Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 23 Eylül 2014 Gösterim: 3589
Yazdır

DEVLET BİR SINIF ÜRETME İLİŞKİSİDİR.

İktidar kavramı üzerine düşünmek egemenlik kavramı üzerinden düşünmektir. “iktidar” ve “egemenlik ” kavramları üzerine düşünme bizleri  “politik olan” nedir sorusuna götürmektedir. Genel olarak Sol düşünce “politik olanı” sınıf, iktidar ve egemenlik kavramlarına indirgeyerek sınırlar. Sınıflaşmaya karşı sınıfsızlaşmayı ve komünalizmi politik olanın içinden okumaz. Bu sınırlama içinde “politik olan” sınıfsal ilişkiler, iktidar ve devlettir. Sol düşüncenin kadim krizi politik olanı bu sınırlama içinde hapsetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu bakış açısı “komünizm” kavramını politik olanın dışına çıkartır ve komünizmi, politik olanın içinden düşünülmesini engeller. Doğal olarak politik olanın içinden yalnızca sosyalizm düşünülebilinir.

 

Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın kuramsal birikiminde “komünizm” kavramını politik olanın üzerinden düşünme ya da komünizmin politiği nedir sorusu üzerinden düşünmenin pek yeri olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Daha çok gelenek, devletin kurucu gücü üzerinden bir sosyalizm düşünme geleneğidir. Bu durumun en önemli nedeni komünist bir toplumsal ilişkiyi etik-politik bir toplum olarak düşünememektir. Sol’un düşüncesinde “Politik olan” sınıflı bir toplumun ürünüdür ve sınıflar kalktığında politik olan “sönümlenecek” ve ortadan kalkacaktır. Komünizm, emeğin zenginliğin, boş zamanın ve bir geçim aracı olmaktan çıktığı, toplumsal zenginliğin gürül gürül aktığı, herkesin gereksinmesine ve ihtiyacına göre yaşadığı ekonomik bir cennettir. Politik olan emeğin iktisadi kurtuluşu için yalnızca bir olanaktır. Bu bağlamda sınıfsız bir toplum olan Komünizm ancak iktidarın olumlanmasının diyalektiği içinden düşünülebilir. Sosyalizm komünizmin ekonomi politiğidir ve Komünizm devletli bir sosyalizmin diyalektiği içinden bir erek olarak kurulacaktır. Bu düzlemde sınıflar mücadelesi tarihi, üretici güçlerin geliştirilmesi tarihi olarak okunacaktır. Böylece devrim kavramı devlet ve iktidar kavramı üzerinden düşünülebilir. Emek bir geçim aracı olmaya devam ettiği sürece burjuvasız burjuva hukuku devlet devam edecektir. Devlet ve politik olan üretici güçlerin gelişmesine ve emeğin iktisadi kurtuluşuna göre sönümlenecektir. Bu yaklaşım, Bodin, Hobbes ve Shimit ten gelen burjuva egemenlik teorisi içinden düşünmektir. Hakkı belirleyen güç temsil ve iktidar ve iktidar hukuku olan devlettir.  İktidar için dayanışma bunun bir ifadesidir. Bundan dolayı sol,  burjuva egemenlik teorisi içinde kalmış ve burjuva egemenlik teorisinin içinden çıkamamıştır. Oysa komünizm bir erek değil elbirliğine, komünalizme, kollektifizme ve ortak olana içkin etik-politik bir mücadele ve toplumsal ilişkidir. Devrim kavramının devrimci niteliği doğrudan buna içkin etik-politik pratiktir. Emek için hakkı belirleyen güç komünalist demokrasidir.  Komünalizm, komünizmin etik-politiğidir ve devrim kavramını iktidar  ve devlet kavramlarına karşı  düşünebilmektir. Marx “Alman İdeolojisi” kitabında, “komünizm bize göre ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ideadır. Biz bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz” ifadesi üzerine düşünmek gerekiyor. Komünizm, ne yaratılması gereken bir erek, nede bir “idea” dır. Komünizm bugüne içkin anti-kapitalizmin etik-politiğinde komünalist bir politik oluştur.

Sol, proleterya diktatörlüğü kavramını devlet ve sosyalizm kavramıyla özdeşleştirmiştir. En büyük kuramsal hata proleterya diktatörlüğü ile sosyalizmi özdeşleştirmektir. Bu durum önemli bir politik tıkanmaya neden olmaktadır. Proleterya diktatörlüğü kavramı devlet kavramına değil devrim ve komün kavramına yakındır. Bu krizi gören Engels, çok önemli bir düzeltme yapmasına karşın ne yazık ki Marksistler bu değerlendirmeyi dikkate almamışlardır. Engels, 1875’te Bebel’e yazmış olduğu mektupta  “biz devlet sözcüğünün yerine, her yerde topluluk (gemeinwesen)   gibi, Fransızca komünün karşılığı olan mükemmel eski bir Almanca sözcüğünün kullanılmasını önermekteyiz” diye yazar. Ne yazık ki Marksistlerimiz bu uyarıyı dikkate almayarak, proleterya diktatörlüğünü komün ve devrim ilişkisi ile değil devlet kavramıyla ilişkili kurmaya devam etmişlerdir.  Bu bir krizdir! Bu krizden çıkmak komünizmi “devlet”in diyalektiği içinde değil komün, komünalizm ve devrim kavramlarının içkinliğinde politik bir oluş olarak düşünmek ile mümkün görünmektedir. Ruhumuzda devleti kişilikleştiren burjuva egemenlik teorisinin içinden çıkmanın zamanı gelmiştir ve geçmektedir. İktidar için dayanışma üzerinden değil “iktidar” kavramına karşı dayanışma üzerine düşünmeliyiz. kapitalizmin politik olumlanması sermaye ve devlete karşı emeğin etik-politikliği komünalizmdir.

