Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 3188
Yazdır

[i]

Richard Gunn

 

1. Marksizm açısından, sınıfın ne olduğundan çok ne olmadığını söylemek daha kolaydır. Sınıf belirli bir ortaklığa (gelir düzeyleri ya da yaşam tarzları, “gelir kaynakları”[ii], üretim araçlarıyla ilişkileri vs.) sahip bireylerden oluşan bir grup değildir. Örneğin proletarya, “sermayeye karşıt” bir grup olarak tanımlanmaz.[iii] Sınıf, toplumsal manzarada yapısal ya da ilişkisel olarak belirli bir “mekan”a da (bireylerin “işgal ettiği” veyahut bireylerin “araya sokulduğu”[iv] bir mekana) tekabül etmez. Sınıfları, sırasıyla bireylerden oluşan gruplar ya da “mekanlar” olarak ele alan “ampirist” ve “yapısalcı” Marksizmler arasındaki fark, bu bağlamda çok da önemli değildir. Daha uygun bir terim bulunmadığından, sınıfları gruplar veya mekanlar olarak ele alan yaklaşımdan “sosyolojik” sınıf anlayışı olarak bahsedeceğim.

 

 

2. Marksizm, sermayeyi olduğu gibi (Marx 1965 s. 766) sınıfı da bir toplumsal ilişki olarak görür. Bu ilişki, ilişkisel olarak belirlenmiş dahi olsa bir gruba tekabül etmez. Ne de bir grubun inşa edildiği ya da durduğu bir mekan (ilişkisel olarak belirlenmiş bir mekan) olabilir. Bu tür görüşleri bir kenara bırakırsak sınıfın ilişkinin kendisi olduğunu (örneğin emek-sermaye ilişkisi) ve daha özelde bir mücadele ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz. “Sınıf” ve “sınıf-ilişkisi” kavramları birbirlerinin yerine kullanılabilir ve “bir” sınıf, belli türde bir sınıf ilişkisidir.

 

3. Diğer bir deyişle: Sınıflar, toplumsal yapıda önsel olarak varlığa sahiplermiş gibi mücadeleye girmezler. Daha çok, sınıf mücadelesi sınıfın temel öncülüdür. Daha da doğrusu, sınıf mücadelesi sınıfın kendisidir. (Komünist Manifesto’nun ilk cümlesinde Marx’ın takdim ettiği “sınıf” budur). “Sınıf”a içkin olan bu “sınıf mücadelesi”, Marx’ın “kendisi için” varolmanın (yani muhalif, mücadele eden varoluş) sınıfın varlığına içkin olduğuna yönelik vurgusuyla koşuttur (Marx 1969 s. 173).

 

4. Marksist sınıf anlayışında olduğu gibi ben de sınıf anlayışından bir ilişki (bir mücadele ilişkisi) olarak bahsedeceğim: Buradaki terminolojik seçimi belirleyen sadece bu terminolojinin uygun olup olmaması değil, bundan daha fazlasıdır. Bilindiği gibi sosyolojik sınıf anlayışı, burjuva toplumdaki bireylerin tümünün, bu anlayış tarafından “kapitalist” ve “proletarya” olarak etiketlenen gruplara tam oturamaması sıkıntısıyla karşı karşıya kalır. Bu sıkıntı grup ya da mekan olarak atıfta bulunulan sınıf kavramından üremektedir ve sosyolojik Marksizm bu sıkıntıdan kaçmak için “orta sınıflar”, “orta katmanlar” vb. gibi kategorilere başvurur: Bu tür kategoriler artık ya da kapsayıcı gruplardır ve kısacası bu teorik uydurmalar yoksul kavramsal şemanın ürünüdür. Bunun aksine Marksist sınıf anlayışı böylesi güçlüklerle karşılaşmaz: Ona göre sınıf ilişkisi (farz edelim emek-sermaye ilişkisi) farklı bireylerin yaşamlarını farklı yollarla yapılandırır. Bu bağlamda Marksist ve sosyolojik sınıf anlayışları arasındaki tezat kabaca aşağıdaki gibi resmedilebilir:

