Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 24 Şubat 2012 Gösterim: 3663
Yazdır

Merhaba,

“Eğer incelemeye zamanınız olmuşsa, sitemiz sonliberters’i nasıl buluyorsunuz?” son sorunuza yanıt vererek başlamak istiyorum. Her şeyden önce böylesi bir röportaj için bizleri de düşündüğünüz ve soruları yanıtlamamızı istediğiniz için Sonliberters’e teşekkür ederiz.

Sorunuzda “sitemizi incelediyseniz” vurgusu var, “incelemek” sözcüğü bizi size uzak tutuyor; “incelemek ne kelime”, sonliberters’i yoldaş görüyor, saygıyla izliyoruz ve nasıl katkı sunabiliriz duygusunu taşıyoruz. “Sonliberters”i mülk sahibi olmayan bir site ve “bizim” sitemiz olarak görüyoruz. Çok önemli bir ihtiyacı gidermenin zemini olduğunu düşünüyoruz. İktidarların kurulduğu özneler savaşından, öznelliklerin konuştuğu sözün muhabbetine çok ihtiyacımız var. “Sonliberters”i böylesi bir zemin olarak görüyoruz.

 

İlk soruya yanıt vermeden önce iki noktaya değinmek isterim. Birincisi, yüz yüze konuşma olanağımız olamadığından dolayı soruları yanlış anlayıp ilgisiz yanıtlar verme riski olduğunu düşünüyorum. Böylesi bir yanlışa düşersem şimdiden özür dilerim. Bundan dolayı fazla yanlış yapmamak için yanıtları az ve öz tutmayı tercih edeceğim. Eğer bu röportaj bir muhabbete yol açarsa orada eksikliklerimizi gideririz sanırım.

İkincisi, soruların, bir türlü tüketilmeyen, fakat tüketilmesi gereken kadim sorular olduğu çok açık. Bu soruların üretildiği problematik alanı, antagonizmadan aporia’lara nasıl dönüştürebileceğimiz üzerine düşünmekteyim. Bu soruları nasıl gördüğümüz ya da nereden okuduğumuz çok önemli… Soruları, Marksizm ve Anarşizm arasındaki “bilindik” politik farklılıkları yeniden üreten ve durumu daha uzlaşmaz boyuta tekrar tekrar taşıyan bir yerden mi, yoksa özgürlükçü politik tarihin bir krizine, bir aporia’sına politik bir müdahale olarak mı okumalıyım? Bizi üretken kılacak ikinci pozisyonda kalarak yanıtlarımı vermeye çabalayacağım.

Her genellemenin haksızlık içerdiğini bilerek bir genellemede bulunmak istiyorum. Modernizm kriz içindedir; bu kriz, kapitalizmin uygarlık krizidir. Bu bağlamda modernizm içi Anarşistler ve Marksistler kriz içindedir. Günümüzde bu krize devrimci bir müdahalede bulunmak politik bir zorunluluktur.

Nereden müdahale edeceğimiz, bu durumda çok önemli görünüyor. Modernizm içinde kalarak bu krize müdahale edemeyiz. Bu krize modernizm ve diyalektik içinden müdahale edildiğinde krizi üreten bir dinamiğe dönüşeceğimizi düşünüyorum. Modernizm ve diyalektik içinden üretilen sorular ve yanıtların, krizi içinden çıkılmaz bir hale sokacağı ve durumu kilitleyeceği kanısındayım. Bundan dolayı yanıtlarımızı modernizm ve diyalektik dışından vermeye çabalayacağız. Şimdi sorularınızı yanıtlamaya geçebilirim.

 

1) Devlet olgusunun baskıcılığı (özgürlük karşıtlığı) sadece egemen sınıfların hizmetinde olmasından mıdır? Yoksa devlet denen organizmanın kendisi başlı başına ele alınacak bir sorun mudur?

 

Bu sorunuzu sanırım doğru anlamışımdır. Sorudan anladığım “devlet bir araç mıdır; bir başka deyişle hizmetinde bulunduğu “özne” ve “sınıf”a göre “devlet,” “iyi” veya “kötü” müdür? Yoksa nedeni kendi olan, kendi için varlık bağlamında “devlet” ideası, kendinden iyi veya kötü müdür?

