Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 24 Şubat 2012 Gösterim: 4488
Yazdır

Marksizm’de emperyalizm kavramının yeri ve içerdiği anlam nedir?

Marksistler için “kriz” kavramı politik açıdan çok önemli bir yere sahiptir. Devrim ancak kriz kavramı üzerinden düşünülebilir. Bu bağlamda Marksizm’in politik bir kriz teorisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Fakat 1848 devrimi sonrası verilen özeleştiriyle birlikte “kriz”

kavramı teorik ve politik bir sorun haline gelmeye başlar. 1848 devrimi öncesi kriz-devrim ilişkisi, 1848 özeleştirisi sonrasında farklılığa uğrar. 1848 özeleştirisi öncesi her kriz bir devrimi çağrıştırırken bu özeleştiri sonrasında her kriz devrimi çağrıştırmamaya, devrim ve kriz kavramları arasındaki mesafe açılmaya başlar. Marksistler bu durum üzerine pek düşünmemişlerdir. Marksizm’in önemli bir sırrı burada yatar. “Kapital” ile başlayan “bilimsel”, “olgun” Marx ile “Kapital” öncesi “genç ve idealist” Marx ayrımının kökü bu sırdadır.

 

 

 

 

1848 devrimi öncesi kriz, emek-sermaye arasındaki antagonizmayı ifade ederken, özeleştiri sonrası krizse sermayenin genişleyerek yeniden üretimine içkin krizleri ifade etmeye başlamıştır. Sermayenin kendini olumsuzlayarak olumlama pratiğinin diyalektiği bir kriz üretme ilişkisidir. Üretici güçlerin gelişimi veya kapitalizmde ekonomik devrim devam ettikçe sermayeye içkin krizler devrime yol açmaz. O zaman üretim ilişkileri ile üretici güçlerin gelişim diyalektiğinin işlemediği ve çalışmadığı kapitalizmin tarihsel krizi ne zaman gelecektir? 1848 özeleştirisi sonrası bu soru Marksizm’i kilitlemiş; teorik ve politik açıdan önemli bir krize neden olmuştur. Lenin’in emperyalizm teorisi, bu krize politik müdahaledir. Marksistler bu durum hakkında düşünmeden Lenin üzerinden sorunu unutmuştur; artık Emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşamasıdır ve kapitalizm, emperyalizmin politik krizini aşamayacak ve yıkılacaktır. Çağ, proleter devrimler çağıdır. Bu bağlamda kriz-devrim bağı yeniden kurulmuştur.

Fakat Marksizm’in kriz- devrim problemi bugün bütün yakıcılığıyla hâlâ gündemdedir. Lenin’in emperyalizm teorisi, aşamalı devrim paradigmasıyla burjuva özlü krizleri, burjuva özlü devrimleri Marksizm ve proletarya adına üstlenmiştir. Marx’taki emek-sermaye arasındaki antagonizmaya oturan anti-kapitalist sınıf mücadelesi, emperyalizme karşı siyasal bağımsızlığa, ulus devlet kuruculuğuna ve ulus devletin savunulmasına dönüşmüştür.

Burjuva özlü devrimler çağı bitti! Artık burjuva özlü siyasal bağımsızlık talebinde bulunan devrimlerden toplumsal özgürlük talep eden anti-kapitalist devrimlere geçmiş bulunmaktayız. Günümüz, emek-sermaye antagonizmasına oturan ve ücretli emeğin reddi üzerinden anti-kapitalist bir devrime ihtiyaç duymaktadır.

Evet! Şimdi “Marksizm’de emperyalizm kavramının yeri ve içerdiği anlam nedir?” sorunuzun yanıtına başlayabiliriz: Lenin üzerinden emperyalizm kavramı 1848 özeleştirisi sonrası Marksizm’in içine girdiği kriz olan “devrim-kriz sorunsalına” müdahale eden, fakat bugünün anti-kapitalist devriminin önünü kesen ve bu bağlamda yeniden bir krize neden olan bir yere, öneme ve anlama sahiptir.

