Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 24 Şubat 2012 Gösterim: 4997
Yazdır

Sol geçmişte (ülkemizde ise hâlâ) öncü-parti modelli parti ve iç işleyiş olarak da demokratik merkeziyetçiliğe dayanan dikey örgütlenmeyi tercih etmektedir. Ne dersiniz, merkezi olan bir örgütün demokratikliği olabilir mi? Öncü-parti modeli ezilenlerin derdine deva olabilir mi?
“Evet” veya “hayır” üzerinden yanıtlar vermek her zaman yol açıcı olmuyor, tam tersi haksızlıklar içeren bir indirgeme boyutuyla tıkayıcı ve kilitleyici de olabiliyor.

Bundan dolayı sorunuza “evet” ya da “hayır” üzerinden bir yanıt vererek indirgemeci bir konumda olmak istemiyorum.

 

 

Neyi yapmayacağımız kesin, bunu görüyor ve biliyoruz. Ne yapacağımızı da biliyoruz fakat nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Politik olarak neyi tercih etmeyeceğimiz açık fakat neyi tercih edeceğimiz teorik kalıyor ve bu teoriyi deneyimleme pratiği gösteremiyoruz. Eleştirellikten kuruculuğa geçemiyor ve bedensel bir kudrete dönüşemiyoruz. İşte problemde burada başlıyor. Eleştiriden, diyalektiğin içinden bir türlü çıkamıyoruz.

Eleştiri nesnesi olan “öncü-parti,” “demokratik merkeziyetçilik,” “dikey örgütlenme” ve “ezilenlerin derdine deva olmayan” hakikat, devasa bir deneyim olarak önümüzde duruyor ve devam ediyor. Varlık yaşıyor! Bu durumda “eleştiri,” varlığı olumsuzlayarak kendisini muhalefet olarak olumluyor. “Eleştiri”nin varlığı, eleştiri nesnesinin varlığından geçiyor. Eleştiride kuramsal kalmak antagonizmayı üretmiyor ve teorik eleştiri, karşıtını ortadan kaldıramıyor. Karşıdan kurucu, deneyimsel olmayan eleştiri, yıkıcı ve devrimci olamıyor ve “entel” şımarıklığın dayanılmaz hafifliğinin ötesine geçemiyor. “Söz” silaha değil, hayat “laf”a dönüşüyor.

Devrim iktidar olmak değil fakat iktidarı yıkmaktır. Leninist örgütlenme paradigması büyük bedeller üstlenerek 20. yüzyılı devrimlerle salladı. Tarih Lenin’i haklı çıkardı. Emperyalizmi titrettik. Bu hakkı teslim etmek gerekiyor. Fakat bu hakikatin öbür yüzü de var: iktidarı yıktıktan sonra iktidar olmak! Bu durumdan yola çıkarak “ezilenlerin derdine deva olmadı” demek haksızlık olur. Hakikat duruyor: ezilenlerin devrim yapabileceğini Leninizm ispatlamış bulunuyor. Fakat Leninizm eleştirisi politik rüştünü ispatlayamadı; devrim yapabileceğini gösteremedi. Bu bağlamda bana düşen “deva olmadı” ifadesinin yerine “deva olamadı” ifadesini kullanmak ve eleştiriye içkin devrimi yeniden ve yeniden denemektir. Teorik boyutta evet; fakat politik pratik olarak Lenin aşılamadı. Bütün ihtişamıyla duruyor. Dünya devrimci hareketinin Lenin’den öğreneceği çok şey var. Bir devrimci için Lenin zengin bir alet çantasıdır. Bir devrimcinin bu alet çantasını yanında taşıması onun için her zaman bir zenginlik olacaktır.