 

Komünizmin ekonomi politiğine karşı politiği: sınıflaşmaya karşı sınıfsızlaşma

 

Egemenlik teorisinde Politik olan sınıfsal hükmetme ilişkisidir. Önemli olan iktidarın hangi sınıfın elinde olup olmadığıdır. Kötü olan burjuvazinin sınıfsal iktidarı, iyi olan ise proletaryanın sınıfsal iktidarıdır. İktidar kavramı ise nötrdür.  Oysa Marx, 18. Brumaire’ de  “ bütün siyasal devrimler, bu makineyi kıracakları yerde, yetkinleştirmekten başka bir şey yapmadılar. Ardı ardına iktidar uğruna savaşan partiler bu muazzam devlet yapısını ele geçirmeyi, kazananın en birinci ganimeti saydılar.” Bu bağlamda iktidar kavramına karşı emeğin  politik ontolojik ilkesi iktidarı yetkinleştirmek değil, bir burjuva hukuku olan devlet makinesini parçalamaktır.

İktidar kavramı her zaman bir “şey”, bir  “nesne” bir ganimet olarak düşünülmüştür. Oysa “iktidar” kavramı “nesne” değil tam tersi kurucu bir toplumsal ilişki ve bir sınıf üretme ilişkisidir; iktidar canlı bir organizmadır ve tek taraflı çalışmaz; sınıfların çelişkili çatışmasının ürettiği bir ilişkisel toplumsal bir güçtür. Bu bağlamda toplumsal bir ilişki olarak iktidar diyalektiktir ve yukardan üretildiği gibi aşağıdan da üretilen bir fabrikadır.  Kapitalizm bu bağlamda sermaye ve ücretli emeğin diyalektiği üzerinden sınıf üretimi ve yeniden üretimidir. Sermaye ve ücretli emek diyalektiğinde sermayeyi ortadan kaldırıp ücretli emeği devam ettirmek anti-kapitalizm hiç anlamamaktır. anti-kapitalizm emeğin sınıflaştırılmış biçimi ücretli emeğin ortadan kaldırılmasıdır. Bu bağlamda sermaye ve ücretli emek kapitalizmin toplumsal ilişkilerini üreten sınıfsal dinamiklerdir. Emeği ücretli emek altında sınıflaştırma ilişki üretimi sermaye ile ücretli emek arasındaki diyalektikte üretilen iktidar üretimidir. İktidar, sınıflar arası diyalektik çalışan bir makinedir. Böylece Politik olanı iktidar diyalektiğinin içinden kurmak doğal olarak politik olanı “iktidar”ı ele geçirmek, iktidar olmak ve iktidarı korumak ve sürdürmek olarak düşünülecektir. Bu ilişkisellik içersinde İşçi sınıfı iktidarı ele geçirdiğinde emek, ücretli emek altında sınıf olarak kendisini üretmeye devam edecektir. Oysa devrim, komün ve komünizm, sınıflaşmaya karşı sınıfsızlaşmanın politik pratiğidir. 

“emek” kavramının ücretli emek ve sermaye diyalektiğinin bir sınıf üretme ilişkisi iktidar üretimimden çıkartılması politiktir ve emeğin olumlanmasında politik olan emeği, ücretli emek olarak sınıflaştırmaktan çıkarmaktır. Politik olarak Emeğin sınıflaşmaktan çıkması bir sınıf üretme ilişkisi olarak “iktidar” kavramından çıkmaktır. Emeğin olumlanmasında politik olan bir sınıf üretme ilişkisi olarak “iktidar”ın parçalanması, yıkılması ve “iktidar” olmayan etik-politik bir düzlemin toplumsal olarak kurulmasıdır. Sermayenin politik olanı ile emeğin politik olanı arasındaki fark antagonisttir. Ontogonizma sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaşmadır. Kapitalizm politik toplum, komünizm ise etik-politik toplumdur. Temsilin, Öznenin ve iktidarın Devrimcileştirilmesinden, demokratikleştirilmesinden hayatın devrimcileştirilmesi ve demokratikleştirilmesine geçiştir. Özgürlük ve komünizm bir ütopik cennet değil sürekli etik-politik bir oluştur.  Bu durum yarınların sorunu değil bugüne içkin politik bir pratiktir.

“Herkes”in ve “her şey”in politik olduğu uzam’da ve politik teorinin kriz içinde olduğu bir dönemde “iktidar” kavramının olumlanması üzerinden değil, emeğin olumlanmasına içkin “iktidar” kavramının olumsuzlanması üzerinden “politik olan üzerine” düşünmeyi yeniden denemenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Sınıfsızlaşmayı politik olanın içinden düşünmek özgürlüğün politik ontolojisidir.

 

Cengiz Baysoy