Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 3559
Yazdır

İktidar kavramı üzerine düşünmek Egemenlik teorisi üzerine düşünmektir. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın kuramsal birikiminde “Egemenlik teorisi” üzerine düşünmenin pek yeri olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Daha cesur bir ifade kullanırsak: “Egemenlik teorisi” üzerine hiç düşünülmemiştir. Bu durumun en önemli nedeni “iktidar” kavramının politik felsefe ve politik teori olarak olumlanmasıdır. Bu hakikat ruhumuzda “devlet”i kişilikleştirmiştir. Oysa iktidar ve egemenlik teorisi üzerine düşünmek “politik olan” üzerine düşünmektir. Bu bağlamda “politik olan nedir” sorusu karşısında sol’un teorik ve pratik pozisyonunun tıkanıklık ve kriz olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu kriz kadim bir krizdir ve günümüz politik pratiğini tıkayan bir hale gelmiştir.

 

Sol, politik olan’ı iktidar üzerinden sınıfların yer değiştirmesi olarak okur ve politik olan sınıfsal hükmetme ilişkisidir. Kötü olan burjuvazinin sınıfsal iktidarı, iyi olan ise proletaryanın sınıfsal iktidarıdır. İktidar kavramı ise nötrdür. İktidar kavramı her zaman bir “şey”, bir “nesne” olarak düşünülmüştür. Oysa “iktidar” kavramı “nesne” değil tam tersi “özne” olandır. “İktidar” sınıf üretme ilişkisidir; tek taraflı çalışmaz sınıfların çelişkili çatışmasının ürettiği bir güçtür. Bu bağlamda iktidar diyalektiktir. Sermayeyi ortadan kaldırıp ücretli emeği devam ettirmek anti-kapitalizm değildir. Anti-kapitalizm ücretli emeğin ortadan kaldırılmasıdır. Bu bağlamda ücretli emek ve sermaye “emek” kavramının yabancılaşmış biçimleridir ve kapitalizmin sınıfsal dinamikleridir. “Emek” kavramını politik olarak kendisine yabancılaştıran, sınıflar arası diyalektik çalışan iktidar ilişkilerinin kendisidir. Politik olanı iktidar diyalektiğinin içinden kurmakla doğal olarak, politik olanı “iktidar”ı ele geçirmek, iktidar olmak ve iktidarı korumak ve sürdürmek olarak düşünülecektir. Bu düşünme biçimi burjuvadır ve sol, burjuva egemenlik teorisi içinde çıkamamıştır. İşçi sınıfı iktidarında emek, ücretli emek altında sınıf olarak kendisini üretmeye devam edecektir. Oysa devrim, sınıflaşmaya karşı sınıfsızlaşmanın politik pratiğidir.

“Emek” kavramının ücretli emek ve sermaye yabancılaştırmasından çıkartılması politiktir ve emeğin olumlanmasında politik olan, emeği ücretli emek olarak sınıflaştırmaktan çıkarmaktır. Politik olarak emeğin sınıflaşmaktan çıkması bir sınıf üretme ilişkisi olarak “iktidar” kavramından çıkmaktır. Emeğin olumlanmasında politik olan “iktidar”ın parçalanması, yıkılması ve “iktidar” olmayan etik-politik bir düzlemin toplumsal olarak kurulmasıdır. Sermayenin politik olanı ile emeğin politik olanı arasındaki fark antagonisttir. Kapitalizm politik toplum, komünizm ise etik-politik toplumdur. Öznenin ve iktidarın devrimcileştirilmesinden, demokratikleştirilmesinden ziyade hayatın devrimcileştirilmesi ve demokratikleştirilmesidir. Bu durum yarınların sorunu değil bugüne içkin etik-politik bir pratiktir.

“Herkes”in ve “her şey”in politik olduğu uzam’da ve politik teorinin kriz içinde olduğu bir dönemde “iktidar” kavramının olumlanması üzerinden değil, emeğin olumlanmasına içkin “iktidar” kavramının olumsuzlanması üzerinden “politik olan üzerine” düşünmeyi yeniden denemenin önemli olduğunu düşünüyorum.

 

İktidar Hiyerarşi, Temsil, Diyalektik ve Sınıftır

 

Egemenlik teorisi başlığı altında geniş bir konu olan “politik olan” üzerine düşünmenin önemini vurguladıktan sonra bu makaleyi daha kök bir yerden sınırlamak için bir adım geri giderek “politik felsefe” üzerine düşünmeyi önüme koymak istiyorum. Neden politik felsefe? Eğer “iktidar” kavramı üzerine düşünmek gerekiyorsa bunun yolu “hiyerarşik düşünme”, “temsil”, “diyalektik” ve “sınıf” kavramlarını sorunsallaştırmaktır. Hiyerarşi, temsil ve diyalektik sorunsallaştırılmadan “iktidar” kavramı okunamaz ve politik olan üzerine düşünülemez. Hiyerarşi, temsil ve diyalektik düşünmeyi sorunsallaştırmayı önümüze koyduğumuzda da karşımıza çıkan alet çantalarının en önemlisi Deleuze’dür. Bu bağlamda bu yazı Deleuze üzerinden “hiyerarşik düşünme”yi sorunsallaştırmayı denemektir.

