Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 3113
Yazdır

“Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir.”[i] Marx’ın 1845 yılında formüle ettiği “Feuerbach Üzerine Tezler”in ünlü 11. tezi tamamen Spinozisttir ve bu tez, Marx ile Spinoza ortaklığının soy kütüğünde önemli bir yere sahiptir.

 

Hangi Spinoza?

Arzu, iştahın bilinçli eylemidir ve Spinoza, hangi “arzu”ya göre “iyi”niz ya da “kötü”nüzdür?

“Hangi Spinoza?” ya da “Spinoza’nın hakikati nedir?” sorusuna yanıtı, Spinoza’ya duyduğunuz “arzu”nun hakikati belirleyecektir. Varlığınızı koruma ve sürdürme çabanızda sorunsalınız, aporia’nız nedir? Spinoza’yla ilginizin nedeni hakkında bilginiz bulanık mı yoksa upuygun mudur? Amiyane tabirle derdiniz nedir, Spinoza derdinize nereden şifa olmaktadır? Spinoza konusunda memlekette pek çok yorum yapılmaktadır. Bu yorumların ne kadar anlamlı olup olmadığı, dertlerin hakikiliği ile anlaşılabilir. Başkalarının dertleri nedir sorusu üzerinde düşünme diyalektiğinin içine girmeden, kendi içkinliğimiz içinde kalmayı tercih ederiz. Bizim derdimiz “antagonizma” ve “komünizmin politiği” üzerinden Spinoza’dır; devrim ve devrimin devrimci kalması üzerinedir.

Karşımızda üç farklı Spinoza duruyor: teolog Spinoza, filozof Spinoza ve politik düşünür Makyavel Spinoza. Teolog Spinoza bizim arzu alanımıza girmiyor. Bizim arzu alanımıza giren, öne çekip üzerinde düşünmek istediğimiz, filozof Spinoza ve politik düşünür olarak Makyavel Spinoza’dır.

Spinoza’nın üç önemli eseri “Etika”, “Teolojik-Politik İnceleme” ve “Politik İnceleme” üzerinden, filozof Spinoza ve Makyavel Spinoza üzerine düşünebiliriz. Spinoza’nın “Etika” eserini, “Teolojik-Politik İnceleme” ve “Politik İnceleme” kitaplarını karşılaştırdıktan sonra, filozof Spinoza ve Makyavel Spinoza ile ilişkilendirmek bizim açımızdan daha anlamlı görünmektedir. Bu karşılaştırma ve ilişkilendirme boyutunun pek çok başlığını başka makalelere bırakarak, konumuzla ilgili boyutla ilgilenmeye devam edersek, “Teolojik-Politik İnceleme”de teoloji’nin karşısına felsefenin konulduğunu ve savunulduğunu görürüz. “Politik İnceleme”de ise felsefe’nin karşısına politika konulmuş ve savunulmuştur. Bu fark anlaşılmadan teolojiye karşı filozof Spinoza’nın, felsefeye karşı politik düşünür Makyavel Spinoza’ya olan serüveni anlaşılamayacaktır.

“Filozoflar … insanları aslında oldukları gibi değil, ama kendileri nasıl olmalarını istiyorlarsa öyle tasarlarlar: bunun neticesi olarak, çoğu, bir Etik yerine bir yergi yazmışlardır ve asla siyasette uygulanabilecek görüşleri olmamıştır…”[ii] Politik düşünür Makyavel Spinoza, filozof Spinoza’nın reddi ve olumsuzlanmasıdır. Etik, felsefe değildir, felsefeye içkin değildir ve felsefede işlemez ve çalışmaz. Felsefe, “Etik”in kudreti değildir. Etik politiktir, politiğe içkindir ve politiklikte işler ve çalışır. Politiklik Etik’in özü, kudreti, yetkinliği ve erdemidir. Spinoza politiktir ve politik düşünür olarak Makyavel’dir.

Bu bağlamda “filozof Spinoza” da bizim arzu alanımıza girmiyor. Bizim arzu alanımız, öne çekerek Marx ile birlikte düşüneceğimiz Spinoza; politeia’yı potentia’nın içinden düşünen politik düşünür Makyavel Spinoza’dır. “Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir” ve “Filozoflar, bir Etik yerine bir yergi yazmışlardır” ifadelerinde Marx ve Spinoza ortaklığının altını çizmek ve bu ortaklığı, “asıl olan eleştiri değil etik-politikliktir” ifadesiyle güncelleştirmektir.

