yüzleşme ve yenilenme fırsatı yakalamasına karşın bu fırsatı da harcamış görünmektedir. Bu durum politik İslam’ın yeniden yenilgisidir. Siyasal İslam’ın yükselişi buraya kadardır. Bundan sonraki süreç AKP dışındaki sol güçlere bağlı olacaktır. Fakat sol, süreci okumaktan çok uzaktadır. Sol, bu toprakların sosyo-politik dinamiklerinin farkında bile değildir. Kürt özgürlük hareketi dışında bu toprakları politik olarak tanıyan sol bir güç yoktur. Sol, Kemalizm’in çocuğudur ve bu coğrafyayı “İzmir” olarak bilmektedir.

 

I. Cumhuriyet

Osmanlı egemenliğinin siyasal tarihinin modernizme iki uç verdiği söylenebilir: anayasal meşrutiyet ve ulus devlet. Her iki damarın da modernite içinden bir arayış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Anayasal mutlakıyet damarı, Tanzimat, I. ve II. Meşrutiyet (anayasal monarşi, 1908-9 Devrimi) olarak görebiliriz. Bu damar iki siyasal akıma bölündü: İttihat ve Terakki ile Sultan Abdülhamit. Sultan Abdülhamit’i saltanata getiren I. Meşrutiyet’tir. Fakat Abdülhamit Kanun-i Esasi’yi yürürlüğe koymadı. Amacı Kanun-i Esasi’yi toplumsal tabanı ümmete, İslam toplumuna dayanan ve gayri Müslimleri dışlayan bir politik hat üzerinden düşünmesiydi. Moderniteyi de ekonomik ve askeri bir kalkınma olarak okudu. Abdülhamit, imparatorluktan vazgeçiş, etnik ulus devletin de reddedilişidir; modernite içinden halifeliğe dayalı bir ümmet toplumunu politik olarak düşünmektir. Siyasal İslam’ın kapitalizm ile uyumu Abdulhamit ile başlar.

İttihat ve Terakki ise Osmanlı’yı, anayasal vatandaşlık üzerinden cumhuriyete bağlı krallığa dayalı, toplumsal siyasal bir hukuk düzeni olarak düşündü. Sultan yalnızca Müslümanların değil bütün vatandaşların kralı olmalıydı. Bu bağlamda İttihat ve Terakki, imparatorluk paradigması düzlemindeydi ve imparatorluk paradigmasını terk etmedi. Ne yazık ki Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı, 1908-9 Devrimi’nin kurucu gücüne fırsat vermedi.

Bütün bu gelişmeler 1923’te I. Cumhuriyet’in kuruluşuyla sonuçlandı. 1923, ulus devletin kuruluşudur. 1923 ulus devletti; ne Osmanlı vatandaşlığına dayalı bir emperyal krallık ne ümmete dayalı halife ve sultanlık çizgisindeydi. Emperyal krallık ya da halifeliğe dayalı ümmet sultanlığının gerçekleşme koşulu politik olarak yoktu. Tek bir düzlem vardı: ulus devlet. Emperyalizm Osmanlı’yı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkıyla parçaladı. Ekim Devrimi anti-emperyalizm çizgisini ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri hattına oturttu. O dönem tarihsel ve toplumsal olarak kurucu düzlem ulus devlet politikası idi. Wilson ilkeleri ve Lenin…

1923, farklı bir paradigma olmasına karşın İttihat ve Terakki geleneğinden bir kopuş değil bu geleneği kurucu bir çıkışla aşmadır. Toplumsal ve politik yorgunluğun içinden siyasal bir çıkıştır. 1923, ulus devleti etnik bir kimliğe oturttu: Anadolu’yu ve Rumeli’yi Türkleştirmeyi bir toplumsal mühendislik olarak planladı; devleti dinden değil İslam’ı devletten uzak tutma siyaseti izledi. I. Cumhuriyet dört tehdide karşı kurulmuştur: Siyasal İslam, Kürt sorunu, gayri-Müslimler ve komünizm. I. Cumhuriyet, siyasal İslam’ı laiklik, Kürt sorununu asimilasyon, gayri-Müslimleri ve komünizmi ise salt şiddet üzerinden baskı altında tuttu, fakat bu siyasal ve toplumsal güçleri tehdit olmaktan çıkaramadı.