 

 

Bu çizimin kabaca olmasının en önemli nedeni, burjuva toplumunda emek-sermaye ilişkisinin bireylerin yaşamlarını yapılandırma yolları arasındaki farklılıkların niceliksel olduğu kadar niteliksel de olmasıdır: Niteliksel ayrımların yanı sıra herhangi bir andaki sınıf-ilişkisini karakterize eden “yaşamın tüm o kargaşasından” da (Hegel 1977 s. 27) (mücadelenin kargaşasından da) soyutlanmış olan uzamsal bir diyagram ancak gayri-diyalektik olabilir. (Böylesi uzamsal diyagramların modeli, hatırlattıkları tinsel akıl bir kez kendini gerçekleştirdiğinde gereksiz hale gelen Fiore’li Joachim’in Figürleri’dir: Reeves 1976, s. 13)

 

5. Emek-sermaye ilişkisi (burada yine, her daim bir mücadele ilişkisi anlamında) tarafından yapılandırılan yaşamlar hangi niteliksel biçimleri alırlar? Marx’ın özellikle ilgilendiği biçim sömürü/el koyma biçimidir. Diğer biçimler içerme/dışlama (Foucault), kendine mal etme/tüketme ile homojenlik/heterojenlik (Battaille) ve kabul/reddetmedir (Marcuse, Tronti):[v] Liste fenomenolojik olarak zengin ve açık uçludur.

 

6. Yukarıda resmedildiği gibi Marksist ve sosyolojik bakış açıları arasındaki farklardan bir diğeri de şudur: Marksist bakışta, toplumsal varlığı (bütün “ara” figürlerden ayrı olarak) hiçbir şekilde kendinde ve kendisine karşı bölünmemiş olan “saf” işçi (en solda konumlandırılmıştır) yöntemsel olarak hiçbir biçimde ayrıcalıklı değildir. Aynı durum “saf” kapitalist için de geçerlidir. Aksine her ikisi de oldukça sınırlandırıcı vakalardır ve aslında sadece çeşitli biçimlerde yapılandırılmış bulunan bir kalabalığın içinde birbirleriyle kaynaşan figürler olarak görülürler. Diğer taraftan sosyolojik bakış açısı “saf” işçi ve “saf” kapitalisti, aralarında orta sınıflar ağının sallandığı yöntemsel sütunlar olarak ele alır.

 

7. Buradaki fark önemlidir çünkü Marx’a göre “saf” işçi yoktur. Bu, hiç de “geleneksel işçi sınıfı” (kuramsal olarak şüpheli bu grup nasıl tanımlanırsa tanımlansın) sayısında göreli olarak azalmadan kaynaklanmaz. Tersine, bu durum ücret ilişkisinin kendisinin burjuva ve mistikleştirici bir biçim teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır (Marx 1965 Bölüm VI): Onun imzası altında yaşayan herkes (özellikle ve hatta tam istihdam edilmiş artı-değer üreticisi) kendinde ve kendisine karşı bölünmüş bir hayat yaşar. Ayakları, sömürü çamuruna saplanıp kalmışken bile (bu sömürüyü “düşük ücretler” açısından, yani mistifiye edilmiş olan açısından anlamlandırma eğiliminde olan) kafası, burjuva ideolojisinin bulutları içinde solur.[vi] Bundan dolayı, sınıf-mücadelesi hattı artı-değer üreten bireyin (tıpkı yukarıdaki çizimdeki soldan ikinci figür gibi) içinden geçer. Burada yine, emek-sermaye ilişkisinin, kendine münhasır yaşamları antagonistik bir biçimde yapılandırdığı belirli yollarla ilgilenmekte olan Marksist sınıf anlayışı açısından bir sıkıntı yoktur. Fakat tümüyle saf haldeki bir proletaryanın varolmaması, sosyolojik sınıf anlayışını yerle bir eder.