 

Neden Spinoza?

Marksistler, Marx’ı, genç Marx ve olgun Marx olarak ikiye ayırmışlardır. “Genç” ve “olgun” ayrımıyla yetinmemiş, “bilimsel olmayan” Marx, “yarı idealist”, “ütopyacı”, henüz “Marksist olmayan” Marx, “Kantçı”, “kurgul insanbiliminin tutsağı olmaktan kurtulamamış” Marx diyerek bu ayrımı daha da politikleştirip derinleştirmişlerdir. Bu ifadeleri dışarıdan, anti-Marksist birileri yazmış değildir, ultra Marksistlerin kaleminden çıkmış bu ifadeleri, “1844 Elyazmaları” ve “Alman İdeolojisi” kitaplarının önsözlerinde açıkça görebilirsiniz. Bu durumda muhafazakâr bir Marksist, çok rahatlıkla 1845’te yazılan “Feuerbach Üzerine Tezler”de, 11. tezde yer alan “Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir” ifadesini “bilimsel olmayan” Marx döneminde yazılmıştır diyerek önemsizleştirebilir. Marx’ın, kendisiyle ilgili böyle bir dönemlendirme ifadesi olmamasına karşın, Marx adına böyle bir dönemlendirme yapma ihtiyacı üzerine düşünmek her Marksistin birazcık işi olmalıdır.

Biz, 1845-46 yıllarında “bilimsel olmayan” Marx ve Engels’in kaleme aldıkları, ilk olarak 1932’de keşfedilen(!), kalın ve hacimli bir kitap olmasına rağmen Türkiye’de ince bir kitapçık olarak yayımlanan “Alman İdeolojisi”nden bir alıntıyla “Neden Spinoza?” sorusunu yanıtlamaya devam edelim.

Marx “Alman İdeolojisi” kitabında, “Komünizm bize göre ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ideadır. Biz bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz”[iii] diye yazar. Bu ifadede görüldüğü gibi Marx açısından komünizm “ne yaratılması gereken bir durum” bağlamında toplum mühendisliği, “ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir idea” bağlamında ereksel nedenselliktir. Marx açısından komünizm, bugünkü duruma son verecek “şimdi”ye içkin politik hareketin kendisidir. Ne “idea” ne de “tasarı”dır; komünizm, harekete içkin amaçtır ve politiktir. Kapitalizmi yıkan içkin politik kudrettir ve bu kudretin kendisidir.

1848 özeleştirisi ile birlikte “bilimsel olmayan” Marx, “bilimsel” Marx’a dönüşür. Komünizm kavramını anlamlandırma mantığı da “bilimselliğe” göre değişir. Marx 1871’de Paris Komünü üzerine yazdığı “Fransa’da İç Savaş” kitabında, “Komün’ün gerçek gizemini … emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşme olanağını sağlayan siyasal biçimi alması oluşturur”[iv] ifadesiyle değerlendirir. Burada altı çizilmesi ve üzerine düşünülmesi gereken, “emeğin iktisadi kurtuluşu” ifadesidir. “Emeğin iktisadi kurtuluşu” ne demektir? Dikkat çeken şey, devrimin ya da politik olanın “emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşme olanağı” olarak görülmesidir. Demek ki politik olan, “emeğin iktisadi kurtuluşu” için bir olanak ve “emeğin iktisadi kurtuluşu”na göre sönümlenecek olan bir olgudur. Bu durumda “emeğin iktisadi kurtuluşu” ifadesinin izini sürmek gerekmektedir.

“Emeğin iktisadi kurtuluşu”nun ne demek olduğu Kapital ve Grundrisse’de anlaşılmasına karşın, 1875’te kaleme alınan “Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi” kitabında çok daha çarpıcı bir biçimde ifadelendirilmiştir.