I. Cumhuriyet, toplumsal antlaşma üzerinden rızaya dayalı politik bir kuruluş değildir. I. Dünya Savaşı’nda işgale karşı siyasal bağımsızlıkta bir konsensüs olmasına karşı devlet biçimi ve rejimin kuruluşunu üstlenen II. Meclis’le birlikte bu antlaşma bozulmuş ve bir daha da oluşturulamamıştır. Bu bağlamda I. Cumhuriyet laikliği bir toplumsal sözleşmeyle sekülerizme dönüştürememiştir. Laikliğin toplumda bir özgürlük ilkesi değil de bir tahakküm olarak uygulanmasının nedeni budur. Bundan dolayı bütün anayasalar darbe anayasalarıdır ve toplumsal güçlerin siyasal temsiline dayanan sivil bir anayasa hâlâ kurulamamıştır. Devlet, toplumsal antlaşmanın güvencesinde olması gerekirken, tam tersi toplumsal antlaşmanın olmaması üzerine güvencesizdir. 1923’ten beri yasalar devletin güvenliği içindir. I. Cumhuriyet kendisini toplumsal ve sınıfsal bir ittifaka dönüştürememiştir. Bu bağlamda I. Cumhuriyet kuruluşuna içkin olan, olağanüstü hal ve politik tahakkümdür. I. Cumhuriyet toplumsal sözleşmeye ve toplumsal ve sınıfsal güçlerin ittifakına dayanmadığından dolayı, ordu, bürokrasi ve aydın vesayeti altında kendini güvenceye almıştır. I. Cumhuriyet modernitenin toplum mühendisliğidir. Egemenlik yalnızca tahakküm üzerinden işlemez. Egemenlik tahakküm ve rıza ilişkisi üzerinden işler. Rızaya dayalı olmayan zor, sürdürülebilir değildir. I. Cumhuriyet egemenliğini rızaya dayalı bir konsensüse dönüştürememiştir. 1923, başından itibaren siyasal gericilik ve şovenizmdir ve anti-demokratiktir. I. Cumhuriyet’i ayakta tutan, toplumsal ve sınıfsal güçlere rüşvetlerini verme ve rantlarını dağıtma siyasetiydi. Seçimler ve kurulan meclisler bu rantın iş takibinden başka bir işleve sahip olmamıştır. Türkiye’deki kapitalizmin gelişim tarihi, egemenliğin tamamen bu rüşvet ve rant dağıtımının ihtiyacı üzerine gelişmiştir. Rızaya ve toplumsal bir konsensüse dayalı olmayan, toplumsal sınıfsal güçler ile bir ittifakı ve bir siyasal önderlik arkasında toplumsal birliği taşımayan I. Cumhuriyet, Türkiye’yi ancak 2002’ye kadar taşıyabildi. Bu, büyük bir başarıydı. Bugünse durum değişti. I. Cumhuriyet artık tıkandı ve çözüldü. Bugün yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaç toplumsal antlaşmaya dayalı bir Türkiye ve küresel kapitalizmin egemenlik güçleriyle barışık İslam’ın Protestanlaştırılmasıdır. Bu, II. Cumhuriyet’tir. AKP bu ihtiyacın ürünü olarak 2002’de iktidara geldi. İslam’ın Protestanlaştırma baharı Türkiye’den başlamıştır.

 

II. Cumhuriyet

Kürt siyasal hareketi ve siyasal İslam, I. Cumhuriyet’i çözdü. Çünkü her ikisi de politik güç olarak toplumsal tabana sahipti. Kürt siyasal hareketi ve siyasal İslam II. Cumhuriyet’tir; II. Cumhuriyet’in kurucu güçleridir. AKP, Abdülhamit damarından gelen modernitedir ve 1923’ten beri I. Cumhuriyet’i tehdit eden siyasal İslam’ın toplumsal tabanının politik temsilcisidir. İslami bir ümmete dayalı bir ulus yaratım projesidir. AKP toplumsal tabana oturan toplumsal ve sınıfsal bir politik güçtür. 1923’ten bu yana özlemi duyulan İslam’ın bütün güçleriyle oluşturulan tarihsel bloktur. AKP hakiki temsildir. AKP’ye kadar, Türkiye siyasal tarihinde hakiki bir toplumsal tabana oturan temsili bir parti ilişkisi yoktu. DP, Demirel, Özal’ın hepsi, yukarda kurulan emanetçidirler. İlk kez, tarihsel kökleri bulunan toplumsal tabanı temsil eden politik parti AKP’dir.

