Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 2885
Yazdır

3 Kasım 2002, 22 Temmuz 2007 ve 12 Haziran 2011… 3 Kasım 2002’de AKP, hükümet; 22 Temmuz 2007’de iktidar; 12 Haziran 2011 seçimleriyle birlikte AKP, kurucu güç olmuştur. 3 Kasım 2002’den 12 Haziran 2011’e kadar yaklaşık 8 yıl geçti. Önümüzdeki 4 yılı da kattığımızda 12 yıllık bir siyasal süreci konu edinmiş bulunuyoruz. Bu

siyasal süreci yalnızca AKP iktidarı olarak okumak politik sığlık ve körlük olacaktır. 3 Kasım 2002’den 22 Temmuz 2007’e kadar geçen 8 yıl birinci cumhuriyetin çözülüşü, 12 Haziran ve sonrası ise ikinci cumhuriyetin kuruluşudur. Birinci cumhuriyetten ikinci cumhuriyete geçiş, bir devlet biçiminden yeni bir devlet biçimine geçiş; güç ilişkilerinin yeniden kurulduğu ve bütün politik güçlerin bu kuruluşa göre pozisyon aldığı bir siyasal dönüşümdür.

 

Siyasal güç ilişkilerinin yeniden yapılandığı bu siyasal süreç boyunca pek çok makale yayınladık. Bu makaleleri yeniden okuduğumuzda satırların eskimediğini ve güncelliğini koruduğunu görüyoruz. 3 Kasım 2002 genel seçim öncesi Otonom dergisinin birinci sayısında yayınladığımız “Kapitalizme Oy Yok!” başlıklı makalenin ilk paragrafında ifade edilen

 

“Türkiye ekonomik, toplumsal ve kültürel yeniden yapılanmanın eşiğinde duruyor ve bu yapılanmanın krizini yaşıyor. 3 Kasım bu krizin sonucu olarak doğdu ve bu krizin yönetilmesine uygun sonuçlanacağı görülüyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu bu siyasal süreci doğru okumak ve konuşturmak stratejik açıdan önem taşıyor. ‘Strateji’ kavramının önemini tekrar vurgulayarak devam edersek seçim somutunda bu siyasal süreç, yalnızca toplumsal formasyonun yeniden yapılanmasının ötesinde toplumsal-siyasal dinamiklerin de yeniden yapılanmasını gerekli kılıyor ve bu süreç ciddi krizlere gebe görünüyor. Bu sürecin toplumsal-siyasal dinamiklerin siyasal olarak yeniden yapılanmalarının getireceği iç gerilimlerin, tartışmaların ve çatışmaların sancılarıyla geçeceği kesin. 3 Kasım ve sonrasında, ‘Devlet’ dâhil herkesin geleceğini belirleyecek bir siyasal sürece giriliyor”

 

öngörüsünü hayat doğrulamış bulunuyor.

3 Kasım seçimlerinden sonra güç ilişkilerinin çatışmasını düzenleyen temel siyasal söylemi belirleyen “AB’ye evet mi, hayır mı?” sorusu oldu. Başta AKP, Kürt siyasal hareketi ve liberaller bu siyasal süreci belirledi ve yönetti; başta ordu olmak üzere diğer siyasal dinamikler bu sürece hazırlıksız yakalandı ve bocaladı. “AB’ye evet” söylemi süreci örgütledi ve düzenledi. “AB’ye hayır” söylemi ise tepkinin ötesine geçen kurucu bir işlev gösteremedi. Bu siyasal süreçte, liberaller etkin fakat politik bir güç değillerdi; AKP’nin desteğiyle etkinliklerinin önü açıldı ve yönlendirildi. İkinci cumhuriyetin en etkin ve kurucu gücü Kürt siyasal hareketiydi ve Kürt siyasal hareketi bu süreçte “Demokratik Cumhuriyet” söylemi ve talebiyle konumlandı. Bunu çok iyi bilen AKP ve liberaller ittifakı, birinci cumhuriyet karşısında Kürt siyasal hareketiyle iyi geçinmeyi politik taktik açısından tercih etti ve kadrolaşma sürecini çok iyi yönetti. AKP açısından AB’ye girip girmemenin hiçbir önemi yoktu; “AB’ye evet”, birinci cumhuriyete açılan savaşın yönetiminde önemli bir siyasal söylemdi. Başarılı bir biçimde bu süreç yönetilerek 22 Temmuz seçimlerine gelindi.