 

8. İki şema arasındaki bir başka bariz farklılık da Marksist yaklaşım mevcut toplumda süregiden tek bir sınıf ilişkisinden (yani, emek-sermaye ilişkisinden) söz ederken, sosyolojik şemanın toplumsal mekan veya grupların arasında mümkün ne kadar bağlantı noktası varsa o kadar sayıda böylesi ilişkiler olduğunu kabul etmesidir. Bu nedenle “sosyologlar” “Marksistleri” indirgemecilikle suçlarlar. Oysa sosyologların söylediklerinin tersine indirgemecilik suçlamasının bizatihi sosyologlara yöneltilmesi daha uygun olabilir. Sosyologlar her bir bireyi belirlenmiş grup ya da mekanlardan birine yahut diğerine su götürmez bir biçimde ve boşta hiç kimseyi bırakmaksızın yerleştirmeyi isterler: Sosyologların çizdiği resimde “birbirine karşıt kategorilere dahil” bir bireyin zuhur etmesine izin verilemez. Sosyologların orta sınıfları, orta katmanları, yeni küçük burjuvaziyi vs. türetmesinin nedeni, her bireyi kesinkes yerleştirecekleri bir delik bulmaktır. Sınıf terimleriyle söylersek, tam da bu yüzden bireylerin kendinde ve kendisine karşı bölündüğü yollar (içinden sınıf mücadelesinin jeolojik kırılma hattının geçtiği ve sadece bireyler arasında olmayan sayısız ve karmaşık yollar) kuramsal bir tutulmaya girip karanlığa gömülür. Sosyologlarınki bu nedenle indirgemeciliktir. Buna karşıt olarak Marksist sınıf anlayışı bu (kendinde) çelişik hayat dokusunun ampirik zenginliğine tam bir kuramsal ve fenomenolojik ışık tutar. Marksizmin bireysel öznelliğin yaşadığı deneyimi gayri şahsi ve tam anlamıyla nesnel “sınıf güçlerine”[vii] indirgediği suçlaması, “sınıf” esasen Marksist anlamıyla anlaşıldığında en hafifinden kabul edilemez hale gelir.

 

9. Bir başka bağlantılı nokta da, sosyologlarınkinin aksine Marksist sınıf anlayışının, sınıfı şu ya da bu toplumsal rolü taşıyıp taşımaması açısından çözümlememesidir. Marx, erken dönem makalesi “Yahudi Sorunu Üzerine”den itibaren, yabancılaşmış ve özgür olmayan rol-tanımlarının (ya da “toplumsal işbölümünün”) süregittiği her toplumu kınar. Yöntemsel bir ilke olarak rol tanımları atfetmek bir yana, Marksist sınıf görüşü bireyi bir mücadele (kendi mücadelesinin) alanı olarak resmeder ve bu şekilde bireyselliğin sadece “evrensel” (rol yüklenici ve toplumsal olarak homojen) değil aynı zamanda “hususi” (kendine münhasır ve toplumsal olarak heterojen) boyutları da ortaya konulur. “Proletarya” veyahut “burjuvazi” (ya da aslında “erkek” veya “kadın” veya “vatandaş”) gibi rol-tanımlamaları ne teoride ne de pratikte Marx’ın çare olarak gördüğü şeyi temsil eder; aksine bunlar, Marksist tanımlama dahilindeki “sınıf”ın “çözme” niyetinde olduğu sorunlardan biri olarak düşünülür.

 