CHP üzerine biraz düşünmek gerekiyor. I. Cumhuriyet’in kurucu gücü düzenli ordu ve CHP’dir. Düzenli ordu Kuva-yi Milliye’yi; CHP ise Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni tasfiye etti. Kuva-yi Milliye ve Müdafaa-i Hukuk, Kurtuluş Savaşı’nın iki temel dinamiğidir. Bu dinamiğin içinde yer alan farklardan gelecek olan demokrasi, CHP ile kontrol edilerek tasfiye edilmiştir. CHP, siyasal birlik değil farklı güçlerin kontrolünü sağlayan bir örgütlenmedir. Türkiye’de modernitenin kuruluşu bu bağlamda anti-demokratiktir. 1946 ile birlikte CHP’nin misyonu bitmiştir. 1946-1970 yılları CHP için siyasi bir kimlik bunalımıdır. Bu süreçte ayakta durmasının tek nedeni Alevi toplumudur.

Osmanlı’nın kuruluşunda Bektaşi geleneği önemli bir kurucu güçtür. İmparatorluk ordusunun çekirdeği yeniçeri ocağının ideolojisi Bektaşiliktir. Avrupa Osmanlı üzerinden İslam’ı Bektaşiler ile tanımıştır. Yavuz Sultan Selim’le birlikte Osmanlı’nın Sünniliğe dayalı halifeliği üstlenmesiyle, Alevilik ve Bektaşilik acımasızca tasfiye edilmiştir. Bu bağlamda iki Osmanlı vardır. Alevi-Bektaşi olan Osmanlı ve Sünni olan Osmanlı. Aleviler öyle bir zulme uğramışlardır ki Osmanlı’nın gerçek kurucu gücü olmalarından kaynaklanan mirası üstlenememektedirler. Bu bağlamda Aleviler için I. Cumhuriyet, siyasal İslam’ın zulmüne karşı kurtuluş ve özgürlüktür.

CHP’nin siyasal kimlik arayışında sığındığı toplumsal taban Alevilerdir. Alevilerin CHP ile ittifakının nedeni burada anlatılamayacak kadar uzun bir öyküden kaynaklanmaktadır. Alevi toplumu soldur. Bu bağlamda pek çok sol örgütlenmelerin de toplumsal tabanı alevi mahallerine dayanır. CHP Alevilere sığınmasına karşın Alevileri siyasal olarak taşıyamamaktadır. Çünkü kurucu bir siyasi kimliği hâlâ bulamamıştır.

1970’lere geldiğimizde CHP kendisini ortanın solu olarak tanımlamıştır. Bu tanım hiçbir şey ifade etmemektedir. Bunun farkında olan CHP bir adım ileri giderek kendisine sosyal demokrat demeye başlamıştır. Fakat aradan 45 yıl geçmesine karşın hâlâ sosyal demokrasinin ne olduğunu bilmemektedir. CHP, sosyal demokrasinin ne olduğunu bilmeyen bir “sosyal demokrat” partidir. Günümüze geldiğimizde, Alevi toplumsal tabanına dayanan ama temsilini üstlenemeyen bir CHP ile karşı karşıyayız. CHP II. Cumhuriyet’in kurucu güçlerine katılmadığı sürece geleceği yoktur. Şu an için CHP “II. Cumhuriyet’i kuracaksanız beni dikkate alın” partisidir. MHP’ninse toplumsal ve sınıfsal bir temsili yoktur. MHP I. Cumhuriyet’in siyasal mühendislik projesinin ürünüdür ve faşist bir partidir.

I. Cumhuriyet, 1923 ulus devletini demokrasi üzerinden toplumsal bir değere dönüştüremedi. CHP ve MHP sınıfsal ve toplumsal çıkarları temsil etmekten çok, I. Cumhuriyet’i tehdit eden toplumsal ve sınıfsal güçlere karşı I. Cumhuriyet’i koruyan tepki ve kontrol partilerine dönüştüler. CHP kuruculuktan koruyuculuğa geçti ve modernitenin tutucu bir partisi olmaktan öteye gidemedi. II. Cumhuriyet bu partilerin siyasal aklını çözmüştür. CHP bir devrim değil Bonapartist bir devlet partisidir. Bir demokrasi gücüne dönüşememiştir. Bu partiler tam bir diyalektik içindedirler; varlıkları AKP eleştirisine bağlıdır. Kuruculuğa içkin hiçbir güçleri ve işlevleri yoktur. AKP’yi tehdit eden tek politik güç, Kürt özgürlük hareketidir. İkinci olarak temsil gücüne sahip toplumsal ve politik kurucu güç, Kürt özgürlük hareketidir. II. Cumhuriyet, bu iki politik kurucu temsil gücü dışında temsilini bulamamış olan bütün politik dinamikleri açığa çıkarmıştır. 1923’ten beri sürdürülen suni temsili sistem çözülmüş ve toplumsal ve politik dinamikler açığa çıkarılmıştır. Bu süreç olağanüstü hal sürecidir. Bu süreç kurucu olabileceği gibi bizi, totaliter ve boğucu bir sonuca da götürebilir. II. Cumhuriyet bu ikili gerilimin içinden kurulacaktır. AKP’nin geleceği II. Cumhuriyet’in kuruluşuna bağlıdır.

