Kategori: Politik Teori
Yayınlanma: 17 Şubat 2012 Gösterim: 2340
Yazdır

Savaş, iktidar ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasında
somutlaşan politikanın en yoğunlaşmış
biçimini ifade eder. Savaşın ulusal, bölgesel ve
küresel niteliği, ‘savaş’ kavramının tanımında
herhangi bir değişikliğe neden olmamasına
rağmen, güç ilişkilerinin yapılanması ve bu ilişkilerdeki


aktörlerin ko-numlandırılmasının okunmasında
önemli bir anahtardır. Irak savaşı, ne
ulusal ne de bölgesel bir savaş niteliği taşımaktadır.
Bunları içererek aşan yeni bir küresel iktidarı
yapılandırmakta ve dünya üzerindeki bütün
güç ilişkilerini ve aktörleri bu küresel iktidar
yapısına uygun biçimde düzenlemektedir. Bu bir
dünya savaşıdır ve tarih üçüncü dünya savaşının
içinden geçmektedir.
Üçüncü dünya savaşı, emperyalizmin üçüncü paylaşım
savaşı olarak görünmüyor. Dolayısıyla
bunun ötesine geçen tarihsel-toplumsal bir gerçekliğin
çözümlenmesine ihtiyaç vardır. Ulusal
ekonomi merkezli bir dünya pazarı yapısına göre
bir bağımlılık ilişkisinden dünya ekonomisi
merkezli bölgesel pazar yapısına uygun bir
bağımlılık ilişkisine geçili-yor. Üçüncü dünyanın
içeriye alınmasıyla, içerisi ve dışarısı ikileminin
ortadan kaldırıldığı Kapitalist İmparatorluğun
zemininde yaşıyoruz. ‘Devlet’ kavramı iktidar
işleyişinin en önemli aygıtlarından birisi olmaya
devam ediyor, fakat tarihsel-toplumsal iktidar
işleyişine göre yeniden işlevlendirilerek yapılandırıldığının
görülmesi gerekiyor. Ulus devlet
temelinde yapılanmış emperyalist devlet
merkezine bağımlı iktidar yapıları arasındaki
çatışkıyla işleyen bir dünyadan, Kapitalist
İmparatorluğun iktidar işleyişine bağımlı güç
ilişkilerinin belirlendiği çatışkılı bir dünyaya
geçmiş bulunuyoruz. Tek merkezli iktidar yapıları
arasında çok merkezli ilişkiye dayanan dünya iktidar
yapısından, çok merkezli yapılanan ve tek
merkezli ilişkilere dayanan bir dünya iktidar
yapısına doğru gidiyoruz. Bu bağlamda Irak
savaşı, kapitalizmin emperyalizm döneminden
imparatorluk dönemine geçişin birikmiş sorunları
ile imparatorluk döneminin iktidar işle-yişinin
hukuksallaşmasının ve yapılanmasının krizini
ifade ediyor.
Kapitalist İmparatorluk işleyişinde korunacak bir
ulus devlet ve ulusal sınırlar yok; imparatorluğun
çıkarları var. Artık, ulusal egemenlik temelinde
bir demokrasi işleyişinin tarihsel-toplumsal koşulları
kaldırılmakta, yerine imparatorluğun küresel
demokrasi söylemi konulmaktadır. Bunun somut
karşılığı ulus devlet egemenliğinin tasfiyesi ve
ulus devletlerin çözülmesi ve yerine küresel
demokrasinin ekonomik, toplumsal ve siyasal
normların yapılandırılmasıdır. Bu bağlamda
emperyalizm döneminde yeni sömürgeciliğin
bağımlılık ilişkileri sonucu modernizmin maddi
ve ideolojik alt yapısını tamamlamış olan G-20
ülkelerinde ulusal egemenlik kırılmış ve ulus
devletler çözülmüştür. Fakat, mo-dernizmin maddi
ve ideolojik alt yapısını tamamlamamış İslam
ülkelerinin ulus devlet işleyişleri imparatorluğun
iktidar işleyişine engel oluyor ve direniyor. Irak
savaşı, imparatorluğa direnen bu ulus devletlerin
bütününe açılmış bir savaştır. İmparatorluk, iktidar
ilişkilerine engel olan veya engel teşkil edecek
olan ulusal egemenlik ilişkilerini tanımamakta,
askeri müdahalede bulunmayı emperyal bir hak
görmektedir. Bu durum, imparatorluğun emperyal
merkezleri (ABD, AB, Rusya, Çin vb.) tarafından
kabul gören imparatorluğun anayasal ilkelerinden
biridir. Irak savaşını, kapita-lizmin emperyalist
döneminin iktidar ilişkileriyle okuyanlar, savaşı,
ABD emperyalizminin emperyalist işgali olarak ya
da bu söylemi yetersiz görüp, ABD imparatorluğunun
yapılanması olarak konuşturmaktalar ve
savaşın nedenini petrol sorunuyla darlaştırmaktalar.