10. Marksist ve sosyolojik sınıf anlayışları arasında bugüne dek varlığını koruyan bir diğer farklılık şüphesiz ki politiktir. Sosyolojik yaklaşım sınıflar ve sınıf-fraksiyonları arasında ittifaklar politikası ilan eder: Dahası “saf” işçi sınıfına ayrıcalıklı (öncü ya da hegemonik) bir politik rol yükler. Bu türden ittifaklar sorunu Marksist görüşte ortaya çıkmaz. “Saf” işçi sınıfı (işsizlere karşı çalışan işçilerin, “dolaylı” artı-değer üreticilerine karşı doğrudan artı-değer üreticilerinin, lümpen proletaryaya karşı proletaryanın emeği) politik bağlamda yöntemsel olandan daha ayrıcalıklı bir yere de sahip değildir: Çünkü böyle bir “yer” yoktur. Ne de “gerileyen” sınıfların tam tersi “ilerleyen” sınıflara devrimci bir ilgi ya da güç tekeli yükleme sorunsalı söz konusudur: Bu türden tanımlamalar sadece sınıflar bir mekan ya da grup olarak görüldüğünde bir anlam ifade eder. Son olarak, tüm öncü parti fikriyatı (ve bunun sulandırılmış versiyonları), “ileri” ve “geri” sınıf öğeleri sosyolojik sınıf kavramının kendisiyle birlikte ortadan kaybolduğundan dolayı alt üst olmuştur. Özetle, geleneksel bağlamda “Marksist” politika olarak addedilen ne varsa aslında sosyolojiktir ve esasen Marksist politika anarşizan kip içindeki politika anlamına gelir.

 

11. Eğer sınıflar grup ya da mekanlar değil de mücadele ilişkileri ise, devrimci çatışkının gruplar arası çatışkı biçimini alması (fakat bu süreç her zaman eksikli ve saf olmayan bir biçimde gerçekleşir) sınıf mücadelesinin bizzat kendisinin bir sonucu olarak anlaşılmalıdır. Bu durum sosyolojik olarak addedildiği şekliyle, örneğin, önsel olarak verili sınıfların en az onlar kadar önsel olarak verili teorik ve politik “gerçeklikleri” içinde (nihayet!) ortaya çıkışı olarak anlaşılmamalıdır. Birey cephesindeki soru, onun kimin tarafında olduğu değil, daha çok hangi tarafta (sınıf ilişkisinin hangi tarafında) durduğudur. Ve bu son soru da, toplumsal bağlamda önsel olarak varolan mekanlar ya da roller arasında bir tercih olarak anlaşılamaz. Sınıf-mücadelesi, sadece niceliksel değil niteliksel bağlamda da doğası gereği önceden kestirilemez. Marksist sınıf anlayışı, keskin bir biçimde, sınıf mücadelesinin bizi karşı karşıya bıraktığı tercih meselesine odaklanır ve bunu yaparken, tercihte bulunduğumuz şu ya da bu şekilde kendi kendini belirleme taahhüdünden önce (sosyolojiye göre) zaten içinde bulunduğumuz herhangi bir rol, mekan ya da gruba müracaat etmeyi meneder. Meneder çünkü bu müracaat bizi, sınıflı toplumda, içinde daima-hali hazırda bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde angaje olduğumuz sınıf mücadelesinin etkisiyle ayrılmış olarak resmeder.

 

12. Dileyen herkes Marx’ın metinlerinden sosyolojik bir hikmet türetebilir. Şüphesiz Marx, özellikle de politik yazılarında, her zaman Marksist değildi: Örneğin Komünist Manifesto’da benimsenen sınıfa dair “iki büyük kamp” anlayışı, Marksist sınıf anlayışını başlıbaşına sosyolojik anlamda inşa edilmesinin sonucudur. Bununla birlikte, Marksist sınıf anlayışı gerçekte Marx’ın kendi kavramlaştırmasından farklı olduğunda, Marx’ın Kapital’i yazdığı şartlar anlaşılmaz. Marx’ın bizatihi kendisi, ona eleştiri getirenlerden ve revizyonistlerden çok önce, kapitalizm geliştikçe “orta sınıfların” sayısında bir artış beklenebileceğini işaret etmiştir (Marx 1968 ss. 562, 573), buna karşın üzerine konuşulan teorik “konunun” yine de tek bir sınıf ilişkisi (emek-sermaye ilişkisi) olduğu Kapital adlı kitabı yazmıştır. Bu muamma sadece, onun orta sınıfların sosyolojik olduğu yönündeki uyarısı dikkate alınarak ve Kapital’in esas argümanı yukarda-belirtildiği anlamda Marksist bir biçimde okunarak çözülebilir.