 

Emperyalizm Bir Devlet Teorisidir

Marx yazmak için önüne altı başlık koydu: sermaye, toprak mülkiyeti, ücretli emek; devlet, dış ticaret ve dünya pazarı. Bu altı başlıktan (ücretli emek başlığını neden yazıp yazmadığı tartışma konusudur) üçünü kaleme aldığı söylenebilir; fakat diğer üçü yazılamamıştır. Bütün emperyalizm teorileri Marx’ın kaleme alamadığı “devlet, dünya ticareti ve dünya pazarı” başlıklarına bir müdahaledir. Bu müdahaleleri Alman Marksizm’i adına Hilferding, Kautsky ve Rosa; Rus Marksizm’i adına Buharin ve Lenin üzerinden özetleyebiliriz.

Bu müdahaleyi yapan Marksistler arasındaki Farklılık, Emperyalizmin ekonomi politiğinin teorileştirilmesinden kaynaklanmamaktandır; Fark, bu teorinin politik kriz teorisine dönüştürülmesinde ortaya çıkmaktadır.

Sanayi sermayesiyle banka sermayesinin iç içe geçmesi, tekelleşme, mali oligarşi, kapitalizmin finans kapital aşaması ve tekelci devlet kapitalizmi, emperyalizm teorisinin önemli kurucu başlıklarıdır. Bu alt başlıkların teorileştirilmesi Hilferding’e aittir. Lenin, bu alt başlıkları “emperyalizm” kavramı üzerinden politik kriz teorisine dönüştürmüştür.

Kautsky. İlk emperyalizm teorisine sahip olan Marksist’in Kautsky olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Lenin dahil bütün Marksistler sömürgecilik üzerinden bir emperyalizm anlayışında Kautskyist’tir. Ne yazık ki Türkiye solu da emperyalizmi sömürgecilik ve bağımlılık ilişkisi üzerinden algılar. Oysa Buharin ve Lenin’in emperyalizm teorisi hâlâ anlaşılamamıştır. Kautsky’ye göre politik kriz teorisi olarak emperyalizm bir hükümet biçimidir; kapitalizmin yapısal sonucu değil burjuva sınıfının içinden bir kesiminin siyasetidir ve bu siyaset kapitalizmin ontolojisine terstir.

Rosa. Marx üzerinden emperyalizmi teorileştirmiştir. Rosa için emperyalizm, aşırı sermaye birikimi bir başka deyişle işsiz sermaye, aşırı üretim ve eksik tüketim krizidir. Emperyalizm, soyut emeğin tahakkümü altında işleyen kapitalist toplumsal ilişkilerden, kapitalist olmayan coğrafyalara akıştır. Burada da karşımızda sömürgecilik ve bağımlılık üzerinden bir emperyalizm anlayışı vardır. Fakat politik kriz teorisinde Rosa, Lenin’e daha yakındır.

Buharin. Buharin’de emperyalizm teorisinin özü diğerlerinden farklılaşır. Buharin için emperyalizmin özü, dünya pazarı, dünya ticareti, sömürgecilik ve bağımlılık ilişkisinin ötesindedir. Buharin emperyalizmi dünya ekonomisi üzerinden kurar ve emperyalizm, emperyalist devletler arası bir dünya ekonomisinin kuruluşunun krizidir. Buharin için politik krizin özü, Kapitalizmin uluslararasılaşmasıyla sermayenin çıkarının uluslaşması arasındaki kilitlenmedir. Kapitalizmin uluslararasılaşması, uluslararası tekelleşme eğilimi; sermayenin çıkarının uluslaşması ve devletlerin sınırlarını dünya ticaretine kapatma eğilimi tarafından engellenir. Buharin için politik kriz, dünya ekonomisi bağlamında emperyalist devletler arası ekonomik ilişkinin politik açıdan kilitlenmesi halidir.

