Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 24 Şubat 2012 Gösterim: 4710
Yazdır

“Bence hala Leninist olunmalı”[1]

F. Guattari

 

Helenistik gelenekte krallar ozan-düşünürlerdi. Tanrısal yasalardaki bilgiyi ozan krallar ifade ederdi. Platon çıktı ve bütün bu geleneği alt üst etti. Ozan kralların yerine Filozof

krallar yetiştirmek için akademi kurdu. Ozan krallardan filozof krallara geçişi sağladı. “İmge” ve “duygu”nun yerini “kavram” ve “akıl” aldı. Bizler gibi sinirlenen ve ağlayan “insan” tanrılardan akıllı, duygusuz ve “idea” tanrılara yöneldik. İnsan, kendine özgü bir yetiyi fetişleştirerek kendine yabancılaştı. Bu durum egemenlik teorisinde önemli bir kırılmaydı. Bu kırılmayla birlikte “politik olan”, içkinlikten çıkıp aşkınlığa geçti. Politik olan içkin güç, (potentia), aşkın güç “iktidar”a (potestas) ve “siyaset”e dönüştü. Babanın oğlu üzerinde hak sahibi olmasından gelen gücü (potestas) devlete dönüştü. Politeia, yani içkin ortak olan komünalite, aşkın kamusal alan devlet oldu. Böylece iktidarı ele geçiren bilge kılıç, kamusal hak adına, ortak olanı yönetir hale geldi. Politeia, hâkimiyete ve “mülk”e dönüştü.

 

Felsefe politiktir ve politik akıl olarak kurulmuştur. Felsefe ve politika ayrımına inanmayın! Bu ayrım tamamen modernizmin ve pozitivizmin ürünüdür. Felsefe sınıfsaldır ve etik-politiktir; eleştirel değil kurucu bir nosyondur.

Teorik felsefe ve pratik felsefe!... Batı ve Doğu erdemi… Batı erdeminin teorik felsefe; Doğu erdeminin ise pratik felsefe üzerinden kurulduğu söylenir. “Kavram”, “akıl”, “birey” ve “devlet” Batı erdemini; “imge”, “duygu”, “edep” ve “çokluk” Doğu erdemini temsil eder. Oryantalizm açısından biz barbar doğuluların geri kalmışlığının nedeni budur.

Sol’umuz, batı erdemiyle düşünür ve oryantalisttir. Metafiziği teoloji ile özdeşleştirmekte, materyalizmi ise madde’ye indirgemektedir. “Duygu” kavramı “akıl” kavramının hiyerarşisi içinde bir zaaftır. “Bilim” kavramına en yüce değer olarak tapılır.

Cehennemde şeytanla yazılmış kitapların kalemi, Hegel’in doğu felsefecisi olarak suçladığı Spinoza çıkar ve Platon ile başlayan, Kant ve Hegel ile devam eden, hala ruhumuza hâkim olan batı düşünme geleneğinin tekerine çomak sokar. Batı düşünce geleneğinin tekerine sokulan bu çomağın etkisi, günümüzde modernizmin krizi olarak görülmektedir. Bu, bir uygarlık krizidir; 17. yüzyılda yapılan modernizm eleştirisi bugün yeniden hatırlanmaktadır. Modernizmin uygarlık krizi, modernist söylemle yapılanmış olan solun da krizidir. Bu söylemsel felsefi kopuş anlaşılamadan devrim kavramının devrimcileşmesi zor görünmektedir.

Günümüzün moda söylemiyle bu felsefi kopuş, post-yapısalcı felsefe olarak adlandırılıyor. Fakat cahilliğin bilmişliği, post-yapısalcılığı post-modernizmle özdeş kılmaktadır. Post-yapısalcı felsefeler arasındaki farkı ayırt etmek, bu bağlamda önemli görünüyor. Post-modernizm, günümüzde biyo-politik bilişsel kapitalizmin ideolojisi ve neo-liberalizmdir. Post-yapısalcılık söylemine giren, fakat post-modernizme mesafeli duran “Deleuze” felsefesini ayırt etmek gerekiyor.