 

13. Sosyolojik sınıf anlayışı, ne zaman Marksist referanslarla konuşmayı arzularsa, daima ekonomik-determinist hale gelmiştir. Bu böyledir çünkü sınıf üyeliğine (burada “sınıf” yine bir grup ya da bir mekan olarak görülmektedir) dair Marx’ın yazılarının sunduğu tek “gösterge” bu üyeliğin üretim araçlarıyla genel ilişkisidir. Fakat sınıf üyesi (ya da sınıfa eklemlenmiş) bireyler kendilerini, üretim araçlarıyla ilişkili olmanın yanı sıra, kendi yerel kiliseleri, futbol takımları veyahut birahaneleri hakkında hiçbir şey söylemeyen devlet ve “ideoloji” ile de ilişkilenmiş bulurlar. Bu yüzden, eş zamanlı olarak, sosyolojik sınıf anlayışı ayrık toplumsal “düzeyler”, “pratikler” ya da “kerteler” (Althusser) şeması oluşturur ve bu düzeylerin nasıl ilişkilendiği sorusuna hitap etmek zorundadır. Cevap meşhurdur: Son kertede “ekonomik hareket ... kendisini zorunluluk olarak ileri sürer.”[viii] Diğer bir deyişle son kertede, sosyolojik Marksizm, şüphesiz uzun ve karmaşık deterministik bağları olan ekonomik determinizmle bir ve aynı şeydir. Althusser’in yaptığı gibi bu türden bir teorinin (karmaşık yapısından dolayı) artık ekonomik bir bakışı olmadığını iddia etmek, bir makinenin motoru tarafından döndürülen dişli çarklarının sayısından dolayı makine olmadığını iddia etmek gibidir.

 

14. Marksist sınıf anlayışı nezdinde her şey farklıdır. Marx’ın “kendinde” ve “kendisi için” sınıf ayrımı toplumsal düzeyler arasında (bkz. dipnot 5) değil, sosyolojik ve Marksist sınıf anlayışları arasında ayırt edici bir özellik olarak ele alınmalıdır: Bir sınıf sadece “kendisi için” olduğunda sınıf haline geliyorsa, bütün o önceden kestirilemez dallanıp budaklanmalarıyla, gelişmeleriyle ve maliyetleriyle birlikte politik bir mücadele, sosyolojik Marksizmin ekonomik “altyapı” olarak ele aldığının zaten içine gömülü bir biçimde inşa edilir. Sosyolojik Marksizm ayrık olarak kabul ettiği düzeyleri birleştirmeye teşebbüs eder ve bu başlangıç-noktası ile meselenin temelinde sadece nedenselci ve mamafih “yapısal” (Althusser) türden dışsal ilişkilere sığınırken, Marksist Marksizm ters yönde hareket eder ve çelişik bütünlük içersinde, yani içsel olarak ve antagonistik bir şekilde ilişkili bütün içersinde ayırımlar çizer: “Somut, pek çok belirlenimin konsantrasyonundan müteşekkil olduğundan, bu yüzden de çeşitlilikteki birlikten dolayı somuttur.” (Marx 1973 s. 101) Yukarıdaki çizimin açıkladığı gibi, örneğin, burjuva topluma has olan sınıf ilişkisinin (emek-sermaye ilişkisi) bütünlüğü, toplumun bir anını ya da parçasını oluşturan her bireyde (niteliksel olarak farklı yollarla olsa da tümüyle) mevcuttur. Buradaki meselenin asıl noktası çok önceden, erken dönem Lukács tarafından söylendi: “Marksizm ve burjuva düşüncesi arasındaki farklılığı oluşturan şey tarihsel açıklamada ekonomik güdünün öncelliği değil, bütünlükçü bakış açısıdır.” (Lukács 1971 s. 27)

 