Lenin açısından emperyalist devletler tarafından dünya paylaşılmıştır. Emperyalizmin I. Bunalım dönemi tamamlanmıştır. Lenin için politik kriz, dünyanın emperyalist devletler arasında yeniden paylaşılması ve yeni bir dünya ekonomisi üzerinden kurulur. Buharin ve Lenin açısından emperyalizm bir devlet teorisidir ve içeride gümrük duvarları, ekonominin merkezileştirilerek militarizasyonu, dışarıda ise emperyalist devletler arası rekabetin devletler arası açık askeri savaşla sürdürülmesidir. Bu durum tam bir cehennemdir. Ve 20. yy. bu cehennemden geçmiştir.

Buharin ve Lenin teorik olarak dünyanın tek tekele doğru gittiğini, dünya ekonomisinin kurulabileceğini kabul etmektedirler; fakat kapitalizm, politik olarak bunu başaramayacaktır. Emperyalizm öyle bir altüst oluşa neden olacaktır ki kapitalizm bu politik krizi aşamayacak ve yıkılacaktır. Lenin sınıflar mücadelesine güvenir ve sınıflar mücadelesi 20. yüzyılı devrimlerle sallamıştır. Bu cehennemden devrimler sağ çıkmıştır.

Ya sonra!... Yıkılan kapitalizm olmadı; yıkılan çözülüp çöken cehennemden sağ çıkan devrimler oldu. Kuyruğu dik tutup bu gerçeği görmemezlikten gelemeyiz; bu trajedi üzerine düşünmeliyiz.

Marksizmde emperyalizm kavramının yeri ve içerdiği anlam, bu trajik öyküde yatar.

 

Emperyalizm kavramı şimdiki dünya sisteminde ne anlama geliyor?

Yalnızca bir ajitasyon!...

Kapitalizm, üçüncü dünya savaşıyla yeni bir egemenlik kuruluşunun içinden geçiyor. Bu egemenlik, eylemine içkin kuruluyor. Güç ilişkilerinin yeniden kurulduğu, çok merkezli yapılanan, tek merkezlerle çalışan hiyerarşik bir düzen içinde güçlerin konumlandığı yeni bir egemenlik biçimiyle karşı karşıyayız. İmparatorluk kavramı bunu ifade ediyor. Negri tarafından bu kavram Marx’a geri dönülerek kuruldu. Marksist değer teorisi içinde olmadan kapitalizmin dününü ve bugününü anlamak mümkün görünmüyor. Negri’yi önemseyerek imparatorluk kavramını kullandığınız andan itibaren Marksizm içinde olduğunuzu görmeniz gerekiyor.

Kapital’i politik olarak okumak; sermayenin olumsuzlama pratiği üzerinden yalnızca bilimsel artı-değer sömürüsünü değil, emeğin olumlama pratiği üzerinden tahakkümü görmeyi ifade ediyor.

Marx, kapitalizmi, emeğin olumlanması üzerinden üç tahakküm dönemine ayırmıştır: İlksel birikim, biçimsel tahakküm ve gerçek tahakküm. Her üç dönem de kendine özgü iktidar biçimine sahiptir.

Bu üç dönemin içinden bugünün kapitalizmini ve içkin egemenlik biçimini anlamak mümkün görünmüyor. Kapitalizmin bu gününü anlayacak yeni bir dönemlendirme ve yeni bir politik kriz teorisi kurmak gerekiyor. Bunun için Marx’a geri dönmek zorunlu görünüyor.

Bu yeni dönem bio-politik tahakküm dönemidir; adı da bilişsel kapitalizmdir. Bio-politik tahakküm ve bilişsel kapitalizme içkin egemenlik biçimi İmparatorluktur. Bunun anlaşılması için bütün Marksist külliyatın ve politik tarihin içinden geçip gelmek ve Marx’ın ekonomi politiği üzerine en az 10 yıl çalışmak gerekiyor.