Sorduğunuz soruya yanıt verirken dikkate almamız gereken devrimci hayatın bize sorduğu bazı sorular var. Bu soruları dikkate almadan verilecek yanıt, niyeti aşan bir yerden ödenen bedellere haksızlık etmeye neden olabilir. Bu bağlamda alet çantasında bulunan bu soruları göz önünde bulundurarak sorunuza yanıt vermek gerekiyor. Lenin’in bize sorduğu bazı sorular şunlardır: “sözün politik sorumluluğunu örgütsel olarak üstlenmek,” örgütsel olarak “politik iddia sahibi olmak,” “siyasal mücadelede istikrar, sorumluluk ve kararlılık,” “kadro sorunu,” “illegal mücadele,” “devrimciler örgütü,” “silahlı mücadele,” “yoldaşlık, örgüt ve devrim aşkı…” Bu ve benzeri soruları sormadan, bu soruları dikkate almadan ve bu sorular karşısında birazcık titremeden sorunuza “hayır” diyerek eleştirel pozisyonda kalmak, benim açımdan kolaycılık ve devrimci hayata ve hayatıma haksızlık olur. Geldiğimiz noktada eleştiri, politik sorumluluğu deneyimsel olarak, kurucu eleştirel bir pratik içinden, Leninist bir dille söylersek örgütsel olarak üstlenmelidir. O zaman sorunuza sahici bir yanıt verilebilir.

 

Sendikalar, gerek örgütlenme modeli ve gerekse programlarıyla, sermayeye zarar mı verirler, yoksa kârın maksimizasyonu doğrultusunda ilerlerken, krizler ve sorunlar yaratan kapitalizmin nefes almasına mı yararlar? Kapitalizme içkin değiller midir?

Sermaye her zaman diyalektik çalışır. Sermaye emeği, ücretli emek altında sınıflaştırarak kendini olumlar. Bundan dolayı sermaye sınıflaştırma pratiğidir ve ücretli-emek, sermayenin olumsuzlanması, yabancılaşmış biçimidir. Emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılarak metalaştırılması pratiği, ücretli emek ile sermaye arasındaki toplumsal ilişkinin üretimidir. Bu bağlamda ücretli emek, kapitalist toplumsal ilişki üretiminin ekonomik ve politik sınıfsal gücüdür, ontolojisi kapitalizm içidir ve kapitalizmi üreten sınıfsal bir dinamiktir. Sermaye açısından ücretli emek bir “meta”dır. Şirketlerin en önemli özelliği üretim zamanında yaratılan değeri mülkleştirerek piyasada metalaştırmasıdır. Sendikalar, emeği ücretli emek altında sınıflaştıran sermaye karşısında ücretli emeğin bir meta olarak piyasa değerini belirleyen şirketlerdir.

Ücretli emek kapitalizmin sınıfsal bir dinamiğidir ve kapitalizm içi politik bir güçtür. Ücretli emek ve sermaye arasındaki çelişkiler ve çatışmalar karşıtların birliği bağlamında kapitalizmi üretir. Ücretli emek, kapitalizmi aşağıdan üreten sınıfsal bir dinamiktir. Bundan dolayı ücretli emek ve sermaye arasında antagonist bir politik ilişki yoktur. Asıl antagonizma emek ile ücretli emek arasındadır. Ücretli emek sınıflaşmayı sınıf olarak kabul eder. Emek ise sınıflaşmayı reddeder ve ontolojisi sınıflaşmaya karşı sınıfsızlaşmanın politik pratiğidir. Kurucu güç olarak emek bu bağlamda yıkıcı ve antagonist bir güce dönüşür. Sendikalar emek ile ücretli emek arasındaki antagonizmada değil ücretli emek ve sermaye arasındaki reformizmde konumlanır. Reformizmin sınıfsal dinamiği nedir sorusuna sol’un verdiği yanıt küçük burjuvazidir. Yanlıştır! Reformizmin sınıfsal dinamiği küçük burjuvazi değil ücretli emektir ve sendikalar reformizmin en önemli siyasal dinamikleridir. Emeği, ücretli emek ile özdeş gören, bundan dolayı sendikal mücadeleye tapan uvriyeristler reformizm içinde olduklarının farkında bile değillerdir. Asıl olan ücretli emek değil ücretli emeğin reddidir.