Devlet üzerine, araç ve amaç ikiliği ve ilişkisi üzerine düşünülmesi diyalektik ve modernite içidir ve politiktir. İster burjuvaziden isterse ücretli emek bağlamında işçi sınıfından gelsin bu düşünüş biçimi Sınıf üretme ilişkisinin bir hakikatidir. Amaç ve araç ikiliği ya da toplumsal ve siyasal alan ikiliği içkinlik düzleminin dışında aşkınlık dilidir. Amaç harekete içkindir ve bedenden bağımsız araç yoktur. Varlık kudretiyle çoklu harekettir. Varlık kudret ve kudret artışlarıyla bedendir. Bu bağlamda “devlet” kavramı, sınıf kavramının kudretine içkin bir özelliktir.

Diyalektik tümelin bilimidir. Nedensellik bağıyla tanımlanan kendiliğinden varlık dışında nedeni kendisi olan mutlak kurucu varlığın hiyerarşisi ve bilimi diyalektiktir. Kurucu, kendinden müstakil öz, töz ve özne felsefesi tümel bir felsefedir. Devlet kavramını, nedeni kendisi olan kurucu mutlak varlık olarak iyi ve kötü görmek ve tanımlamak tümelin bilimi bağlamında özcüdür ve diyalektik içidir. Tarihten, toplumdan, sınıflar mücadelesinden ve etik-politik ontolojiden özerk bir “devlet” kavramı yoktur.

Devlet sınıflar savaşımının bir ürünüdür ve bir sınıf üretme ilişkisidir. Devlet sınıfların kendi varlıklarını koruma ve sürdürme conatus’una içkin diyalektik bir kudrettir. İster burjuvazi ister ücretli emek bağlamında işçi sınıfı iktidarı ele geçirsin, sınıf olarak kendilerini ürettikleri sürece devlet var olacaktır.

Devlet emeği, köle, köylü ve ücretli emek altında sınıflaştırmanın ve politik tahakküm altına almanın aşkın bir iktidar biçimidir.

 

2) Demokrasi nedir? Demokrasi ve devlet, bunlar bir arada bulunabilir mi?

 

Bu soru karşısında, sınırları iyi tutarak yanıt vermek oldukça zor. Derdimi anlatmak için haksızlık yapma riskine yeniden girmek zorundayım. Marksizm ve Anarşizm “politiklik” kavramına mesafelidirler. Politiklik kavramı olumlanan bir kavram değil olumsuzlanan bir kavramdır. Bu durum Marksizm ve Anarşizm için ironik ve paradoksaldır. Çünkü politik olan, sınıflı olanı ve tahakkümü içerir. Bir başka değişle sınıflar ya da tahakküm ortadan kalktığında “politik olan” da ortadan kalkacaktır. Bu bağlamda “politik olan” kavramı ve buna bağlı kavramlar “iktidar” kavramıyla ilişkilendirilerek kurulur. Siyasal alan, demokrasi, devlet, sınıf, parti ve politik özne iktidar kavramıyla ilişkilendirilerek anlamlandırılır. Buradan bakıldığında demokrasi bir devlet biçimidir ve demokrasi ortadan kalkmadan, devlet de ortadan kalmaz. Marksizm içi bir Marksist olarak Marksizm’in en temel politik aporia’sı budur.

Oysa politik olan, iktidar kavramıyla değil özgürlük kavramıyla ilişkilendirildiğinde aşkınlıktan içkinliğe geçerek çok farklı bir anlam kazanır. Özgürlük kavramıyla ilişkilendirilen bir politik olan ilişkisinde demokrasi kavramı iktidar ve devlet kavramları karşısında antagonist bir pozisyona geçer. Bu bağlamda demokrasi politik olanın temelidir ve içkinlik düzlemidir. Bu düzlemde politik olan olumsuzlanan değil olumlanan kurucu bir kudrettir.

1789 devrimi kriz içindedir. Cehennemde şeytanla birlikte yazılmış kitapların kalemi olan lanetli Spinoza üzerinden yapılan demokrasi tartışması, modernizmin erken eleştirisi bağlamında 1789 krizine devrimci bir müdahaledir.