“‘Emek, evrime uğrayarak toplumsal emek haline geldiği ve böylelikle zenginliğin ve kültürün kaynağı olduğu ölçüde, emekçide yoksulluk ve teslimiyet, çalışmayanda servet ve kültür gelişir.’ Bugüne dek bütün tarihin yasası böyledir.”[v] Bu alıntıda “emeğin iktisadi kurtuluşu” ifadesinin biraz daha netleştiği görülmektedir. Emek, zenginliğin, kültürün ve boş zamanın kaynağı ve bir sonraki alıntıda ifadelendirilecek olan “yalnızca bir geçim aracı” olmaktan çıktığı zaman, emeğin iktisadi kurtuluşu mümkündür. Bu durumda soru şudur: Emeğin zenginliğin, kültürün ve boş zamanın kaynağı ve bir geçim aracı olmaktan çıkması bağlamında emeğin iktisadi kurtuluşu politik mi yoksa ekonomi politik midir? Marx’ın bize verdiği yanıt bizim açımızdan açık ve nettir: “Hukuk, hiçbir zaman, toplumun iktisadi durumundan ve ona tekabül eden uygarlık derecesinden daha yüksek olamaz. Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasından, bireylerin işbölümüne ve onunla birlikte kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkiye kölece boyun eğişleri sona erdiği zaman; emek, yalnızca bir geçim aracı değil, ama kendisi birincil yaşamsal gereksinim haline geldiği zaman; bireylerin çeşitli biçimde gelişmeleriyle, üretici güçler de arttığı ve bütün kolektif zenginlik kaynakları gürül gürül fışkırdığı zaman, ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları kesin olarak aşılmış olacak”tır.[vi]

Bu alıntıda görüldüğü gibi yalnızca kapitalizmin ekonomi politiği yoktur, aynı zamanda komünizmin de ekonomi politiği vardır. Kapitalizmde olduğu gibi komünizmde de ekonomi-politik, politikliği belirler, bir başka deyişle altyapı-üstyapı ayrımı komünizmde de devam etmekte ve işlemektedir. Politik olan, hâlâ “üstyapı”dır. Emeğin iktisadi kurtuluşu, emeği, zenginliğin, kültürün ve boş zamanın kaynağı ve bir geçim aracı olmaktan çıkartacak olan toplumsal zenginliğin gürül gürül akmasına bağlıdır. Ancak komünizmin toplumsal zenginliği “herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre” aşamasına gelmeden, emeğin iktisadi kurtuluşunun koşulları yoktur. Zaman, emek-değerin ölçüsü; emek de ücretli emek olmaya devam edecektir. Sözün kısası burjuvazi politik, ekonomik ve kültürel olarak yok olsa da burjuva hukukunun varlığı devam edecektir. Bu burjuva hukuk, emek-değerin ölçüsü olarak zamanın varlığından ve emeğin ücretli emek olarak, bir sınıf olarak varlığını sürdürmesinden kaynaklanmaktadır. Burjuva hukukuyla, emeğin, sınıf olarak kendi üzerinde politik tahakkümü kendi elleriyle devam edecektir ve bu durum “bilimsel” olarak kaçınılmazdır; burjuvazisiz burjuva hukuku ve politik tahakküm, emeğin iktisadi kurtuluşu sağlandığı oranda sönümlenecektir.

Bilimsel olmayan “Alman İdeolojisi”nde komünizm; politiktir, anti-kapitalizmin etiği, kudretidir ve kapitalizmin ve ekonomi politiğin politik eleştirisidir. İşçi sınıfının kendisini sınıf ve ücretli emek olarak reddi politiktir. Fakat bilimsel Marx’ta komünizm, politikten ekonomi politiğe dönüşür. Komünizm, ekonomi politiğin devrimci eleştirisinden üretici güçlerin geliştirilmesi ve hızlandırılmasına, emeğin toplumsal verimliliği üzerinden toplumsal zenginliğin birikimine indirgenmiştir; sınıfın sınıf olarak reddi politik değil, ekonomi politiktir. Marx’ın emek değer teorisi, kapitalizmin devrimci eleştirisinden modernizmin ilerlemeciliğine, kalkınmacılığına gömülmüştür.

Bir yol ayrımındayız! Hakikatimizi görmeliyiz, krizimiz var! Kapital’i ya politik olarak okuyacağız ve emek-değer teorisini antagonizma üzerinden kapitalizmin politik eleştirisine dönüştüreceğiz ya da ekonomi-politik olarak okuyarak devrimci Marx’ı, bilim insanı Marx’a dönüştürecek ve modernizmin diyalektiğine gömeceğiz.