Deleuze, içkinlik düzleminde felsefeyi politikleştirmiştir. Deleuze felsefesi, felsefe tarihini boydan boya kesen bir yeniden kuruluştur. Bu bağlamda 21. yüzyılda, devrimci teorinin alet çantasının Deleuze ve yoldaşı güzel insan Guattari olduğunu söylemek bizim için bir gülümsemedir. Heteredoks Marksizmin içinden ve otonomist Marksist gelenekten gelen Negri, bu alet çantasının önemli taşıyıcısıdır. Bu alet çantasının kimsenin politik mülkiyetinde olmadığını tabii ki biliyoruz. Fakat post-modern yorumlarla Deleuze’ün içinin boşaltılıp, apolitikleştirilmesi ve liberalleştirilmesi bizim için düşündürücüdür. Deleuze’ün, Akbank’ın kültür merkezlerinde entel züppelere meze yapılması; akademinin kendini beğenmiş şımarıklığının ve dayanılmaz hafifliğinin laf “gevezeliği”ne dönüştürülmesi bizim için utançtır.

Bu topraklarda bu alet çantasının devrimci bir yoruma ihtiyacı var. Türkiye devrimci hareketine, inadına bu alet çantasını tanıtmak ve tartıştırmak, politik bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor. Devrimci düşünme geleneğine ters ve anlaşılması zor bu alet çantasını, anlaşılır bir dille kurma ve anlatma bizim boynumuzun borcudur. Bu alet çantasını, bankaların kültür merkezlerinde yoksulluğu “minör politikanın” bohem bir tercihi gibi gören burjuva okumuş çocukların “entel” tatmini olmaktan çıkartıp, yoksulların ezilmişlerin, tinercilerin, mazlumların ve sokağın isyan dili haline getirmek ve bu topraklarda politik bir kudrete dönüştürmek bizim onurumuz olacaktır. Çok çalışmamız gerekiyor; çok yetersiziz, bunu biliyoruz. Çok çalışarak bu alet çantasını tanımak, anlamak, kavramak ve nasıl kullanılacağını öğrenmek bizim açımızdan zorunluluğa içkin bir özgürlüktür.

On yıl oldu!... “Diyalektik Sınıftır, Komünalist Otonomi 2” bu on yılın çalışmasının meyvelerini sunan ağacımızdır. Zamana çok emeğimizi ve terimizi akıttık. Zaman geldi kolumuz, zaman geldi kanadımız kırıldı. Yoldaşlıkla sarılıp sarmalandık; yürürken kırıklarımızı, çıkıklarımızı ve yaralarımızı iyileştire iyileştire birbirimizi büyüttük. Direniş, “ter”e içkin sabırdır; işte öğrendiğimiz demlenme budur.

Evet! Gölgemiz var; artık ağaç olduk, kök saldık, toprağa tutunduk; Sökülmemiz zor artık! Bizim hayalimiz kardeşlerimizle orman olmak!... Orman çokluktur; çoklukta ben, ikimiz, biz olmak… Orman, zamanda bir demlenmedir; çoklukta biz, bir ağaç olmaktır. Belki rüzgâr gelir, tohum düşer, belki yağmur, güneş gelir kök tutar. Şimdilik bir ağaç da olsak gölgemiz var, ormanı düşlemek hakkımız artık.

On yıl sonra yalnızca bu alet çantasının kapağını açabildik. Kilitliydi. Batı kafasıyla keserle, çekiçle, baltayla dalmadık. Kilit, ehline açılırım der gibiydi. Onu açmayı hak etmeliydik. Çırak olmak önemli değil; hangi ustanın çırağı olmak önemliydi; Deleuze’den el almak zor işti.