Hobbes ve Spinoza, egemenlik teorisinde tarihsel bir kırılmaya neden oldular ve Doğal Hak kuramını sekülerleştirerek tepesi üzerinde duran doğal hakkı ayakları üzerine oturtarak, politik olanı materyalist bir zemine çektiler. İyi ve kötü kavramlarının tanrıdan ve şeytandan gelmediğini, iyi ve kötü olanı belirleyenin “politik olan” olduğunu ifade ederek önemli bir ezberi bozdular. Fakat Spinoza ve Hobbes bu bağlamda aynı zeminde olmalarına karşın farklı sonuçlara vardılar. Hobbes’ta politik olan aşkınsaldır, iktidar veya devlet çokluğun doğal hakkını devralır ve iyi ve kötü olanı belirler. Devlet, doğal hak olan çokluğun egemenlik hakkını doğrudan iktidar gücü olarak kullanır. Buradan modernizmin egemenlik teorisinin yolu açılmıştır. Politik olan, “egemenlik” ve “iktidar” kavramları olarak ayrılmış ve bunun sonucu toplumsal alan ile siyasal alan ayrıştırılmıştır. Artık egemenlik hakkının kullanılması sözleşmeyle ve temsili kurumlarla devlete devredilmiştir. Bu bağlamda İktidar, “ulus”un, “halk”ın, “birey”in ve “yurttaş”ın egemenlik hakkının sözleşme ve temsil aracılığıyla kullanılmasıdır. Spinoza’da ise egemenlik ile iktidar ikiliği ve buna bağlı olarak sözleşme ve temsil dolayımı yoktur. Toplumsal ve siyasal alan ikiliği demokrasinin içkinlik düzleminde ortadan kalkar. Politik olan, çokluğun egemenlik hakkının dolayım olmadan doğrudan kullanmasının ve korunmasının gücü olarak görülür.

Özgürlük kavramının içkinlik düzlemi olan demokraside birey, toplumun bir parçası değildir ve tekillik, tümelliğin bir parçası olmaktan çıkar. Toplumsallık, birey olmanın içkin bir özelliği ve zorunluluğuna dönüşür. Spinoza’da “toplumsallık” kavramı aşkınlık ve bu bağlamda iktidar tarafından kurulan bir güç değil, bireyin varlığını koruma ve sürdürme conatus’una içkin doğal hak ve mutlak zorunluluktur. Tekilliğin conatus’una içkin toplumsallık, politiklik olandır. Tekillik, toplumsal ilişkiler ağında virtüelleşir ve aktüelleşir. Bu bağlamda iktidar ve devlet kavramını özgürleştiren demokrasiden, tekillikleri özgürleştiren demokrasiye geçiş bir devrim sorunudur. Özgürlüğün mutlak ve sonsuz gücü içkin demokrasi ne bireyden ne de devletten yola çıkar; içkin demokrasinin gücü toplumsallaşmaya içkin duygulanım, çokluk ve ortak olandır. İçkin demokrasinin komünalist gücü egemenliğin devredilmezliğinin kurucu gücü ve güvencesidir. Aşkınlıkta korku ve keder; içkinlikte ise özgürlük ve neşe vardır.

 

3) Sol çevrelerde Komünizm nihai hedef, geçiş içinde sosyalist evreden bahsedilir. Bu konuda siz neler söylersiniz, sizce devletsizliğe devletle geçiş çelişik bir söylem değil midir?

 

“Bizim gibi komünistler” hiçbir zaman kendilerine sosyalist demediler! “Biz sosyalistler” deyip söze her başlanıldığında, kendimi cahilliğin bilmişliği ve cesareti karşısında çaresiz hissetmişimdir. İktidar kendini meşrulaştıran bir rasyonelleştirme makinesidir. “Sosyalist evre” esprisi de bu propaganda makinesinin bir ürünüdür. Bu espri üzerinden Marksizm, devlet teorisine dönüşmüştür.

Bu konuyla ilgili Marx’ın, proletarya diktatörlüğü olarak görülen Paris komünü üzerine “Fransa’da iç savaş” adlı kitabının 54. sayfasından başlayan “III” başlıklı bölümü sosyalist arkadaşların okumasını özellikle rica ederim. Konuyla bağlantısı bağlamında sembolik bir alıntı yapmak istiyorum. “Komün’ün gerçek gizemini, onun her şeyden önce bir işçi sınıfı hükümeti, üreticiler sınıfının sahiplenenler sınıfına karşı yürüttüğü savaşımın bir sonucu, en sonu bulunan ve Emek’in iktisadi kurtuluşunun gerçekleşme olanağını sağlayan siyasal biçim alması oluşturur.” Alıntıda görüldüğü gibi Marx komünün gerçek gizemini “Emek’in iktisadi kurtuluşunun gerçekleşme olanağını sağlayan siyasal biçim,” olarak görür. Komünde ne düzenli ordu, polis, ne de bürokrasi ve devlet vardır. Böylesi bir siyasal biçim nasıl olur da Marx tarafından “Emek’in iktisadi kurtuluşunun gerçekleşme olanağını sağlayan siyasal biçim” olarak görülür.