Komünizmin ekonomi-politiğine, komünizmin politiği olarak müdahale ederek Marx’ı güncelleştirmemiz gerekiyor. Politik olan “beden”dir. Spinoza, komünizmin ekonomi politiğine komünizmin politiği olarak müdahaledir.

Marksizmin aporia’sı, zorunluluk ve özgürlük kavramlarını ekonomi politik üzerinden ayrıştırmasıdır. Bu, Antik Yunan ve Aristo’dan gelen anlayışın devamıdır. Özgürlük, bedensel çalışma dışında olduğu zaman mümkündür. Zorunluluk boş zamanı üretir; boş zaman da özgürlüğü üretir. Köleler boş zaman üreten zorunluluk dünyasının bedenleridir. Köle sahipleri ise kölelerin yarattığı boş zamanın, özgürlük dünyasının bedenleridir. Ekonomi politik açıdan emek, boş zaman üretiminin kaynağı; zorunluluk da özgürlüğün kaynağı olduğu sürece emeğin iktisadi kurtuluşu mümkün değildir. Tarihsel olarak özgürlük, ekonomi politik açıdan zorunluluğa ihtiyaç duymadığı zaman komünizm mümkündür. Bu bir belirlenimdir ve ereksel bir ideadır. Hayatı ölçüye indirgeyen, ölçü dışında anlamlandırma gücü olmayan bilimi, insan ve hayat olarak algılatmaktır. İnsan akılsal bir bilgisayardır.

Spinoza, insanın akılsal bir varlık olmadığını, duygulanımların kavram olduğunu, niceliğin ölçülemez tekillik olduğunu ve insanın bedensel bir kudret olduğunu politik olarak bize hatırlatır. Spinoza’da özgürlük zorunluluğa içkindir. Toplumsal olarak özgürlük politiktir; politik bedende özgürlük zorunluluktur. Özgürlük ve zorunluluk eşzamanlı ve eş mekânsaldır.

Kapitalizmin politik eleştirisi olarak Marksist emek-değer kuramı, etik-politiğin komünalizmi ve komünizmin politik kudretidir.

 

Modernist Sol, Burjuva Egemenlik Kuramından Çıkamamıştır

Marx ve Engels, üç temel alanda söyledikleri ve yaptıkları üzerine düşünmüş ve bu üç alanı sorunsallaştırmışlardır. 1848 devrimi, “devlet” kavramı ve Engels’in 1890 yılında Joseph Bloch’a yazmış olduğu mektuptaki, “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihteki belirleyici etken, son kertede, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Daha çoğunu hiçbir zaman ne Marx ileri sürdü ne de ben. Eğer biri bu görüşü iktisadi etken tek belirleyicidir anlamında bozarsa, böylece onu boş, soyut, saçma bir söze dönüştürmüş olur”[vii] ifadesinde görüldüğü gibi, alt yapının belirleyiciliği sorunu üzerine düşünülmüş ve bu üç alan öz eleştiri ve öz eleştiriye yakın ifadeler ile sorunsallaştırılmıştır. Bizim açımızdan bu üç sorunsallaştırılmış alan günümüze kadar çözülmemiş ve çözülmesi gereken sorunlar olarak bugün de varlığını sürdürmektedir.

Sorunsallaştırılmasına karşın neden çözülemediği, sorunların neden gittikçe derinleşerek kangrenleştiği üzerine düşünmek gerekiyor. Marksistlerin “politik olan” üzerine biyo-politik pratiği, burjuva “egemenlik teorisi”nin dışına çıkamamıştır. Antik Yunan’dan günümüze Aristo’dan miras kalan “egemenlik teorisi” özgürlük alanının, zorunluluk alanı üzerinde hükmetme talebidir. “Politik olan” potestas hükmetmektir. Politeia, potestas üzerinden düşünülmüştür. Modernist sol için, politik özne olmak iktidar talep etmek ve hükmetme iddiasına sahip olmaktır; devrimcilik iktidarı yıkmak değil iktidar olmaktır. İktidar talep etmenin ve hükmetme iktidarı için iddia sahibi olmanın, politik olanı burjuva “egemenlik teorisi” içinden düşünmek olduğu görülememiştir. Oysa anti-kapitalizmin kudreti komünizmin politiği, burjuva “egemenlik teorisi”nden bugünden politik olarak çıkmaktır. Ne yazık ki modernist sol “politik olan” üzerine yalnızca eleştiri yapmış, fakat politik olarak asla etik yapamamıştır. Politik olan Devrim, potestas üzerinden aşkınlık değil, içkinlik üzerinden potentia’dır. Komünalizm ve demokratik özerklik, devrimin potentia’sıdır ve burjuva egemenlik teorisinden olan potestas’ı politik bir antagonizma olarak yıkmaktır. Demokratik özerklik bu bağlamda modernizmin krizine devrimci müdahaledir.