İlk önce Negri ustanın “imparatorluk” adlı kitapçı dükkânına girdik. Boş boş baktık; çünkü hiçbir şey anlamadık. Kolaycıydık, tam bir fast foot’cuyduk; anti-kapitalisttik, fakat yaşantımızla kapitalizmi üretendik. Yılların, süzülen yüzyılların emeğini bir ayda içebileceğimizi sandık. Şımarıktık. Dilimizle dokunur dokunmaz yandık. Bilgiye emek verme terbiyesini o anda fark ettik. Çökmüş durumdaydık; yanımıza birileri oturdu ve bize dokundu. Zapatistalı bir çocuk dönüp bizimle konuştu. Bilginin hayat olduğunu, utancın, vicdanın ve onurun, emeğin ve edep’in olmadığı yerde bilginin kibir, kapris ve şımarıklık olduğunu söyledi. Önemli olanın akademisyen olmak ve ansiklopedik kafaya sahip olmak olmadığını; bilgeliğin, hikmet sahibi olmanın, erdemliliğin önemli olduğunu, hayata saygılı olmak gerektiğini bize öğretti. Evet! Biz Kızılderili’ydik. Anadolu ve Mezopotamya kültürüne yüzümüzü dönmemizi, kadim topraklardaki dünyanın yerlileriyle biraz hemhal olmamızı söyledi. Batıcıydık, doğululuk bizim utancımızdı. Kemalizm’in çocuklarıydık. Oturup kalkmanın, toplum görmüşlüğün, edep’in önemli olduğunu bilmiyorduk; toplum mühendisliği sinmiş ruhumuzdan dolayı kendimizden utandık. İlk önce Zapatist çocuğun kültür tedrisatından geçtik; ortak olanın sofrasını, komün yaşamayı ve bu sofrada oturup kalkmasını öğrendik.

Kitapçı dükkânını gezmeyi yeniden hak ettik. Elimizde alet çantası Deleuze, arayıp duruyorduk. Nereye baksak Marx karşımıza çıkıyordu. Deleuze ismi Marx oluyordu. Biz Marx’ı biliyoruz dedikçe, Marx karşımıza çıkmaya devam etti. Hala pişmemiştik. Deleuze’ün Marx ile ne işi vardı. Biz Marx’ı değil Deluze’ü istiyorduk. Negri geldi ve kulağımıza “Deleuze’ün alet çantasının kilidini açan anahtar Marx’tır” dedi. Ne alaka, dedik. Negri, Deleuze’ün Marksist oluşunu anladığınızda ve kavradığınızda alet çantasının açıldığını göreceksiniz, dedi. “Ne! Alet çantası kendisi mi açılıyor” dedik; döndüğümüzde Negri çoktan gitmişti; arkada kalan muzip bir gülümsemeydi.

Marx ve biz yalnızdık. Biz Lenin üzerinden Marx’ı biliyor olduğumuzu sanıyorduk. Başka bir okumanın varlığını tahayyül edemezdik. Bizim için düşünmek iman ve itaatti. Lenin ve Marx kutsal kitaptı. Allahın kelamı gibi iman ve itaat gerekiyordu. Düşünmenin tapmak olmadığını, düşünmenin, düşündüğün şeyi içererek aşmak ve ötesine geçmek olduğunu otonomist Marksizm bize öğretti. Zamanla Marx’ı hiç bilmediğimizi, bildiğimiz şeyin Marx’la hiç alakası olmadığını utanarak gördük.

Marksist olunmadan, Marx’la yürümeden anti-kapitalist olunamayacağını otonomist Marksizm’den ve Deleuze’den öğrendik. Marx’ın değer teorisi içinden geçmeden, emeğin, ücretli emek altında sınıflaştırılmasının politik pratiğini ve bu pratiğin biçimlerini sermaye olarak kavramadan kapitalizmin anlaşılamayacağını, ücretli emeğin reddi olmadan anti-kapitalist olunamayacağını, sınıflaşmaya karşı sınıfsızlaşmanın politikliğinin sınıflar mücadelesinin pratiği olduğunu, sermayenin krizinin değil, sınıflar mücadelesinin krizinin antagonist olduğunu, otonomist Marksizm’in “Marx” atölyesinde öğrendik. “Komünalist Otonomi 1 ve 2” kitaplarında yer alan değer teorisi üzerine on yıl boyunca sürdürdüğümüz atölye çalışmalarıyla ancak buraya kadar gelebildik. Ama artık iman ve itaat eden ümmet değil, özgür bir yurttaştık. Artık Marx’la ilişkimizde kendimizdik.