15. “Bütünlükçü bakış açısıyla” birlikte, tümüyle yeni bir sınıf politikası anlayışı yürürlüğe girer. Bir kez “politika” (sosyologlar tarafından görüldüğü şekliyle) ayrık toplumsal bir düzey olarak görüldüğünde, “kendisi için” sınıfın mevcudiyetine yönelik turnusol kağıdını az ya da çok geleneksel türden (yani burjuva) bir politik partinin varlığı oluşturur. Bu şekilde anlaşıldığında, öncü bir parti bile burjuva bağlamda bir varyasyon anlamına gelir. Bununla birlikte, politik devletle sivil toplumun düzeylerini ayıran (Yahudi Sorunu Üzerine adlı kitaba bakın) ve politik devleti olgunluğa erişmiş (uyum içinde olma hali olduğu söylenen) toplumsal grupların çekiştiği bir arena olarak düzenleyen Marx değil burjuva toplumudur. Marksist sınıf anlayışı, diğer bir deyişle “bütünlükçü bakış açısı”, sosyolojik sınıf anlayışının gerektirdiği politika anlayışının darlığını kesin bir biçimde reddeder. Marksist bakış açısında politika kategorisi, sınıf mücadelesinin (ve bundan dolayı sınıfın kendisinin) aldığı önceden kestirilemez biçimler kadar geniştir. Hiç bir konunun politik gündemin dışında bırakılması gibi bir durum söz konusu olmaz. Bu türden bir gündem, teorik bağlamda önsel olarak oluşturulmuş bir politik alan içersine düşmeyen her ne var ise onu dışlayıp marjinalize ettiğinden, politik gündem fikriyatının kendisi dışlanır.

 

16. Yukarıdaki notlar, başkaları tarafından şematik olarak başka bir biçimde açıklanmaya çalışılan sınıf kavramının hiç bir şekilde ne tamlığı bağlamında ne de her yönüyle savunusunu yapma iddiasındadır. Buradaki amaç daha çok, Marksist sınıf anlayışının neyi içerdiğini netleştirmektir. Bu anlayışın değerlendirmesine gelince: Burada sunulan öneri, emek-sermaye ilişkisinin yaşamımızı bütün zenginliğiyle yapılandıran bu türden yegane mücadele ilişkisi olup olmadığının sorgulanmasının verimli görünen olası tek eleştirel sorgulama hattı olduğu şeklinde ifade edilebilir. Ve burada Marx’ın ayağını kaydıracak herhangi bir sorunlu nokta bulunmamaktadır: Nasıl sermaye ilişkisi kendi yönünden örneğin cinsel ya da ırksal ilişkiler gibi diğer ilişkiler aracılığıyla işlerse, bunlar da sermaye ilişkisi aracılığıyla işler. Bu tür ilişkilerden hangisinin “hakim” olduğuna yönelik araştırma, meseleye somut politik (aynı zamanda fenomonolojik de denebilir) terimlerle başlanmadığı sürece skolastik olarak kalacaktır. Hem politik hem de yöntemsel olarak Marksist sınıf anlayışının sosyolojik olan karşısındaki büyük üstünlüğü, Marx’ın kapitalizmin en ölümcül özellikleri arasında olmakla kınadığı ve başından sonuna kadar amansızca karşısında durduğu belirlenimciliğin (“ölü” emeğin “canlı” emek üzerindeki tiranlığının ya da diğer bir deyişle geçmişin -bütün belirlenimci şemalar bağlamında- bugün ve gelecek üzerindeki tiranlığının) her türlü sirayetinden Marksizmi özgürleştirmesidir. Bu böyledir çünkü Marksist “sınıf analizi”nin tek konusu iyi dokunmuş, devamlı ve kesintisiz bir biçimde gelişen, Marx’a göre, kendisi için sınıfın varlığının karşılığı olan mücadeledir.

 

Teşekkür

Bu metin John Holloway’le yürütülen konuşmalara oldukça fazla şey borçludur. Filio Diamanti sınıf hakkında tartışmaya girmeden önce dahi “sınıf” anlayışımın netleşmesi gerektiğini idrak etmemi sağladı.