Bu hakikati bilen AKP, 2002’de seçimi kazandığı zaman mücadelesine yeni başladığını biliyordu; düşmanı I. Cumhuriyet’in politik gücü olan orduydu. Birinci strateji I. Cumhuriyet’i çözmek ve devlet olmaktı. Bu bağlamda AKP, ordunun siyasal gücünü çözdü. Avrupa Birliği süreciyle küresel güçlerin ve liberallerin desteğini aldı ve muhalif toplumsal kesimleri de tarafsız ve etkisiz kılmayı başardı. Çünkü muhalif hiçbir kesim siyasal İslam ile mücadele etme deneyimi ve birikimine sahip değildi. Bu koşullarda AKP, I. Cumhuriyet’in siyasal gericiliği karşısında II. Cumhuriyet’in siyasal güçlerinin bekle-gör desteğini aldı. Önemli bir toplumsal konsensüs sağlanmıştı. I. Cumhuriyet, ordudan, polisten, yargıdan, üniversitelerden, sermayeden ve basından sökülüp tasfiye edilir ve etkisiz kılınırken, bu alanlar kadrolaşmaya açıldı ve siyasal İslam’ın tarihsel bloğunun güçleri tarafından ele geçirildi. Siyasal İslam’ın tarihsel bloğunun stratejisi, hükümet olmak değil devlet olmaktı. Bu başarıldı. AKP, bir polis devleti oldu.

İkinci strateji bölgesel ve küresel bir güç olmaktı. Kurumsal olmasa da işlevsel olarak Sünni İslam üzerinden İslam’ın siyasal temsilinin ele geçirilmesiydi. İhvan (Müslüman kardeşler) üzerinden İslam coğrafyasında toplumsal siyasal desteğin sağlanmasıydı.

Üçüncü strateji, sultanlığın ilanıydı. I. Cumhuriyet çözülmüş, siyasal İslam bir polis devleti olmuş; Ortadoğu ve İslam coğrafyasında İhvan üzerinden bölgesel ve küresel bir güç olma koşulu altında halk tarafından seçilen cumhurbaşkanlığıyla birlikte işlevsel olarak sultanlığın ilanına sıra gelecekti. Bu bütünlüklü stratejiye uygun olarak Kürt sorunu çözümünün kontrol altına alınması ve zaman kazanılması politikası izlendi. Bu strateji bir bütünlük içeriyordu. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Strateji, bir bütün olarak çöktü.

Bölgesel ve küresel güç olma stratejisi iflas etti. Filistin’de seçimle gelen Hamas anlamsızlaştı, Libya’da işler hiç de beklentiye uygun gitmedi. Mısır’da bütün hesaplar allak bullak oldu, Suriye tam bir hezimetti, Suriye üzerinden Irak’ta Sünnilerin güçlendirilmesi çöktü. Başta ABD olmak üzere küresel güçleri bu stratejiyi denemek için ikna eden AKP, kredisini yitirdi ve gözden düştü. Tam bir yenilgiydi.

Siyasal İslam’ın bloğu AKP’nin ilk yenilgisi ve gerilemesi buradan başlamaktadır. İhvan üzerinden Ortadoğu’nun düzenlenmesi ve İslam’ın küresel kapitalizme entegre edilmesiyle birlikte Protestanlaşması ve İran’ın yalnızlaştırılması stratejisi çöktü.

Bu stratejiye bağlı olarak Kürt özgürlük hareketine karşı izlenen politika şuydu: İhvan üzerinden toplumsal-politik bir ağırlığı arkasına alan AKP’nin, Suriye’de ve Irak’ta Kürtleri sıkıştırarak PKK’yi siyaseten geriletmesi ve Kürt hareketi içindeki İslami Kürt kesimi güçlendirerek PKK’nin toplumsal gücünü zayıflatması. Bu da iflas etti. Bu politik iflas karşısında hâlâ rahat durmayan AKP, küresel bütün güçler karşısında yalnız kaldı.