 

Spinozist Temel Nosyonlar

Modernizmin özne felsefesini Kant, egemenlik teorisini de Hobbes ile başlatmak yanlış olmayacaktır. Modernist sol, “politik olan” üzerine düşüncede Kant’ın ve Hobbes’un dışına çıkamamıştır. Bunun daha iyi anlaşılması için Hobbes ve Spinoza öncesi söylem ile Hobbes ve Spinoza’nın kurduğu yeni söylemlerin karşılaştırmasını yapmak iyi bir zemin sunacaktır.

Bu karşılaştırmayı ve Spinozist temel nosyonları beş başlık altında düzenleyebiliriz.

 

1. Varlık neye göre tanımlanır?

2. Önce “hak” mı yoksa ödev mi gelir?

3. Yetki hangi haktan gelir?

4. Politik olanı kim yönetir?

5. İnsan nedir?

 

1. Her şey özüyle tanımlanır. Varlığı devindiren değerler “iyi”lik ve “kötü”lük aşkındır ve doğal hak ahlaktır. Öz ahlaktır; varlık ahlaka göre tanımlanır. Öz tümeldir, tektir ve tekin aklıdır. Aklı başında olmak ahlaklılıktır ve var olmaktır. Temel soru: Dünyanın özü nedir?

Hobbes ve Spinoza gelir; öz yoktur, iyilik ve kötülük yoktur der ve yüzyılların söylemine meydan okurlar. Dünyanın özü nedir sorusunun yerine, dünyanın anlamı nedir sorusu geçer. Bu bir skandaldır. Hobbes ve Spinoza’ya göre varlık “öz” ile değil kudretiyle tanımlanır. “Ahlak”ın yerini “Etik” alır. Bu noktadan sonra politik teori teolojiden kopar ve dünyevileşir, sekülerleşir. Artık modernizmin içindeyizdir.

Hobbes modernizmin içinde kalırken Spinoza modernizmin bir eleştirisi olarak modernizmin ötesine geçer. Hobbes’ta kudret, doğal hak olarak hükmetmeyi talep eder; politeia potestas’tır ve kudret olan sınıf, iktidar talep eder. Hobbes’ta sınıf olarak kudret sahibi olmak ve kudretini devam ettirmek, egemenliğin birliği olan kraldır. Hobbes aşkındır, Kant’ın seküler ahlakında kalır; değerleri belirleyen tümelliktir; “politik olan” transandantal özne ve “devlet”tir.

Spinoza’da kudret, doğal hak olarak hükmetmeyi reddeder ve ortak olanı talep eder. Kudret hükmetmede değil ortak olandadır. Kudret içkinliktir ve etiktir. Politik olan “beden” ve politeia potentia’dır. Kudret tekilliktir, ortak olandadır, demokrasidir ve politik olan çokluktur. Modernist sol’da kudret hükmetme talebidir; sınıfın politik kudretini iktidar olmak ve sınıf iktidarını sürdürmek olarak görür, politik olan üst yapıdır ve bu bağlamda Hobbes içinde kalır. Spinoza’da ise kudret, sınıfı sınıflaşmaktan çıkarmaktır ve doğal hak egemenliğin birliği, çokluğun potentia’sı demokrasidir. Bu bağlamda Spinoza modernizmin ötesine geçer.

 

2. Önce ödev gelir ve hak ödevini yerine getirdiğin oranda mümkündür. Öze uygun, ahlaklı bir toplum olmak politikanın erdemidir. Her yurttaş ahlaklı bir yurttaş olmakla görevlidir. Ahlak yapmam gerekenleri emreder. Ahlakın emri karşısında itaat, ödevdir.