 

Çeviren: İlker Kabran

 

Referanslar

Althusser L. (1971) Lenin and Philosophy and Other Essays (New Left Books), [Lenin ve Felsefe, çev. Bülent Aksoy, Erol Tulpar, Murat Belge, İletişim yay, 2008]

Bataille G. (1985) Visions of Excess: Selected Writings 1927-1939 (Manchester University Press)

Foucault M. (1979) Discipline and Punish (Penguin Books)

Hegel G. W. F. (1977) Phenomenology of Spirit (Oxford University Press)

Lukacs G. (1971) History and Class Consciousness (Merlin Press) [Tarih ve Sınıf Bilinci, çev. Yılmaz Öner, Belge yay., 2006]

Marcuse H. (1968) One-Dimensional Man (Sphere Books) [Tek-Boyutlu İnsan, çev. Aziz Yardımlı, İdea yay., 1990]

Marx K. (1965) Capital Vol. I (Progress Publishers) [Kapital I. Cilt, çev. Alaattin Bilgi, Sol yay., 1. baskı 1975]

Marx K. (1968) Theories of Surplus Value Part II (Lawrence and Wishart) [Artı-Değer Teorileri 2. Kitap, çev. Yurdakul Fincancı, Sol yay., 1999]

Marx K. (1969) The Poverty of Philosophy (International Publishers) [Felsefenin Sefaleti, çev. Ahmet Kardam, Sol yay., 1. baskı 1966]

Marx K. (1971) Capital Vol. III (Progress Publishers) [Kapital III. Cilt, çev. Alaattin Bilgi, Sol yay., 1. baskı 1978]

Marx K. (1973) Grundrisse (Penguin Books) [Grundrisse, çev. Arif Gelen, Sol yay., 1999]

Marx K./Engels F. (n.d.) Selected Correspondence (Lawrence and Wishart) [Seçme Yazışmalar, çev. Yurdakul Fincancı, Sol yay., 1995]

Reeves M. (1976) Joachim of Fiore and the Prophetic Future (SPCK)

Sartre J-P. (1963) The Problem of Method (Methuen) [Yöntem Araştırmaları, çev. Serdar Rıfat Kırkoğlu, Kabalcı yay., 1998]

Tronti M. (1979) “The Strategy of Refusal” in Working Class Autonomy and the Crisis (CSE Books / Red Notes) [Ret Stratejisi, çev. Akın Sarı, Conatus çeviri dergisi 4. sayı içinde, 2005]



[i] Common Sense, No. 2, 1987.

[ii] Bu kadarı en azından Kapital’in III. Cildi’nin, tamamlanmamış son bölümünde nettir (Marx 1971 s. 885-6).

[iii] Marx (1969) s. 173.

[iv] Karşılaştırın: Althusser (1971) ss. 160-5.

[v] Bkz. Foucault (1979) 4. Kısım, 2. Bölüm; Battaille (1985); Marcuse (1968); Tronti (1979).

[vi] Ücret biçimine içkin olan “ideolojik” mistifikasyon bakışının işçinin sınıfsal saflığını hiç bozulmamış olarak bırakması, üretim ve ideolojiyi ayrı toplumsal ‘düzeyler’ ya da haller olarak ele almasına bağlıdır; aynı şey 14. paragrafta reddedilmiş olan Marx’ın “kendinde” ve “kendisi için” sınıf arasındaki ayrımı hakkındaki mütalaa için de geçerlidir. “Düzeyler” fikriyatı hakkında 13.paragrafa bakın. Sırası gelmişken, ayrı (ancak belirli) bir düzey olarak ideoloji anlayışının bütünüyle gizemli olarak kalmasının bir önemi yoktur, çünkü sadece toplumsal varoluş geride hiçbir artık kalmaksızın (örneğin, cinsiyet farklılıkları, mimari, iş-disiplini ve bilimsel bilgi) onunla birlikte bir “ideolojik” yükleme taşır.

[vii] Bu suçlamaya dair tartışma için Satre’a bakınız (1963).

[viii] Engels’ten J. Bloch’a, 21-22 Eylül 1890 (Marx/Engels s. 498). Althusser’in “belirleyen” ve “hakim” haller ayrımı aynı temanın farklı durumlarını oluşturur.