Deleuze’ün “felsefe nedir” sorusuna verdiği yanıtı önemsersek en dar anlamda felsefe, düzlem çatmak, düzlem kurmak ve kurulan düzleme içkin kavram yaratmaktır. Düzlem ve kavram yaratmak… Bu bağlamda Deleuze pek çok filozof üzerine monografiler yazmıştır: Hume, Bergson, Kant, Leibniz, Nietzsche, Spinoza, Foucault vb. Bu düşünürlerin monografilerini okurken dikkat edilmesi gereken, bu düşünürlerin düzlemini ve bu düzlem üzerinden yarattıkları kavramları yakalamak ve anlamlandırmaktır. Bu monografiler ile Deleuze ne yapmaya çalıştı, Deleuze için bu filozofların anlamı nedir ya da Deleuze’ün sorunsalı nedir? Deleuze’ün monografilerinin bir felsefe tarihi yazımı olmadığını biliyoruz. Peki bu monografileri neden yazdı? Bu soruya Deleuze’ün açık ve seçik bir yanıt vermediği bilinmektedir, bundan dolayı bu soru ortadadır; bir biçimde Deleuze tarafından bu soru ortaya atılmış ve bırakılmıştır. Deleuze etiğinin de bunu gerektirdiğini düşünüyorum. Deleuze felsefesi ucu açık bir felsefedir; bu durum eksik bir felsefe anlamına gelmez. Bu bir etik tercihtir. Deleuze öznesiz, kişisiz virtüelliktir. Deleuze içkinlik felsefesidir, ortak olandır ve bir alet çantasıdır; herkes ihtiyacı olanı alarak bu virtüelliğe katılır. Deleuze her zaman “biz”in içinde iki’miz, üç’ümüz ve çokluktur. Deleuze çokluğun sonsuz ifadesidir.

Deleuze dostları olarak bizler kendimizce bu soruya ihtiyacımız boyutunda, edimimiz ile yanıt bulabilir ve bu virtüelliğe katılabiliriz. Bu cüretle yanıt: Monografiler Deleuze’dür; Deleuze’ün felsefesinin kuruluşudur. Deleuze’ün monografileri ve felsefesi “hiyerarşik”, “temsili” ve “diyalektik” düşünmeye müdahale, bir itirazdır ve içkinlik düzleminin kuruluşunun inşasıdır.

Her genellemenin bir indirgeme olacağının bilincindeyim fakat konunun anlaşılması ve makalenin sınırlarını korumak açısından genellemelerde bulunmaktan kaçınamayacağım. Deleuze’ün felsefeyi üç düzlem üzerinde düşündüğünü söylemek benim açımdan yanlış olmayacaktır. Birincisi “aşkınlık”, ikincisi “aşkınsallık”, üçüncüsü ise “içkinlik”tir. Hiyerarşik ve temsili düşünme ilk ikisini kapsar: hiyerarşik düşünme “aşkınlık” ve “aşkınsallık” düzlemidir ve bir belirleme, olumsuzlama felsefesidir.

 

Aşkınlık düzlemi

 

Yaşadığımız coğrafyanın “sol düşünce”sinin de içinde bulunduğu Batı düşünme geleneğinin köklerini şöyle sıralayabiliriz: Antik Yunan, Roma, Hıristiyanlık, İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya. Bir başka değişle “Felsefe”, “Egemenlik”, “Din”, “Ekonomi Politik”, Kant ve Hegel üzerinden “Özne”, “Ulus Devlet” ve “Ekim Devrimi”dir. Kapitalizm, bu geleneğin kopuşlarla güncelleşmesinin ürünüdür. Kapitalizmin modernist iktidarının, bu “Hiyerarşik düşünme” geleneği içinden okunduğunda daha anlaşılır kılınabilineceğini düşünüyorum.

“Hiyerarşi” kavramının anlamı, “hieros” ya da “iereus” ve “arche” sözcüklerinin birleşmesinden doğan “hierarches” ya da “ierarches”den gelir. “Hieros” kutsal, “iereus” rahip ve “arche” ise ilk, kök, tanımlayan, belirleyen varlık, güç ve yönetici anlamlarını taşımaktadır. Bu bağlamda “hierarches” Antik Yunan’da kutsal törenlerin lideri, rahiplerin yönetimi ya da “ierarches” olarak da başrahip anlamlarına gelmektedir. “Hiyerarşi”yi temsil eden geometrik simge ise “üçgen”dir.