Hobbes, bu görüşün seküler yorumudur. İyilik ve kötülük öz olarak yoktur. İyi ve kötü politiktir ve toplumsal, politik ve ahlaki olanı doğal hak değil sivil toplum, devlet ve korku belirler. Yasa ahlaktır, buyurur; itaat ödevdir.

Spinoza Ahlak’a karşı Etik’tir. Etik “yapmam gerekenler nedir”den değil; “ne yapabilirim”den çıkar. Asıl olan “itaat” ve “ödev” değil “hak”tır. Toplumsal ve politik olan doğal haktır ve onları kuran Tümellik değil tekilliğin politikliği çokluk ve demokrasidir. İtaat, bir başkasının kudretini artırıyorsa kölelik, tekilliğimin kudretini artırıyorsa erdem ve özgürlüktür. Politik olan potentia’dır ve Sürekli hak’tır. Kudret, tekilliğin örgütlü gücüdür. Varlık, tekil ve toplumsal olana, daha kolektif olana belirlenmiştir. Politik olan tekilliğin ortak olanı çokluk, kolektif güç ve komünalizmdir.

Modernist sol’da demokrasi iktidarı alma mücadelesi ve siyasal demokrasidir; iktidar olduktan sonra “demokrasi”, parti-devlet emrine itaattir.

 

3. Yasalar evrenseldir; sonlu olamazlar. Politik olan tanrının krallığıdır. İktidar tanrısal haktan gelir. Kral tanrısal hakkın yeryüzündeki adaletidir.

Hobbes, tanrının krallığını reddeder. Tanrı Yahudileri terk ettikten sonra iktidarın meşruiyeti, sözleşmeden gelir. Kralların iktidar hakkı sözleşmedir. Sözleşme ile birlikte doğal hak egemenlik, kral’a devredilir. Politeia, potentia’sını potestas’a devreder. Bu durumdan sonra politik alan, toplumsal alandan ayrışır. Demokrasi toplumsal olmaktan çıkar ve siyasallaşır. Toplumsal olan içkin demokrasi yerini sözleşmeyle temsiliyete bırakır; toplumsal demokrasi yerini siyasal demokrasiye bırakmıştır. Siyasal alan temsilidir, özerk veya bağımsızdır. Politik kuruculuk tekilliğin öznelliklerine göre değil, temsili “özne”lerin tümelliklerine göre çalışır. Siyasal alanı temsili özneler ile ele geçirmek, hükmederek yönetmektir.

Spinoza’da doğal hak egemenliktir ve doğal hak sözleşmeyle devredilemez ve parçalanamaz. Siyasal alan temsili ve bağımsız değildir ve doğrudan katılımdır; politik kuruculuk öznellikler ile çalışır ve çokluğun demokrasisidir. Çokluk, politik olarak tekilliklerin öznellik üretimidir. Doğrudan demokraside tekillik kudretini devretmez, tam tersi ortak olanın içkinliğinde güçlendirir. Politeia, potentia içinde çalışır. Zapatistaların söylediği gibi, politik olan hükmederek yönetmek değil, itaat ederek yönetmektir.

 

4. “Öz”ü uygulama alanı siyasaldır, siyasi yöneticiler özü en iyi bilen bilge insanlar olmalıdır. Bilge yöneticiler kilise ve filozof krallardır.

Hobbes’ta yasa buyuran sözleşme ile egemenliğin ve doğal hakkın devredildiği temsili, bağımsız siyasal alan devlettir; tüzel kişi kraldır.

Spinoza buna tam bir itirazdır. Toplumda ve politik olanda kimse tekilliklerden daha yetkin ve yeterli değildir. Toplum siyasal olanı ortaklaşa elinde tutmalı, kimse eşitine hizmet etmemelidir. Tekilliklerin kendini yönetme hakkı doğal haktır ve bu hak devredilemez. Çokluk bu hakkı işleten, çalıştıran etik ve politik bir mutlaklıktır.

 

5. İnsan toplumsal, politik ve ahlaki varlıktır. Tanrı, akıl ve kul kavramlarından çıkar; tümel ve aşkındır.

Hobbes için insan a-sosyal, a-politik ve a-ahlakidir. İnsan ego ve ben’dir; insan insanın tanrısıdır ve eşitlik, herkesin herkesi öldürme hakkından gelir. Toplumsallığı, Politikliği ve Ahlakiliği kuran korkudur, korkunun politiği devlettir. Devletin öldürme gücü eşitliği ve özgürlüğü sağlar. Hobbes bireyden, özneden ve devletten çıkar, tümel ve aşkındır.