Marx kaleme almak için altı başlık belirledi. Bunlardan üçünü kapital başlığı altında yazdı. Yazamadığı diğer üçü içindeki başlıktan biri de “devlet”ti. Marx’ın devlet başlıklı bir tane makalesi yoktur. Fakat pek çok tartışmasından ve yazısından devlet üzerine düşüncelerini çıkarabiliriz. Lenin’in dediği gibi “devlet” kavramı Anarşizm ile Marksizm’i ayrıştıran değil ortaklaştıran bir kavramdır. Çünkü her ikisi de “devlet” kavramını reddeder. Asıl sorun yaratan kavram “proletarya diktatörlüğü” kavramıdır. Marx “devlet” kavramından çıkmaz, “proletarya diktatörlüğü” kavramından çıkar. “Proletarya diktatörlüğü” kavramı “devlet” kavramına yakın değil, tam tersi “devrim” kavramıyla bağlantılıdır. Bu durumun altı çizilmelidir. “Proletarya diktatörlüğü” ile “devlet” aynı şey değildir. Sosyalistler ve anarşistler “proletarya diktatörlüğü” ile “devlet”i özdeşleştirmişlerdir.

Çoğu sosyalist kadrolar Paris komününü Marksistlerin sanır. Oysa Paris komününün Marx ve Marksistlerle uzaktan yakından alakası yoktur. Paris komününden ekonomik olarak Proudhon, politik olarak Blanqui sorumludur. İşin ironik yanı “proletarya diktatörlüğü” kavramı Marx’a ait değildir, Marx, “proletarya diktatörlüğü” kavramını Blanqui’den almıştır. “Proletarya diktatörlüğü” kavramını bulan ve kullanan Blanqui’dir. Blanqi ise devleti reddeder fakat ne anarşist ne de Marksist’tir. Blanqui devrimci tarihin yok saydığı önemli bir devrimcidir. Lenin, Marx’tan çok Blanqui’ye yakındır. Fakat şunu ifade etmeden bu paragraf bitirilmemelidir. “Proletarya diktatörlüğü” ve “devlet” ilişkisi Marksistler arasında tutarlılık bağlamında problemlidir. Marksizm’in üç öz eleştirisi vardır, bunlardan birisi de devlet üzerinedir. Engels devlet kavramı yerine “komün” kavramının kullanılmasının daha uygun olacağını belirtmiştir.

Asıl soruna, meselenin sırrına gelmek gerekiyor. Marksizm’in krizinin sırrı nerede! Sır “Emek’in iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesi” ifadesinde yatıyor. “Emeğin iktisadi kurtuluşu” politik midir yoksa ekonomik midir? Paris komününde ya da Ekim devriminde emeğin “ekonomik kurtuluşu”nun kıstası nedir? Marksistler bu konuda suskun ve gelgitlerle doludur.

Sır 1848 özeleştirisinde saklıdır. Kapitalizm üretici güçleri geliştirme kudretine sahip olduğu oranda, bir başka deyişle emeğin verimliliği artırıldığı ve üretim zamanında el konulacak artı-emek zaman yaratıldığı sürece, kapitalizmin tarihsel olarak ortadan kaldırılma koşulu yoktur. Kapitalizm üretici güçleri geliştirme kudretine sahip olduğu sürece, sermayeye içkin her kriz, kapitalizmin kendisini reforme etmesinin bir olanağı olacaktır. O zaman kapitalizmi ortadan kaldıracak, sermayenin tarihsel krizi nedir? Üretici güçler o kadar gelişecek, emek öyle bir verimliliğe ulaşacak ki, üretim zamanında değer üreten emeğin ağırlığı ortadan kalkacaktır. Bu koşullarda değer üreten emek sömürüsü gerçekleşmeyeceğinden el konulacak artı-emek zaman da yaratılamayacaktır. İşte o zaman sermaye üretim zamanında kilitlenecek ve değişim değeri üretemez hale gelecektir. Bu durumda sermaye kendi elleriyle kendi kuyusunu kazmış olacaktır. Toplumsal sermaye birikimi ve üretici güçler, üretim zamanında sömürülecek emeğe ihtiyaç duymayacak kadar gelişmedikçe, emeğin iktisadi kurtuluşunun ve komünizmin tarihsel-toplumsal koşulları olgunlaşmamıştır.