Bugün sendikaların etkinsiz olmalarının nedeni üzerine düşünmemiz gerekiyor. Bunun üzerine bir şeyler söylenmeden yanıtı bitirmenin eksik olacağını düşünüyorum; kısaca değinmek istiyorum. Eskiden ücret talebinin mekanı üretim zamanın mekanı, bir başka deyişle fabrikaydı. Bugün fabrikalar ücret talebinin mekanı olmaktan çıkmıştır. Kapitalizmin geldiği boyutta ücretli emek ücreti, toplumsal fabrikanın patronu finanstan borç olarak talep etmektedir. Krediler, kredi kartları vb. üzerinden ücret talebi, borçlanma talebine dönüşmüştür. Esnek üretim, kadrolu işçiden sözleşmeli personele geçiş bunun ürünüdür. Görünen odur ki ücret sendikacılığının ekonomik ve toplumsal zemini gittikçe ortadan kalkıyor ve ekonomik mücadele doğrudan politik mücadele zeminine oturuyor.

 

Sivil toplum örgütleri hakkında neler söylersiniz?

“Sivil toplum örgütleri!...” Bu ifadeden nefret ediyorum! Anarşizm dışında Sol, “şirket” kavramı üzerine hiç düşünmemiştir. Şirketler “es” geçilmiştir. Oysa şirketler kapitalist toplumsal ilişkilerin kan akışını sağlayan damarlar, yaratılan toplumsal değeri mülkleştirerek metaya çeviren devletler ve kapitalizmin aristokrasileri, aileleridir. Sivil toplum örgütleri kapitalizmi reformize eden sosyal şirketlerdir.

 

Günümüzün değişik örgütlenme ve mücadele deneyimi olarak en göze çarpanı olan Zapatistaların mücadelesi ve örgütlenmesi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Zapatistler! Sevdam! Yoldaşlarım benim! Umudum, gözlerimdeki neşem!... Ben Zapatistim: Güney Afrika’da bir siyah, İsrail’de bir Filistinli, İspanya’da bir anarşist, San Francisco’da bir eşcinsel, Soğuk Savaş sonrası bir komünist, dünyanın herhangi bir yerinde ev kadını, Polonya’da bir Roman, Avrupa’da bir göçmen, işsiz bir işçi, topraksız bir köylü, mülksüz bir öğrenci, Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir serseri, Ahmet Kaya’yı dinleyen Orhan Babayı seven bir tinerci, Mezopotamya’da bir Kürt, Kasımpaşa’da bıçkın delikanlı… Zapatistalar bir yaşamdır. Anlamak için çabaladığımız fakat asla anlayamayacağımız hayat… Materyalizmin metafiziği… 21. yüzyılın mücadelesini itaat ederek yönetenler, dünyanın yerlileri, yurtseverler! Kardeşlerim… Bütün golleriniz röveşatalı olsun.

 

Yukarıdaki sorulara verdiğiniz cevaplar bu soruyu da kapsayacaktır, ancak yine de ayrı bir soru olarak sormak isteriz. Size göre nasıl bir örgüt/lenme olmalı?

Yukarıdaki sorulara verdiğim yanıtların bu soruyu da kapsadığını sanmıyorum. Kapsasa da yeterli değil. Bence bu röportajın en önemli sorusu bu sorudur. “Kurucu olan nedir?” sorusudur. Heybetli olan soru: “Ne yapmalı” ve nasıl yapmalı! Sorudan anladığım budur. Bu soruyu yanıtlamak zor, iddia sahibi olmak ve politik sorumluk taşımak gerekiyor. Sanki Lenin yanımda, “hadi” der gibi bakıyor.

İki kavram üzerinden giderek bu soruya yanıt vereceğim: Özne ve Öznellik… Politik tercih gerektiren iki kurucu kavram. Özne kavramı tümellik olgusunun; Öznellik ise tikelliğin kapısını açıyor. Özne ve tümellik kurucu olan “iktidar” kavramını; Öznellik ve tikellik ise hareket kavramını kuruyor. “İktidar” kavramı zorunluluk ile özgürlük alanlarını ayrıştırıyor.