Spinoza’da insan etik-politik varlıktır. Toplumsallık ve politiklik insanın doğasına içkindir ve neşe ile arzunun zorunluluğudur. Spinoza kudret, beden ve demokrasiden çıkar ve tekillik, öznellik ve içkinliktir. Spinoza’da “birey”, modernizmin, Hobbes ve Stirner’in “biricik”i, “ben” ve “ego”su değildir; tam tersi buna bir itiraz olan tekilliktir; Deleuze’de de “birey”, “kişisiz” ve “kısmilik”tir. Tekillik, toplumsal ve politik kudret artımıdır ve “ego” ve “ben” değil, etik-politik bir öznellik üretimidir.

 

Politika ve Etik-Politika

İki politik olan kavram antagonist olarak karşı karşıyadır. Politika; kudreti, egemenliğin devriyle oluşan temsili ve bağımsız iktidar üzerinden kuran tümel alanı ifade eder. Etik-politika ise kudreti, doğrudan ortak alan ve tekillik üzerinden kuran politik alandır. Bu bağlamda politika ile etik-politika arasındaki ilişki antagonisttir. Modernist solun egemenlik kuramı “politika”dır. Özne temsili alanda kurulmalı, politik mücadele iktidar alanında verilmelidir. İktidar ve devlet olmak, hükmetmek kudrettir. Oysa bu egemenlik kuramı burjuvadır ve devrimcilik bu kuramdan politik olarak çıkmaktır.

Bunun için Marksistler büyük olanaklara sahiptir. Burjuva devrimlerin önceki devletleri yıktıklarını ve yerine daha yetkin devletler kurduklarını ve emeğin devriminin ise devlet kavramını bir daha oluşmamak üzere ortadan kaldıracağını söyleyen bir söylemden geliyoruz. Düzenli ordulara, bürokrasiye karşı olduğumuzu yazdığımız çizdiğimiz bir sürü sayfa var. Üzerinde düşünüp geliştireceğimiz Komün, Sovyet ve daha birçok deneyimimiz var. Engels’in 1875’te “Biz devlet sözcüğünün yerine, her yerde, topluluk (Gemeinwesen) gibi, Fransızca komünün karşılığı olan mükemmel eski bir Alman sözcüğünün kullanılmasını öneriyoruz”[viii] demesine karşın, iktidarı ve devleti yıkan, devrim kavramına yakın ve en gelişmiş burjuva demokrasisinden daha demokrat olan proletarya diktatörlüğü kavramını inadına büyük bir maharetmiş gibi “devlet” ve “ulus devlet” kavramıyla özdeşleşmekten ve devlet-lü devrime sosyalizm demekten Marksizm adına keyif duymaktayız. Dünyanın en güçlü devletine, en güçlü gizli polis teşkilatına, en güçlü bürokrasisine sahiptik; ama çözülüp çöktük! Dünyanın en yoğun emek sömürüsü Çin komünist partisi altında yapılıyor ve hâlâ “devlet”te, burjuvazinin emeği ücretli emek altında sınıflaştırarak siyasi mülk altına aldığı modernizmin “ulus devlet”inde şovence ısrarlıyız! Bu bir trajedidir. Komünalizmin politiği etik-politika demokratik özerklik, Mezopotamya coğrafyasından komediye dönüşmüş olan bu trajediye bir son verecektir.



[i] Marx, K. ve Engels, F. (1845). Alman İdeolojisi, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 2004, s. 24

[ii] Spinoza, B. Tractatus Politicus [Politik İnceleme]. Çev. Murat Erşan, Dost Yayınları, 2007, s. 11

[iii] Marx, K. ve Engels, F. (1845). Alman İdeolojisi, Çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 2004, s. 62

[iv] Marx, K. Fransa’da İç Savaş, Çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 2005, s.66

[v] Marx. K. ve Engels, F. Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çev. M. Kabagil, Sol Yayınları, 1989, s. 25

[vi] a.g.e., s.31

[vii] K. Marx ve F. Engels, Seçme Yapıtlar 3 içinde, Sol Yayınları, 1979, 591

[viii] K. Marx ve F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınları, 1989, s.57