Bu yaklaşım doğal olarak, NATO’da, BM’de ve
AB’deki krizleri emperyalizm döneminin çelişki ve
çatışkıları olarak görmekte; NATO’nun, BM’nin ve
AB’nin paralize olduğunu ve dağılacağını ileri
sürmekte ve yeni askeri-siyasi kutupların doğacağını
öngörmektedirler. Fakat ne hikmetse, bu
emperyalist çelişkiler, emperyalist devletler arası
açık askeri çatışmaya dönüşmemektedir. Neden
emperyalistler arası açık askeri bir savaş çıkmıyor
sorusuna nükleer silahlar gerekçe gösterilerek,
emperyalistler arası üçüncü dünya savaşı çıkmayacak,
yanıtı veriliyor. Bu durum, emperyalist
dönemde olduğumuzu söyleyen bütün yaklaşımların
en zayıf noktasını ifade ediyor. Bu bağlamda
‘kahrolsun emperyalizm’ söylemi, politik yol
açıcılıktan daha çok, ajitatif bir söyleme dönüşüyor.
Kapitalizmin imparatorluk döneminde siyasetin
ontolojik paradigmasını kuracak olan küresel
tekelleri, küresel pazar üzerinde dengesiz gelişim
yasasının nasıl yapılandığını; bunun sonucu
yoğunlaşan rekabeti, pazar savaşını ve krizi, bu
krizi yönetecek olan aktörler ve bu aktörlerin
ilişkilerini iyi okumaktan ve imparatorluk sürecinin
yarattığı devrimci imkanları görmekten geçiyor.
Buradan durup baktığımızda imparatorluğun iktidar
işle-yişinde bazı noktalar netlik, bazıları ise
sürecin belirginleştireceği belirsizlikleri taşıyor.
Belirgin olan, küresel tekellerin, imparatorluğun iktidar
ilişkilerini hukuksallaştırdığıdır. Sorun yalnızca
petrol sorunu değildir, sorun, imparatorluğun bir
bütün olarak içinde bulunduğu ekonomik durgunlukta,
küresel tekellerin önünü açacak bütün toplumsal
ilişki alanlarının ticarileştirilmesi, piyasalaştırılması
ve şirketleştirilmesi ile emperyal merkezler
dışında, imparatorluğu tehdit etmeyecek düzeyde
dünyanın silahsızlandırılmasıdır.
Sovyetlerin yıkılmasından sonra, sorunlu jeopolitik
öneme sahip coğrafyalar olarak Doğu Avrupa,
Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu’yu sıralayabiliriz. Bu
bölgelerde gelişecek sorunların bölgesel nitelikte
kalmayacağı, dünyanın bütününü etkileyebilecek
potansiyele sahip olduğu açıktır. Önemle vurgulamak
istediğimiz nokta, imparatorluğun neo-liberal
ekonomik politikası altında küresel sermayenin
korkak, kırılgan ve panik oluşudur. Yaşayabilmesi ve
kendini gerçekleştirmesi için siyasal gücün istikrarı
şarttır. Siyasal gücün istikrarı altında güvenceye
alınmamış küresel tekellerin yaşama şansı yoktur.
Emperyalizm döneminde bu güvenceyi sağlayan güç
ulus devlet merkezli emperyalist devletlerdi.
İmparatorluk döneminde bu yetmemekte, çok
merkezli yapılanan fakat tek merkezlerle işleyen
küresel çapta bir iktidar gücüne ihtiyaç duyulmaktadır.
İmparatorluk için bu durum yaşamsal, olmazsa
olmazlardandır. Bu bağlamda, imparatorluk döneminin
dünyayı daha demokratikleştireceği beklentisi
yanlıştır. İmparatorluğun iktidar işleyişinde siyaset,
emperyalizm döneminden daha çok aske-rileştirilecektir.
İmparatorluğu tehdit eden coğrafyalara müdahaleleri
yapan kurumsal güçlere ve bu güçler içindeki dengelere
kısaca değinmekte yarar vardır. NATO, AB, BM,
Rusya ve Çin. BM’de veto yetkisine sahip beş ülke, ABD,
İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’dir. 1990 ve sonrası
müdahaleler BM ve NATO üzerinden yapılmıştır. BM
ve NATO arasındaki problem BM’de veto yetkisine
sahip Rusya ve Çin’in NATO’da olmayışlarıdır. Kosova
müdahalesinde görüldüğü gibi, BM’de Rusya ve Çin
vetosunu by-pass etmek için NATO üzerinden karar
çıkmıştır. Doğu Avrupa ülkeleri NATO’ya ve AB’ye üye
edilerek, bu coğrafyada hem İmparatorluğun iktidarı
hem de çok merkezli hiye-rarşik yapısı güvence altına
alınmıştır.