Marx’ın ifade ettiği gibi kapitalizmin teknik temeli devrimcidir. Sermayenin teknik ve organik bileşimindeki değişimler yıkıcı ve kurucu bir dinamiğe sahiptir. Kapitalizmdeki yıkıcılık yalnızca feodal üretim tarzına karşı anlaşılmıştır, yanlıştır. Sermayenin teknik ve organik bileşimindeki her değişme, soyut emeğin tahakküm silahı olan toplumsal emek zamanın ölçme gücü, bir önceki kapitalist üretim ilişkilerini yıkar ve yeniden kurar. Kâr oranlarının düşme yasası, kapitalizm içi rekabetin yıkıcılığını ve kuruculuğunu ifade eder. Gerçek tahakküm, biçimsel tahakkümün; bio-politik tahakküm, gerçek tahakkümün üretim ilişkilerini yıkıp yeniden kurmuştur. İmparatorluk, bio-politik tahakkümün yıkıcılığını ve kuruculuğunu ifade ediyor. Bilişsel kapitalizm, burjuvazi dahil bütün sınıfları, bütün emek biçimlerini yıkmakta ve yeniden kurmaktadır. Kapitalizm için sınıflar fark içinde tekrardır. Emek biçimlerinde olduğu gibi yeni bir küresel burjuva sınıfı da yaratılıyor.

İmparatorluk döneminde sermayenin teknik ve organik bileşimi değişmiştir. Artık üretim zamanınızdaki gerekli-emek ve artı-emek diyalektiğini çalıştıran, maddi olmayan emektir. Sabit sermaye artı-değer üretme aracıdır. Emeğin verimliliğini artıran ve gerekli-emek ve artı-emek zaman diyalektiğini çalıştıran sabit sermaye, makine olmaktan çıkmış, makinelerin yerini maddi olmayan emek almıştır. Toplumsal fabrikanın üretim zamanı boydan boya enformatikleşmiştir. Maddi olan bütün emek biçimlerini işleten ve çalıştıran sabit sermaye, artık maddi olmayan emektir. Maddi olmayan emek, maddi olan emeğin tahakkümündeyken şimdi maddi olan emek, maddi olmayan emeğin tahakkümüne girmiştir.

Toplumsal emek zaman, emeğin yarattığı değeri ölçer; toplumsal emeğin ölçüsüne göre değeri ölçerek metalaştırma gücü, bilişsel kapitalizmde maddi olmayan emektir. Grundrisse’de ifade edildiği gibi artık değer üretimi, değerin nicelikleştirilip ölçülerek metalaştırılmasının ötesinde, sabit sermayenin var olan toplumsal güçleri ve dinamikleri harekete geçirme gücüne bağlıdır. Zaman bedenleşmiş; meta duygulanımsal varlık haline gelmiştir. İnsan haz üretiminin ve tüketiminin metasıdır.

 

Dünya Ekonomisi

Soyut emek küreselleşmiştir. Sermayeyi üreten emeğin toplumsal niteliği ve sınırları ulusallıktan çıkmıştır. Ulusal ekonomiler ve dünya pazarının yerini dünya ekonomisi ve yerel pazarlar almıştır. Sermayenin içerisi ve dışarısı kalmamıştır. İmparatorlukta, sermayenin politik sınırı yoktur. Sermayenin çıkarı artık ulusallıkta değil küreselliktedir. Küresel soyut emeğin tahakkümü altına girmeden, küresel toplumsal emek zamanın ölçüsü altında hizaya geçmeden ve küresel sermayeyle organik bir ilişki içinde olmadan artı-değer üretimi mümkün değildir. Ulusal soyut emeklerin küresel değer akışı, küresel paranın tahakkümü altında girmiştir. Dünyanın hiçbir noktası kapitalizm dışı değildir. Artık devletler, ulus devletlerde olduğu gibi toplumsal emeğin mülk sahibi değildir; imparatorluk, dünyanın toplumsal emeğini siyasi mülkiyeti altına aldığını ilan etmiştir. İmparatorluk altında yaşayan devletler, emeği dünya ekonomisine, küresel sermayeye pazarlamaya mecbur taşeron şirketlerdir. Ulus devletlerden şirket devletlere geçmiş bulunuyoruz. İmparatorlukta devlet, politik şirkettir.