Marx üzerine çalışırken, ara sıra kitapçı dükkânına gidip, belki açılır diye alet çantasına bakıyorduk, ama bir türlü açılmıyordu; umudumuzu yitirmiştik. İçimiz dışımız Marx olmuştu, tekrar umutsuzca gittik; alet çantası açıldı. Şaşırmıştık. Şaşkınlığımızı atar atmaz, saygıyla içine bakar olduk. Kavramlarla dolu, alet edevat kitaplar. Bu alet ve edevatları tanımak, kavramak ve nasıl kullanılacağını öğrenmek, bizi aşan bir işti. Bu iş yoldaşlar örgütünün yapabileceği bir işti. “Örgüt” kavramının kimlerin ihtiyacı olabileceğini şimdi daha iyi anlamıştık. Örgüt, insana ihtiyaç duymayan, kendi kendine yeten, çokbilmiş birey’lerin ihtiyacı değildi. Örgüt yoksulların, okumamışların, eksik ve yetersiz olanların, insana ihtiyaç duyan “birey” olamamışların ailesiydi. Örgüt, hayat karşısında yetersiz ve “ben” olamayanlar için bir onurdur; zenginler için, tam olanlar için, birey olanlar için bir utançtır. “Haz” için, toplumsal olan tahakkümdür.

Saygıyla alet çantası Deleuze’e elimizi uzattık. Her şey düzenliydi. Emekle dantel gibi işlenmişti. Fakat biz bu emeğin içinden geçmediğimiz için bilmiyorduk. Yaptığımız iş cahilce eşelemekti. Bu işi bilen kimse de yoktu. Bilen varsa da toplumsallaştırmamıştı. Marx’ta olduğu gibi yapayalnızdık. Her şey abur cuburdu. Deleuze çevirilerine baktığımızda bunu daha iyi gördük. Tam bir sorumsuzluk abidesiydi. Deleuze’ü Akbank Kültür Merkezlerinde sunanlar, Deleuze için hiçbir emek vermemişlerdi. Bir kez daha Marksist geleneğin güven vericiliğinin hakkını teslim ettik. Çünkü Deleuze’e Türkiye’deki Marksistler sahip çıkmıyordu. Bilmiyorlar ve tam tersi post-modernizm olarak düşman biliyorlardı. Eğer Marksistler Deleuze’e sahip çıksalardı, vefaları gereği sorumluluklarını yerine çoktan getirmişlerdi. Marksizm içinden Deleuze’ü önemseyen yalnızca bizdik; kahredici yalnızlık… Çok çabaladık; nereye başvursak birileri Deleuze’ü mülk altına almıştı. Hiçbir şey yapamıyorduk; çaresiz bekleyecektik.

Abur cuburluk içinde alet çantası Deleuze’ü karıştırırken Deleuze’ün de alet çantası olduğunu fark ettik. Alet çantası olarak Deleuze “Anlamın Mantığı”, “Fark ve Tekrar” ve “Bin Yayla”, “Anti-Oedipus” olarak iki ciltlik “Kapitalizm ve Şizofreni” idi. Ne yazık ki Deleuze, alet çantası “Deleuze” olarak hala çevrilmemişti. Bu bir utançtı.

Deleuze’nin alet çantasına bakalım dedik. Dağınıktı; fakat derlenip toplanabilirdi. Foucault’nun 21. yüzyılın felsefesi dediği Deleuze felsefesinin kurulduğu güzergâhı biz de yürüyelim dedik. Okudukça kafamız karıştı. Hiç bir şey anlamıyorduk şimdi de anlamıyoruz. Bakıyoruz fakat hiçbir şey görmüyoruz. Deleuze ise seçiyor, dönüştürüyor ve ötesine geçiyordu. Deleuze “Bir filozofu anlamak istiyorsanız sorusuna bakın,” diyerek bize öğüt veriyor, fakat sorusunun ne olduğunu bize söylemiyordu. Stoacılar, Hume, Bacon, Leibniz, Kant, Bergson, Nietzsche, Spinoza ve Foucault’yu alet çantasından seçiyor çıkarıyor, kendince dönüştürüyor ve ötesine geçiyordu. Dikkatimizi çekti, alet çantasında Marx yoktu. Sorusuna yanıt ararken Marx’ı seçmemişti. Öyle biliyorduk. Deleuze’ün felsefesinde Marx nerdeydi?