Afganistan müdahalesi, NATO güvencesi altında BM
müdahalesidir. Bu süreçte Rusya’ya NATO’da statü verilmiş,
Çin DTÖ’ye alınmıştır. Rusya ve Çin, imparatorluğun
çok merkezli yapısının hiyararşisinde yer alma
stratejisinde önemli adımlar atmıştır.
Günümüz Irak Savaşına, 91 Körfez Savaşı, Somali,
Bosna-Hersek, Kosova, ve Afganistan müdahaleleriyle
gelmiş bulunuyoruz. Bu müdahalelerin hepsi 12 yıllık
kısa bir süreç içinde, imparatorluğun iktidarı tarafından
gerçekleştirildi. 90’lardan günümüze dünya
müdahaleler içinden geçmektedir ve kanıksanmış
biçimde günlük yaşam devam etmektedir. Bunun
nedeni emperyal güçlerin konsensusuna dayanan
imparatorluğun merkezi müdahaleleridir. Bu müdahalelerde
ABD’nin öne çıkması, ABD emperyalizmi
olarak okunmakta; imparatorluğun çok merkezli
yapısı üzerinde tek merkezli işleyen iktidar bedeninin
kavranılmamasına neden olmakta; bütünlükçü antikapitalist
politik bir hat kurulamamakta ve ABD
emperyalizmi öne çıkarılarak, diğer emperyal güçler
meşrulaştırılmaktadır.
İmparatorluk, 91 Körfez Savaşıyla, küresel çıkarların
yapılanması ve korunması için siyasal gücünü
BM ve NATO gözetimi altında ABD’nin askeri gücüne
devretmiştir. ABD, İmparatorluğun Bonapartıdır.
Bonapartizm, kalıcılığı değil geçiciliği ifade eder.
ABD, Irak savaşıyla geçiciliğini kalıcılığa
dönüştürmek isteğindedir. Irak savaşıyla ABD, kapitalist
imparatorluğa, imparatorluğun kralı olduğunu
ilan etmek istemektedir. İmparatorluğun çok merkezli
yapısı, ABD’nin merkezi krallık ilanına karşı çıkmakta
ve ABD’nin askeri gücüne verilen siyasal destek
geri çekilmektedir. Şu an ABD, imparatorluğun siyasal
gücünden yoksun bir askeri güçten başka bir şey
değildir. Süreç nasıl gelişirse gelişsin imparatorluk,
ABD’yi, Bonapartın atından indirecek ve eşeğe binmiş
bir kovboya dönüştürecektir.
BM’de ve NATO’da gösterilen Almanya, Fransa, Rusya
merkezli ABD karşıtı muhalefet, Irak’a karşı açılacak
bir savaşa karşı değillerdir. Karşı oldukları,
ABD’nin ben merkezci krallık ilanıdır. Fakat karşı
çıkışlarının arkasında siyasi bir akıl vardır. Bu akıl,
küresel tekelleri paralize edecek olan uzun ve zor bir
savaşın, imparatorluk iktidarını siyasi istikrarsızlığa
sürükleyeceği riskidir. Bu risk, BM ve NATO zemininde
imparatorluğun konsensusuyla üstlenilebilir.
NATO’da, BM’de yaşanan kriz ve bu krizin AB’ye yansımasını
iyi okumak gerekiyor. Ne NATO, ne BM, ne
de AB dağılmayacaktır. Bu uluslararası kurumlar
kapitalizmin emperyalist döneminin ihtiyaçları üzerinden
kurulmuşlardır. İmparatorluğun ihtiyaçlarına
göre yeniden işlevlendirilip, yapılandırılması gereği
bilinmesine rağmen bu sorun sürece bırakılmıştır.
İmparatorluğun Irak krizi, bu sorunu sürece bıraktırmadan
iradi müdahaleyle çözülmesi gereğini açığa
çıkarmıştır. NATO Türkiye krizini aştı, fakat sorun
yerinde durmaktadır. BM’de Irak krizi aşıldıktan
sonra sorun güncelliğini koruyacaktır. Irak krizinin
aşılmasıyla NATO ve BM İmparatorluğun ihtiyaçlarına
göre işlevlendirilerek yapılanacaktır.
Devrimciler için önemli olan, devrimci olanakları
açığa çıkarmak ve bu devrimci olanakları yaratan
tarihsel uğrakları iyi okumaktır. Bazı tarihsel uğraklar,
devrimcileri konuşmak için kürsüye, sahneye ve
sokağa davet eder: 1848 Avrupası, Ekim Devrimi ve
68 hareketi gibi... Seattle’la başlayan, 15 Şubatla
devam eden küresel muhalefetin direnişi gibi... Artık
iç dinamikler, dış dinamikler kalkmıştır. Dünya
devrimci dinamiklerin politik konsepti ortaklaşmıştır:
Kapitalizm ve savaş. Bütün orduların
dağıtıldığı, bütün silah fabrikalarının kapatıldığı,
bütün sınırların kaldırıldığı, herkesin birer dünya
vatandaşı olduğu ‘başka bir dünya mümkün’dür.

Cengiz Baysoy