Alman Marksizm’i kilit bir öneme sahiptir. Alman Marksizm’inde temel soru şudur: kapitalizmin tarihsel krizi ne zaman gelecek, bu tarihsel koşul gelene kadar politik olarak ne yapmalıyız? Bu soru Reform ve Devrim tartışmasını başlatır. Reform ve Devrim ikilemini Marksizm’e sokan Alman Marksizmi’dir. Bernstein ve Kautsky bu tartışmanın ürünüdür.

Tam bu noktada Lenin’in emperyalizm teorisi her şeyi alt üst eder. Kapitalizm, emperyalizm aşamasına gelerek siyasal bir krize girmiştir. Emperyalizm öyle siyasal krizler yaratacaktır ki bu siyasal krizler çözülemeyecek ve kapitalizm ekonomik krizini aşamayacaktır. Proleter devrimler çağı başlamıştır. Bu durum Marx’tan gelen devrim kuramında köklü değişikliğe neden olur. Marksist devrim kuramı anti-kapitalisttir. Marksist devrim kuramının yerini burjuva özlü devrimleri üstlenen anti-emperyalist devrim kuramları alır. Bu bağlamda devrimlerde anti-kapitalizm unutulmuş, yerini anti-emperyalist, biraz daha ilerlersek anti-faşist devrimler almıştır.

Üçüncü dünya ülkelerinin burjuva özlü devrimlerini üstlenen proletarya (proletarya olmadığında, ideolojik önderlik bağlamında öncü parti) toplumsal sermaye birikimini yaratmak yükümlülüğüyle karşı karşıya kalmıştır.

Marx için “emeğin iktisadi kurtuluşu” anti-kapitalizmdir. İktisadi olarak ücretli emeğin ortadan kaldırılmasıdır. Oysa Marksizm adına yapılan devrimlerin problemi toplumsal sermaye birikimidir. Bir başka değişle emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasının devamıdır. Proletaryanın temsilcisi ideolojik öncü, önder parti, devlet kapitalizmi adı altında ekonominin militarizasyonunu, emeği ücretli emek altında sınıflaştırmasını ve köleleştirmesini Marksizm ve özgürlük adına gerçekleştirmiştir. Ne talihsizliktir ki emek, sermayenin artı-değer üretmek için ücretli emek altında kendisini sınıflaştırmasından kurtulmaya çalışırken sosyalizm adına, parti adına, sosyalist devlet adına, Marksizm ve özgürlük adına işçi sınıfı olarak sömürgelileştirilmiştir. İşte geçiş adına “sosyalizm” söylemi, bu gerçekliğin ifadesidir.

“Bizim gibi komünistlerin,” “Kapital’i politik olarak okumak” ifadesi Marksizm’in bu krizine müdahaledir. Ücretli emeğin ortadan kaldırılması ekonomik bir şey değil politiktir. Çünkü ekonomi, politiktir. Üretim sürecinde üretim ilişkisinin tahakkümü, ortak olanın içkin politikliğinde darmadağınık edildiğinde emek, özgürce kendi emeğini değerli kılmasının özgürlüğünü ve neşesini yaşayacaktır.

Alman Marksizm’i Paris komününü ve devrimi unutturdu. Lenin ise Paris komününü ve devrimi yeniden hatırlattı. Fakat bu devrimin bizim özlediğimiz devrim olmadığı ortaya çıktı. İşçi sınıfı, sınıf olarak kendisi reddetme imkânı bulamadı. Şimdi anti-kapitalist devrimler çağındayız! Şimdi özlediğimiz devrim zamanı…

Cengiz Baysoy

Not: Bu yazı sonliberters sitesinde röportaj olarak yayınlanmıştır.