 

Ulus-devlet ve emperyalizm ilişkisi ve bu kavramın ulus-devlet savunucuları açısından anlamı ve önemi nedir?

Çok düşündürücü bir durumdayız. Sol, Lenin’in emperyalizm anlayışına sadık olduğunu sanır. Oysa solun savunduğu emperyalizm Kautsky’nin savunduğu emperyalizm anlayışıdır. Modernist solun emperyalizm anlayışı, kapitalist olan coğrafyalarla kapitalist olmayan coğrafyalar arasındaki sömürgecilik ve bağımlılık teorisidir. Modernist sol günümüzde Lenin’in Marksizm’in bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm kitabındaki tartışmadadır. Bu tartışmaya göre dünyanın çoğu hâlâ kapitalizm dışıdır. Kapitalizm aşırı üretim ve eksik tüketimin ve pazar krizinin içindedir. Bundan dolayı emperyalist devletler içeride gümrük duvarlarının surları ve dışarıda açık askeri savaş içindedirler. Kriz teorisi buraya oturtulur.

Bugün kriz teorisinin ekonomik ve politik zemini değişmiştir. Dünyada kapitalist olmayan alan kalmamıştır. Emperyalist devletlerin merkezlerine bağlı bir bağımlılıktan, küresel paranın tahakkümü altında teslim alınan bir bağımlılık ilişkisine geçilmiştir. Kriz, kapitalist toplumsal ilişkilerden kapitalist olmayan toplumsal ilişkilere akışı ifade eden pazar sorunundan kaynaklanmamaktadır. Kriz bio-politik tahakküm biçiminin, bir başka kapitalist tahakküm olan gerçek tahakküm biçiminin değer üretme ilişkisini tasfiye etmesidir. İmparatorluk, ulus devletleri tasfiye etmektedir.

Ulus devlet ve modernizm, nüfus ve disiplin toplumudur; toplumun ıslahı, emeğin ulusal sınırlarda çitlenmesi, ücretli emek altında sınıflaştırılması ve ulusal sermayenin siyasi mülkü haline getirilmesidir.

Ulus devlet, tasfiye olan biçimsel ve gerçek tahakkümün egemenlik biçimidir. Emperyalizme karşı ulus devleti savunmak egemenler arası savaşta “işçi sınıfını” ulusallaştırmak ve emeği eski kapitalist sınıfın politik gücü haline getirmektir. Egemenler arası savaşta demokratik kazanımları korumak adına “emperyalizm”e karşı ulus devleti savunmak ulusal savunma adına sosyal şovenizmdir.

Lenin’in ifade ettiği gibi “ileri kapitalist gelişme aşamasına ulaşmış ülkelerde… (Fransa, İngiltere ve Almanya vs.) ulusal sorun çoktan çözülmüş, ulusal birlik çoktan ömrünü doldurmuştur ve ‘genel ulusal görevler’ nesnel olarak artık yoktur. O nedenle sadece bu ülkelerde şimdiden ulusal birliği yıkmak,” mümkündür. Lenin’in Fransa, Almanya ve İngiltere için söyledikleri kapitalizmin İmparatorluk aşamasında artık bütün ülkeler için geçerlidir. Eğer ezber devam ettirilirse söylenilecek şey şudur: “biz kapitalist olmayan, mazlum yoksul 3. Dünya ülkesiyiz. Emperyalizm var olduğu sürece ulusal görevlerimiz devam etmektedir. Ve bu görevlerimiz asla bitmeyecektir.” Bizim açımızdan bu ezber günümüzün anti-kapitalist devriminin önünü kesmektedir.