On yıldır Deleuze üzerine çalışıyor ve düşünüyoruz! Sayfalarca Deleuze’cü kavram sıralayabiliriz; fakat ezberiz. Biz konuştuğumuz zaman varlar, konuşmuyorlar. Bizimle konuşarak dans etmiyorlar, hemhal olamıyoruz. Dillerini bir türlü çözemedik ve öğrenemedik. Ana “soru”yu bulmak için düşünüyoruz. Yakalarsak Deleuze’ün Marx’ını da yakalayacağız. Çok yakınlardayız; bunu hissediyoruz.

Deleuze’ün, Platon’dan günümüze kadar gelen aşkınlık felsefesine karşı, içkinlik felsefesini felsefe tarihinin içinden kazıyarak çektiğini artık biliyoruz. Ama yetmez. İçkinlik düzlemi nasıl işler, çalışır? İçkinlik felsefesi ile aşkınlık felsefesi arasındaki temel fark nedir!?

Günümüze kadar hâkimiyetini sürdüren aşkınsal felsefe, “eleştirel felsefe” geleneğidir. Eleştirel felsefe içkinlik düzlemi olamaz. Eleştirel felsefede aşkınsal fark, hiyerarşik ve özcüdür. Sürekli içe çekme, içe doğru hareket, tekleştirme, niceliksel eşitlik üzerinden tekilliği ve farkları yok etme… “Tek”te çokluk! Yıllardır diyalektik eleştirisi adına Hegel ile uğraşıp duruyorduk; asıl sorun felsefe tarihi boyunca eleştirel felsefe ile uğraşmakmış. Düne kadar devrimci felsefe eleştirel felsefeydi. Akıl, özne, bilinç, modernite, devlet ve bunların ikilikleri… Eleştiri ise, sürekli bu ikiliklerin diyalektik üretimi. Yık ve karşıtını yeniden üret, yıkım, karşıta içkin üretim; tekrarlanan aşkınlık ve olumsuzlama. Kederin hıncı yıkıcılık…

Deleuze’ün eleştirel felsefeye karşı antagonist olarak kurmaya çalıştığı felsefeyse, kurucu felsefedir. Kuruculuk içkinlik düzlemidir ve etik–politiktir. Özgürlük zorunluluğa içkin ve özdeştir. Ontolojik içkinlik düzleminin zorunluluğu özgürlük, tekilliklerin mutlak hareketidir. Ontolojik içkinlik çokluktur. Çokluğun dışında hiçbir şey yoktur. Sürekli açılan ve yayılan hareket; sonsuz farkların sonsuz toplamı. İçkinlik düzleminde fark ve tekrar; farklanma, farklılaşma ve tekrar; kur ve yık, farklan ve yık, içkinlikte farklan ve içkinlikte yık! Tekrarlanan içkinlik düzlemi çokluk, olumlama ve yeğinsel kudret. Kendisi olmayan farklanmış kendin! Neşenin arzu üretimi, yaratıcılık…

Bergson’da fark ve tekrar: içkinlik ontolojisi. Nietzsche’de arzu ve etik, Spinoza’da kudret ve politika. Ya hani Marx!...

Negri kahkahalarıyla yanımızda bitiverdi. Bir kâğıt parçası uzattı ve fısıldadı, “Bunlar benim sırlarım; eğer bilinirse ne önemi kalır Marx üzerinden benim ‘fark’ım.” Verilen kâğıdı açıp okumaya başladık. Kâğıtta yazan Deleuze’ün, ölmeden bir süre önce yapmış olduğu bir röportajdı. Vasiyet gibiydi.

Röportajın Marx sorusuna Deleuze’ün verdiği yanıt şöyleydi:

 

“Komünist Parti’ye hiçbir zaman katılmadım (Hiçbir zaman analiz de edilmedim, bundan hep kaçındım.) Ayrıca 60’lardan önce Marksist de değildim. Beni komünist olmaktan alıkoyan şey, onların entelektüellere neler yaptığını görmüş olmamdı.

Aslında o zamanlar Marx’ı bilmiyor olduğum için Marksist olmadığımı söylemeliyim.