AKP açısından 22 Temmuz ve sonrası siyasal süreci yönetmek, varlık veya yokluk sorunuydu. Bu süreç, birinci cumhuriyetin politik gücü ordu ile ikinci cumhuriyetin kurucu gücü AKP arasında kirli bir sivil iç savaşla geçti. Birinci cumhuriyet süreci “cumhuriyetin değerleri”, “laiklik ve anti-laiklik” söylemleri üzerinden yönetirken, AKP süreci “siyasi vesayete hayır”, “millet” ve “demokrasi mağduriyeti” söylemleri ile yönetti. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı seçiminde çıkarılan zorluklar ve AKP’nin kapatılma davasıyla başlayan süreç, anayasa oylamasıyla son buldu. Mahkemeler, istihbarat savaşları ve skandallarla dolu olan bu sivil savaşta birinci cumhuriyet kaybetti ve çözüldü.

22 Temmuz seçimlerinden hemen önce Otonom dergisinin on altıncı sayısında yayınladığımız “Birinci Cumhuriyetin Çözülüşü ve Komünalist Sol” başlıklı makalede süreci değerlendirirken şu öngörüde bulunmuştuk:

 

“Bugün için bir durum olarak, birinci cumhuriyetin çözüldüğünden, potansiyel olarak ikinci cumhuriyetin kuruluşundan bahsedebiliriz. Bu durum, ikinci cumhuriyetin kurulduğu anlamına gelmez. Sürecin çatışmalı ve sancılı geçeceği açıktır. İkinci cumhuriyetin kuruluşu, küresel güç ilişkilerine bağlı olarak üç temel adımın atılmasına bağlıdır. Birincisi, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi, ikincisi, sivil bir anayasanın meclis ve halk tarafından referandum aracılığıyla onanması, üçüncüsü PKK’nin, politik bir ihtiyaç olmaktan çıkma koşuluna bağlı olarak silahları koşulsuz bırakması. Süreç başlamıştır. Eğer ikinci cumhuriyetin kuruluşu tıkanır ve kırılırsa, ciddi bir militarist süreç başlayacaktır. Artık geriye dönüş yoktur.”

 

Sürece dair dört yıl önce ifade ettiğimiz politik öngörümüzü hayat yine doğruladı. Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildi, silah bırakılması denendi fakat süreç Habur ile tıkandı ve anayasa paket olarak onandı. Süreç yanlış yönetildiği için başarılamadı. Bu başarısızlık birinci cumhuriyetin direncinden değil süreci yöneten siyasal akıl AKP’nin beceriksizliğindendi; fakat önemli dersler çıkarılarak günümüze gelindi. Önce anayasa toplumsal bir konsensüs ile onandıktan sonra genel af ve silah bırakılmasına gidilmeliydi. 12 Haziran seçimleri sonrası yapılacak olan budur; 12 Haziran seçimleri sonrası kurulacak meclis kurucu meclistir ve bu sefer ikinci cumhuriyet gerçekleşecektir.

 

Birinci Cumhuriyetin Çözülüşü

Siyasal tarihte söylemsel kopuş, kırılma ve kuruluşların dönemleri vardır. Böylesi dönemler, tarihin yeniden yazılmasını gerekli kılar. Bu kırılmaların ve kuruluşların aktüel olmadan fark edilmesi zordur. Oluşu, aktüel olmadan virtüelliğinde ya da potansiyelinde yakalamak ve ifade etmek kahredici yalnızlığı üstlenmek demektir. Böylesi kırılmalar, kopuşlar ve kuruluşlar krizlere içkindir. Toplumsal ve siyasal dinamiklerin, yeni bir tarihsel dönemin söylemsel kuruluşlarına göre yeniden yapılanmaları sınıflar mücadelesinin yeni aktörlerini sahneye çıkarır ve bu aktörler tarihi yeniden yazarlar. İkinci cumhuriyet yeni bir kuruluştur ve politik tarih, emek ve sermaye cephelerinden yeniden yazılacaktır.