 

Bir güncel soruyla konuyu örneklersek. Anti-emperyalizm ya da bundan algıladıklarımız itibariyle Arap coğrafyasında son dönemde yaşananlar (özellikle Libya ve şimdi de Suriye’de) iyice bir kafa karışıklığı yarattı. Mevcut yönetimler birer diktatörlük. Birileri bu durumdan rahatsız, karşı duruyor, ancak emperyalistler de kendi politikaları gereği “isyancıları” destekliyor (başından itibaren ya da sonradan). Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Vallahi emperyalizmi savunanların bu soruya verecekleri yanıtı ben de merak ediyorum.

Ortada bir kafa karışıklığı yok!... Emperyalist paradigma, yaşananların anlaşılmasını zorlaştırıyor ve hatta anlaşılmaz kılıyor. Kafa karışıklığı buradan kaynaklanıyor.

Yakın tarihimize bakalım: 1991 Körfez Savaşı, Somali, Bosna-Hersek, Kosova, Afganistan, Irak’ın işgali, Libya… 20 yıllık bir geçmiş!... Bugünde Suriye ve İran! İmparatorluğun polis gücü, NATO veya BM’nin güvenlik güçleriyle bilfiil askeri müdahalede bulundu ve bulunmaya da devam edecektir. Nasıl bir emperyalizm ki hepsi ittifak içinde davrandılar? Lenin’in emperyalizm teorisinin hangi kitabına bu durum sığar?

Yazımın başında dediğim gibi yeni bir egemenlik ve yeni bir kriz tespiti yapmalıyız. İmparatorluk 3. Dünya Savaşının içinden kuruluyor. Bu 3. Dünya Savaşı bildiğimiz “emperyalist” devletler arasındaki açık askeri savaşla sürdürülmüyor. Çünkü krizin ekonomik ve politik nedeni farklı. Yukarıda açıkladığım gibi eski kapitalist değer üretme biçimi yeni bir kapitalist değer üretme biçimi tarafından tasfiye ediliyor. Ulus devlet paradigması eski emek değer üretme biçiminin egemenlik biçimini ifade ediyor.

3. Dünya Savaşı İmparatorluğun başta İslam ülkeleri olmak üzere ulus devletlere açtığı açık askeri savaştır. Kapitalizmin emperyalist dönemindeki iktidarların İmparatorluk altında tasfiyesidir. İmparatorluk, emperyalizm gibi bu topraklara yalnızca enerji olarak bakmıyor. İmparatorluk bu topraklardaki bütün toplumsal ilişkilerin sermayeleşmesini ve metalaşmasını, bu topraklardaki emeğin mülkiyetini istiyor. Tabii ki bu ülkelerin diktatörlerini desteklemeyecek, tabii ki toplumsal muhalefeti destekleyecek. İmparatorluk, İslam ülkelerinde gösterilen toplumsal muhalefetin liberal politik bir hatta duracağı konusunda kendine güveniyor. İran’a karşı suni liberal Müslüman kardeşler hareketine tabii ki yol verecek. Tabii ki direnenleri Kaddafi’ye çevirecek! Bundan açık ne olabilir ki!... Arap coğrafyasında Baas hareketi bitti; tıpkı Kemalist hareketin bittiği gibi. Arap coğrafyasında ki gelişmeleri anlamak istiyorsak II. Cumhuriyetin kuruluşuna bakmak yeterli.

3. Dünya Savaşı içinden ortaya çıkacak yeni aktörlerle, emperyalizm dönemindeki bütün güçler ve güç ilişkileri imparatorluğun hiyerarşisi içinde yeniden düzenlenecektir. Nereden ve ne zaman geleceği belli olmayan bölgesel savaşlar üzerinden küresel bir egemenlik kurulacaktır.

İmparatorluğun egemenler arasında sürdürdüğü 3. Dünya Savaşını anti-kapitalist küresel bir iç savaşa dönüştürmek günümüzün devrimciliğidir.

Cengiz Baysoy