Hareket havramı ise bu ikiliği ortadan kaldırarak özgürlük alanını zorunluluk alanına içkinleştiriyor. Bu bağlamda demokrasi kavramı politik mutlaklık olarak karşımıza çıkıyor. Toparlarsak: zorunluluk, özne, tümellik, iktidar ve devlet kavramlarıyla özgürlük, tekillik, hareket ve demokrasi kavramları antagonist kavramlar olarak görünüyor.

İktidarın kuruculuğunda “örgüt” kavramı temsiliyeti, demokratik-merkeziyetçiliği, hiyerarşiyi ve hükmederek yönetmeyi içerir. Hareket kavramının kuruculuğunda ise örgüt kavramı otonomiyi, farklar arasında eşitliği, itaat ederek yönetmeyi içerir. Demokratik merkeziyetçilikte, alınan kararın uygulanmasında herkes itaat etmelidir. Komünalist otonomide ise alınan karara, engellememek koşuluyla katılmamak haktır. Mesele bir örgütlenmenin merkezi olup olmaması değildir. Alınan kararlara uyulmak zorunda olup olunmamasıdır. Asıl olan eyleminde inanmak ve kendini özgür hissetmektir. Yani öznelliğini hissetmektir. Kararlara uymak zorunda olmak özneleşmek demektir. İnanmadığın bir şeyi yaparken kendini tutsak hissetmendir. İşte karıştırılan konu budur. Birsinde suç ve ceza vardır, karara uymazsan suçlanır ve cezalandırılırsın; diğerinde ise suç ve ceza yoktur, utanç vardır. Katılmadığın karar doğru çıkarsa onun içkin utancını yaşarsın. Katılmadığın karar yanlış çıkarsa utandırırsın. Utanç, ceza gibi aşkın değil, içkin bir erdemdir.

Asıl olan yukarda ifadelendirdiğim soyutlamalardır. Bilindiği gibi devrim yapmak, siyasal mücadele sürdürmek zordur. Nerede, ne zaman, nasıl bir örgütlenmeyle mücadeleyi sürdüreceğimiz belli olamaz. Kendimizi burjuva demokrasisinin cennetinde göremeyiz. Doğrudan demokrasiyi her koşulda uygulamak mümkün değildir.

Ben bir devrimciler örgütünün varlığına inanan bir komünistim. Bir devrimciler örgütünü bir kadro örgütü olarak değil, bir kadro hareketi olarak görüyorum. İktidar olmak için değil bir hareket yaratmak için, özneler adına konuşan değil özneleri konuşturmak için, müzmin muhalefet olmak için değil iktidarı yıkmak için çatlaklar yaratan bir devrimci hareket için, yoldaş ve örgütünden başka ailesi olmayan devrimciler örgütüne ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yoksa bizim devrim paradigmasının devleti, kapitalizmi ve modernist solu eleştiren müzmin muhalefet olmanın ötesine geçemeyeceğine inanıyorum.

Devrim hayata hayattır. Kendimizi özgür hissettiğimiz günlük hayatımızda sisteme teslim olmadan bir hayat kurma, ayakta kalma inadı, kararlılığı sürekli ama sürekli hayat mücadelesine konsantrasyonu gerektiriyor. Bir dergi çıkarmak, çıkardığın dergiyi sürdürebilmek kolay iş değil. Mızmızlıklar, kaprisler, sorumsuzluklar, sabırsızlıklar, kibirler, tatminsiz, kim olduğunu bilmeyen  ego’lar iki gün sonra çekip gitmeler, sabah akşam içmeler, hayatını güvence altına alıp devrimciliği toplumsal hobi gibi görmeler, tutunamayanlar, entelektüel lümpenlikler daha ne demeliyim bilemiyorum, bildiğim tek şey, bu iş için yoldaşlık gerekiyor. Yoldaşlık hayal kurmaktır, ortak hayalleri olan kavgaya sevdalı olmaktır. Birbirleriyle kafa göz girseler bile birbirlerini asla kaybetmemektir. Anlayacağız kardeşler, “dava” insanına ihtiyaç var!

Cengiz Baysoy