Türkiye siyasal dinamikleri birinci cumhuriyetle, bir başka deyişle Kemalizm ile virtüellik bağlamında her zaman bir gerilim içindeydi; fakat bu gerilimle yüzleşemedi ve Kemalizmle olan krizlerini aşamadı. İkinci cumhuriyet politik mücadelenin bir ürünüdür ve bütün dinamikleri, toplumsal ve siyasal bütün güçleri birinci cumhuriyetle yüzleştirecek ve Anadolu’nun birinci cumhuriyetle olan krizinin aşılmasında tarihsel bir olanak sunacaktır. Bu olanağı değerlendirmek politik güçlerin ağırlığına ve çapına bağlıdır. Sermayenin politik güçleri birinci cumhuriyetle olan krizlerini aşmada önemli bir aşama kaydetmiştir. Emek cephesinin politik güçleri açısından bunu söylemek için daha erkendir. Emek cephesinden birinci cumhuriyetle olan krizle yüzleşme ve aşma dinamiği Kürt siyasal hareketidir. Kürt siyasal hareketi “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku” ile Türkiye soluna önemli bir olanak sunmuştur. Bu olanağı değerlendirmek Kürt siyasal hareketi dâhil Türkiye sol siyasal güçlerinin birikimine, üretkenliğine ve yetkinliğine bağlı olacaktır.

Birinci cumhuriyet, 19. yüzyılın içinden gelen iç ve dış krizlerin 20. yüzyıla bıraktığı bir mirastır. Bugün bile önemi anlaşılamayan bir kırılmadır. Bu, batı siyasal tarihinin içinden değil İslam siyasal tarihinin içinden bakılarak anlaşılabilecek bir durumdur. Hıristiyanlık, batı siyasal tarihinin demokrasi, cumhuriyet, ulus ve yurttaşlık değerleriyle çatışmış ve burjuvaziye yenilmiştir. Burjuvazi; ulus devleti, yurttaşlığı, cumhuriyeti ve demokrasiyi üretmedi. Antik Yunan site devletlerinden, Roma’dan gelen batı siyasal tarihinde var olan bu değerleri Reform ve Rönesans ile keşfetti ve aydınlanma ve moderniteyle bu değerleri kendi sınıf çıkarının politik gücü olarak geliştirdi. İslam’ın doğduğu ve geliştiği coğrafyanın siyasal tarihinde batı siyasal değerleri yoktu. İslam, kapitalizmle barışık olmasına karşın batı siyasal değerleri İslam’a aşkındır ve direniş bu aşkınlık karşısında İslam’a içkindir. Bu duruma modernizm ile feodalizm arasındaki çatışma diyerek kestirip atmak ve modernizmin aşkınlığı tarafında saf tutmak, asıl olan hayat karşısında beyaz Türklüktür ve ucuz oryantalizmdir. Bu bağlamda Kemalizm, İslami toplumsal değerler karşısında aşkın olan batı siyasal değerlerinin temsilcisidir. Oryantalist açıdan bakıldığında bu durum sorunlu görünmüyor; fakat içkinlik açısından bu durum bir gerilimdir ve bu gerilim bugüne kadar siyasal bir kriz olarak kendisini üretmiştir.

Başta Mısır olmak üzere İslam ülkelerinde gelişen son siyasal durum İslam ortaçağının kırılması açısından önemli bir gelişmedir. İslam kendi Rönesans’ının ve aydınlanmasının arayışına girmiştir. Tam bu aşamada birinci cumhuriyet, AKP üzerinden siyasal İslam tarihinin içkin gücüne dönüşmüştür. AKP, İslam’ın Protestanlaşmasının, batı siyasal değerlerinin İslam’a içkinleştirilmesinin gücüdür. İslam’a aşkın birinci cumhuriyet, ikinci cumhuriyetle İslam’a içkin bir siyasal tarihe dönüşecektir. Tarihin cilvesi şudur ki, birinci cumhuriyeti çözen Kürt siyasal hareketi ve siyasal İslam, modern siyasal nitelikleri ile birinci cumhuriyetin ürünüdür. Bu bağlamda İslam’ın siyasal-toplumsal değerlerine aşkın olan birinci cumhuriyet, ikinci cumhuriyetle İslam’ın siyasal tarihine içkenleşmiş olacaktır. Bu durum yalnızca Türkiye için değil bütün İslam ülkeleri için önemli bir tarihsel kırılmadır ve küresel egemenliğin kuruluşuna içkindir. Yeni Osmanlıcılık, birinci cumhuriyetle melezleşmiş ve batı siyasal değerlerini içkinleştirmiş İslam’dır.