Marx’ı Nietzsche’yle birlikte okudum. Bu bana harika görünmüştü. Benim için bunlar hala geçerli olan kavramlar. Orada bir eleştiri, radikal bir eleştiri var. “Anti-Oedipus” ve “Bin Yayla” tamamen Marx’la, Marksizmle kat edilmiştir. Bugün kendimi tamamen Marksist hissettiğimi söyleyebilirim. Örneğin “denetim toplumu” üzerine yayımladığım makale, tamamen Marksist’tir, bununla birlikte Marx’ın aşina olmadığı şeyler üzerine de yazıyorum.

İnsanlar Marx’ın yanılmış olduğunu söylediklerinde ne demek istediklerini anlamıyorum. Hele ki Marx’ın öldüğünü söylediklerinde. Bugün bekleyen acil görevler var: Dünya piyasasını, bunun dönüşümlerini analiz etmeye ihtiyacımız var. Bunu yapmak için de, Marx’ın içinden geçmek gerekiyor.”

 

Bu röportajda aynı zamanda, yazacağı son kitap hakkında soru sorulduğunda da şu yanıtı verir:

 

“Bir sonraki kitabımın adı –ve bu son kitabım olacak- ‘Marx’ın İhtişamı’ olacak.”[2]

Bu mirası okuduğumuzda onurun gözyaşları vardı gözlerimizde. Deleuze’ün bütün birikimlerinin meyvesi “Anti-Oedipus” ve “Bin Yayla” yani “Kapitalizm ve Şizofreni”, Marx ile kat edilmişti. Meğer alet çantasının son kitabı “Marx’ın İhtişamı” olacaktı.

Negri bizlerden çok uzaklarda bir yerde oturuyordu. Koşarak yanına gittik. Çok heyecanlıydık; fakat o hüzünlüydü. Konuşmaya başladık. Demek kurucu felsefenin son halkası Marx’tı. Arzu kavramı, emek gücü ve üretim kavramlarıyla içkinleştirilerek çokluğun mutlak alt yapısı olarak konumlandı. Demek “ortak olan” çokluğun toplumsal elbirliğinde somut emeklere, tekilliklere içkin arzunun ürünü ve üretimiydi, öyle mi? Demek ki soyut emek, çokluğun toplumsal elbirliğiyle ürettiği arzunun ölçülerek metalaştırılması ve rantlaştırılması, yani kâr bundan dolayı mı rant, Negri baba!? Onun için mi “ORTAK OLAN, BİZİM OLAN HERŞEYİ İSTİYORUZ!” Yani çokluğun ontolojik özgürlük üretimini mi istiyoruz?

Negri dönerek “Yolu buldunuz, artık bu yolu yürüyeceksiniz” dedi. Yol sende bitiyor dedik. Negri “Ben Deleuze ve Guattari yoldaşların vasiyetlerini yerine getirdim; İmparatorluk, Çokluk ve Ortak Zenginlik adlı kitaplarımız bu vasiyetin yerine getirilişidir” dedi. Peki şu “‘Denetim toplumu’ üzerine yayımladığım makale, örneğin, tamamen Marksisttir” ifadesindeki “Denetim Toplumu” makalesi neyin nesidir? Negri, Deleuze’ün “Müzakereler” kitabını uzatarak “Son iki makaleyi okuyun. İlki benimle yaptığı röportajdır; orada da Marksist olduğunu söyler. Şu paragrafı da okuyun” dedi. Paragrafta şöyle yazıyordu:

 

“Sanıyorum ki Felix Guattari ve ben, Marksist kaldık, belki iki farklı şekilde, ama her ikimiz de. Şu var ki kapitalizmin ve gelişimlerinin çözümlemesine odaklanmayan bir siyaset felsefesine inanmıyoruz. Marx’ta bizi en çok ilgilendiren, kendi sınırlarını ileri götürmeyi sürdüren ve onlarla hep daha büyük ölçekte karşılaşan içkin sistem olarak kapitalizm çözümlemesidir, çünkü sınır, bizzat Kapital’dir.”

 

Neden devrimci alet çantası Deleuze’ün anahtarı Marx’mış, anladınız mı!?

 

Cengiz Baysoy



[1] F. Guattari, Molecular Revolution: Psychiatry and Politics, Penguin Boks, 1984, s. 202

[2] Didier Eribon’un Gilles Deleuze ile söyleşisi, Le "Je me souviens" de Gilles Deleuze, Nouvel Observateur, Sayı 1619, 16-22 Kasım 1995, s. 50-51