Gezi olayları hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını ilan eden beklenmedik bir devrimdi. Gezi, 1923’ü tehdit eden üç güçten biridir. Kürt özgürlük hareketi ve siyasal İslam toplumsal bir desteği ifade ediyordu fakat sol, 12 Eylül’den bu yana toplumsal desteğini yitirmiş ve bir türlü de bulamıyordu. Gezi, solun toplumsal gücüdür ve Tanzimat’tan bu yana oluşturulamayan toplumsal uzlaşmanın ifadesidir. Temsile dayanmayan sol, Gezi’nin Forumlar Federasyonu’nun içinden çıkacaktır. Gezi, I. Cumhuriyetin ve II. Cumhuriyetin anti-demokratik gidişine soldan bir itirazdır ve bu toprakların siyasal coğrafyasının ortak zenginliği ve genel zekâsıdır. Rojava ile Gezi kardeştir ve temsilin ittifakı değil ifadenin elbirliğidir. Bütün toplumsal ve politik dinamikler bu genel zekâya göre kendilerini reforme edemezlerse, gelecekte yerlerinin olmayacağı açıktır. Gezi, AKP’nin siyasal gericiliğini açığa çıkardı. Siyasal İslam’ın ikinci yenilgisi Gezi’dir.

Bölgesel ve küresel güç stratejisinin çökmesi, Gezi olayı karşısında alınmış olan tutum ve ihtiyaç duyulan toplumsal bir antlaşmayla sivil bir anayasanın yapılamaması karşısında AKP, iç ve dış desteklerini yitirdi. Siyasal İslam, içine büzülmeye başladı. Kendi toplumsal gücünü bloke etme siyasetiyle gericileşti. Bu koşullar altında cumhurbaşkanlığıyla sultanlığın ilanından vazgeçilmedi. Fakat devlet olan siyasal İslam, içerde ve dışarıda bütün rızayı kaybetti. Tarihsel bağlamda toplumsal antlaşmaya dayalı bir anayasa sonrası Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı düşünülürken her şey allak bulak olmuştu. İçerde ve dışarıda toplumsal destek bitmişti. Cumhurbaşkanlığı bir iktidar gücü isteğine dönüştü. Bu durumda sultanlık olarak bakılan cumhurbaşkanlığı için Erdoğan siyasal İslam’ın bloğundan biat istedi. Gülen Cemaati Erdoğan’a bunu vermedi ve biat etmedi. AKP çatısı altında siyasal İslam bloğu, Fethullah Gülen cemaatini tasfiye edecektir. Bir polis devleti olan AKP ve rızaya dayalı olmayan bir Erdoğan zorbalığı ile karşı karşıyayız.

Tam bir olağanüstü hal içinden geçiyoruz. Devlet siyasal ittifakını yitirmiş görünüyor. Olağanüstü sürecin sürdürülmesini sağlayan, 30 Mart beklentisidir. II. Cumhuriyet kaçınılmazdır. Siyasal İslam’ın geleceği, II. Cumhuriyet’e bağlıdır. II. Cumhuriyet ise Kürt sorununun çözümü demektir. Her şey 30 Mart sonrası müzakere sürecine bağlı görünüyor. Siyasal güç ilişkileri değişmiştir. Üç temel politik güçten bahsedebiliriz: Kürt özgürlük hareketi, siyasal İslam ve CHP’nin değil Alevilerin içinde bulunduğu Gezi devrimi. Bütün toplumsal ve siyasal güçler bu üç düzlem karşısında kendini reforme etmek mecburiyetindedir; edemeyenlerin siyasal geleceği yoktur. Yeni bir kurucu siyasal sürece girmiş bulunuyoruz.

Siyasal İslam II. Cumhuriyet’in kuruluşunu başarabilirse 1923’te tasfiye edilen gücünü tarihsel olarak yeniden elde edecektir. Siyasal İslam’ın kurucu bir güç olup olamayacağını ne yazık ki II. Cumhuriyet belirleyecektir.

100 yıldır süren bu toprakları Türkleştirme ve İslamlaştırma siyaseti tükendi ve yarınları kilitledi. Yeni sürecin siyasi söylemi toplumsal sözleşmedir. II. Cumhuriyet mutlaka kurulmak zorundadır. AKP başaramazsa, süreç yeni bir siyasal güç ile başarılmaya yönlendirilecektir. 30 Mart sonrası riskli bir viraja girmiş olacağız. Ya sultanlık ya da AB’ye dayanarak sivil bir anayasa yapmak ve II. Cumhuriyet’i kurmak. Bu durumun Erdoğan’lı mı yoksa Erdoğan’sız mı olacağı sorusu egemenlerin önünde duruyor.



[*] Bu makale 30 Mart seçimlerinden bir ay önce kaleme alınmıştır.