İkinci cumhuriyet, birinci cumhuriyetin siyasal İslam ile olan krizini yeni anayasayla çözecektir. Bu bağlamda küresel sermayenin politik gücü olan AKP, birinci cumhuriyeti çözen önemli bir aktördür.

Birinci cumhuriyeti çözen ikinci en önemli aktör Kürt siyasal hareketidir. Eğer birinci cumhuriyet, ulus devlet ve modernitenin zalimliğini görmek istiyorsanız Kürt halkının siyasal dinamiklerine bakmanız yeterlidir. Kürt halkı, Türk halkıyla karşılaştırılamayacak kadar dindardır. Modern hukuk, Kürt halkı için her zaman aşkın kalmıştır. İslami hukuk ve değerler Kürt halkının toplumsal ilişkilerine kültürel olarak bugün de hâkimdir. Bu duruma gericilik demek oryantalizme içkin şovenizmdir. Bir halkın yaşattığı değerleri feodalizm, geri kalmışlık diyerek küçümsemek bizim işimiz değildir. Osmanlı döneminden bugüne egemen güçler ne zaman Kürt halkına ihtiyaç duysa Kürt halkının İslami kültürel değerlerini, din adına politikleştirmiştir. Bugün AKP Kürt halkının bir kesiminden destek görüyorsa nedeni hizmet edebiyatları değil kültüreldir.

Kürt halkı birinci cumhuriyetin iki sopası altında inim inim inletilmiştir. Bunlardan ilki, birinci cumhuriyetin kurduğu ulus devlet paradigmasıdır. Birinci cumhuriyet, ulus devlet paradigmasını Anadolu’yu toplumsal ve siyasal olarak Türkleştirme üzerine kurmuştur, bu bağlamda başından itibaren birinci cumhuriyet, bu toprakların yerlileri olan gayri Müslimler ve Kürt halkı üzerinde bir şovenizmdir. İkincisi, birinci cumhuriyet modernizmi, Kürt halkının toplumsal değerleri için zulümdür. “İlericilik”, zalimliği meşrulaştıran söylem olamaz. Bu iki nedenden dolayı Kürt halkı için birinci cumhuriyet ve onun kurduğu ulus devlet, jandarmadır, şovendir ve zalimdir! Bu bağlamda Kürt halkı mezalimdir. Beyaz Türkler için bunun anlaşılması imkânsızdır.

Oryantalist, birinci cumhuriyet savunucuları beyaz Türk Marksistlere buradan söyleyeceğimiz iki kelamımız var! Birinci cumhuriyet yalnızca “emperyalizme” ve “gericiliğe” karşı kurulmadı, Kürt halkını ve Anadolu’yu Türkleştirme ve modernleştirme adı altında halkın toplumsal değerlerini aşağılama üzerine kuruldu. Birinci cumhuriyet bu toprakların onurunu kırdı! Sizler bunu anlayamaz olsanız da bu topraklar bunu asla unutmadı. İster din adına, ister ulus devlet ve modernizm adına isterse işçi sınıfı ve sosyalizm adına olsun, onur kırıcı olmak zalimliktir ve onur, en yıkıcı isyandır! Birinci cumhuriyet kibirdir. Bu topraklarda Sünnilerin Alevilere, birinci cumhuriyetin Kürt halkına ve bu toprakların toplumsal değerlerine bir özür borcu vardır. Bu özür ya erdemle verilecek ya da savaşılarak elde edilecektir.

 

İkinci Cumhuriyetin Kuruluşu ve Emek Cephesi

12 Haziran seçimleri ve sonuçları ikinci cumhuriyeti virtüellikten aktüelliğe geçirmiştir. İkinci cumhuriyet artık çıplaktır. Kurulacak meclis ikinci cumhuriyetin kurucu meclisi olacaktır. Bu seçimin iki galibi vardır: AKP ve Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku. Bu iki güç, ikinci cumhuriyetin kurucu gücüdür ve iktidar gücü AKP, sermayeyi; muhalefet gücü Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku ise emek cephesini temsil etmektedir. CHP ve MHP siyasal süreçten düşmüş olarak mecliste bulunacaktır. Anayasanın oluşumunda, sermayenin tarihsel bloğu olan Emek Demokrasi ve Özgürlük Blokuna karşı AKP ve CHP ittifakı olacaktır.

Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku emek cephesinin tarihsel bloğudur. Bu blok konjonktürel bir ittifak değildir, bugünden emek siyasetinin olumlu ya da olumsuz geleceğini belirleyecektir. Önemli bir tarihsel olanakla karşı karşıyayız. Kürt siyasal hareketi dışında sürece hazır olduğumuz söylenemez fakat yürürken öğreneceğimiz ve büyüyebileceğimiz bir süreçle karşı karşıyayız. Bugüne kadar emek siyaseti, bu toprakların geleceği için bir siyasal ağırlık olamadı, emeğin siyasal talepleri toplumsal bir değere dönüşmedi. Oysa bugün böyle bir olanak ile karşı karşıyayız. Birinci cumhuriyet, üç temel siyasal dinamiğe karşı kuruldu: siyasal İslam, Kürt halkı ve komünistler. Tarihsel deneyim ve birikimle bu üç siyasal güç artık meclistedir.

Bu kurucu siyasal süreçte Kürt siyasal hareketine önemli sorumluluklar düşmektedir. Kürt siyasal hareketi önemli bir kavşağa girmiştir. Kürt halkı Ortadoğu ve Anadolu’nun yerlileridir. Siyaseten dünyalı olduğu boyutta, yerliliğini dünyanın yerlileri olarak üretecektir. Kürt siyasal hareketinin dünyanın yerlileri olması, dünya devrimci hareketi için büyük bir ihtiyaçtır. Eğer Kürt siyasal hareketi siyaseten dünyanın yerlilerine dönüşemez ise yerel bir politik güç olarak kalacaktır. Bu kurucu süreçte Kürt siyasal hareketini bekleyen engel budur.

Kürt siyasal hareketi dünyanın yerlileri olma siyasal gücüne sahiptir. Onur siyaseti 21. yüzyılın sınıf siyasetidir ve bu coğrafyada Kürt siyasal hareketi onurun siyasal bedenidir. Onur siyaseti, parti-devlet özdeşliği temeline dayalı devrim kuramından antagonist bir kopuş paradigmasıdır. Bu paradigma Kürt siyasal hareketine içkindir. Demokratik cumhuriyetten devletin reddine ve buradan demokratik özerklik siyasetine geçiş, onur ve içkinlik siyasetine geçişin kapısını açmıştır. Emek siyasetini siyasal demokrasi hattından toplumsal demokrasi hattına çekmiştir. Fakat bu köklü kopuşu ne Türkiye’de ne de dünyada tartıştıramamıştır. Bu coğrafyada bunu tartıştırabilecek tek güç ise yine kendisidir. 100’e yakın belediye ile talep siyasetinden içkin kurucu siyasete geçmek için adım atması dört gözle beklenmektedir.

Kürt siyasal hareketi, Türkiye solunun Kemalizm ile yüzleşmesinin olanağını sunmuştur; fakat bu yüzleşme Kemalizm’le olan krizinin nasıl aşılacağını dünyanın yerlileri olarak tartıştıramamıştır. Yalnızca birinci cumhuriyetin ulus devletinin eleştirisiyle kalmış fakat emperyalizme karşı ulus devletin ilericiliğine takılmış aşkın siyasete, tarihsel anlamda bütün ulus devlet kuruluşlarının siyasal gericilik olduğunu gösterememiştir. Bu coğrafyada ulus devletleşmelerinin kardeş toprakları düşman kıldığını gösterme hakkını kullanmamıştır. Ciddi bir modernizm eleştirisi olanağına sahip iken bu olanağı dünyanın yerlileri olarak üstlenmemiştir. Modernizmin emeği ücretli emek altında sınıflaştırmanın, kültürlerin, halkların onurlarını ve yaşamın çok kültürlülüğünü tahakküm altına almanın bir egemenlik biçimi olduğunu tartıştıramamıştır. Soyut emeğin, paranın ve ücretli emeğin tahakkümüne karşı onurun içkin isyanı anti-kapitalizmi geliştirememiştir.

Bu söylediklerimiz asla eleştiri olarak algılanmamalıdır. Kürt halkının dostluğuna, sürçülisan ettiysek affına sığınarak, bizim açımızdan üzerine düşünülmesi gereken sorunsal alanlar olarak ifadelendirdik.

Özgürlüğü özlemiş ve hak etmiş Kürt halkının isyan halayına katılmak istedik. Neşemiz, şenliğimiz ve soframız bol olsun!

Riye we vekıri be!

Cengiz Baysoy