Dinsel kökenden politik kökene, yani Roma’ya geçtiğimizde karşımıza çıkan kavram “patrici”dir. Patrici’nin latince karşılığı “patricius”tur, kökü “pater” olan “baba” anlamından gelmektedir. Roma’da patriciler soylulardır ve yönetim soylulardan oluşur. “Pater”, “Papa” baba anlamına gelmektedir. Halkımızın anladığı “baba” kavramı bu bağlamda aile kurumunun maneviyatından gelmez tam tersi geleneksel olarak soylu olandan, egemenlik ve yönetmekten yani hiyerarşik düşünmenin köklerinden gelmektedir.

Toplumsal boyuta geçtiğimizde “patriarkal” kavramı ile karşılaşırız. “Patriarkal”ın, “erkek” egemen, ataerkil toplumsal ilişkileri ifade ettiğini biliyoruz. “Patriarkal” sözcüğünün kökü de “patricius” ve “arche” sözcüklerinden gelmektedir. Buna benzer pek çok örnek verilebilir fakat konumuz ile bağlantısı bağlamında düşünsel boyutla ilgili “teori” kavramına geldiğimizde mesele daha anlaşılır olacaktır.

“Teori” kavramının kökü “theo”dur; aynı zamanda “teoloji” yani dinbilimi kelimesinin köküyle aynıdır. Theo, theos “tanrı” anlamına gelmektedir. “Theoros ” teorisyen yani ayinlere gönderilen dini temsilcidir. “Theoria” ise “tanrıyı görmek” anlamına gelmektedir. Bu bağlamda Antik Yunan’da din adamları “theoros”la, “theoria” aracılığıyla tanrı üzerine tefekkür ederler; ortaya çıkan “teori”dir.

Doğu düşünme geleneğindeki “gönül gözü”, batı düşünme geleneğinde “akıl gözü”dür. “Akıl”, “düşünme”, “bilgi” ve en önemlisi bilgiyi sevmek olan “Philosophia” tamamen dinseldir. Semavi, tek tanrılı kitabi dinlerin ortaya çıkmadığı bir dönemde felsefe “teoloji”nin işlevini üstlenmiştir. Platon ile birlikte “felsefe” filozof krallar yetiştirmenin gücüne dönüşür. Dinsellikten, politikliğe yol alan “felsefe”, bu bağlamda günümüzde de politik işlevini aynen devam ettirmektedir.

Hiyerarşik düşünme geleneğinin kökü teori kavramında yatar. Akılsal görme bağlamında bilgi olan “teori”, pratik olanı küçümser. Teori ile birlikte metafizik, hiyerarşik düşünmenin başköşesine oturmuştur. “Aşkınlık”; “teori”nin, akılsal olanın, aklın, pratik olanın üzerine, duyusal olanın, bedensel olanın üzerine tahakkümdür. “Aşkınlık” düzlemi “akıl”ın hiyerarşisidir ve metafizik “akıl”ın bu hiyerarşik düzleminde işler çalışır. Aşkınlık, pratik ve bedensel ve duyusal olan her şeyi küçümser ve aşağılar. Köleler ve doğum yaptığı için kadınlar, beden işçiliğinden dolayı insan olarak değil birer üretim aleti olarak yok varlıklardır.

Aşkınlık düzleminin ikinci nosyonu, evrensellik, zorunluluk, mutlaklık değişmezlik ve tümel olandır. Asıl kurucu kavram “nesnelliktir”. Rasyonalistlerin diğer adı realistlerdir. Hakikat, bizim dışımızda nesnelliktedir ve her şey kavramdadır. Yüklemler kavrama içkindir. Bilgi analitiktir ve deneyden bağımsız akılsal bilgi apriori’dir. Bilgi icat edilemez ancak keşfedilebilir. İnsan bağlamında özne hak talep eden, belirleyen değil, görev ifa eden ve belirlenendir.

Aşkınlık düzleminin üçüncü nosyonu ölçüdür. Öz ve görüntü ikiliğinde ölçü nedir? Öz düşünsel olan, görüntü duyusal olan olarak ayrılmıştır. Düşünsel olan Aion, epistemeyi, duyusal olan Kronos ise doksa’yı ifade eder. Görüntü yanılsamadır. Evrenselin, mutlağın alanı değil değişimin ve sonlu olanın alanıdır. Asıl olan görüntünün arkasındaki ölçüyü belirleyen özü, evrensel ve mutlak, değişmez olanı görmektir. Her şey “Öz”de, “Töz”de ve tümel olanın ölçüsündedir. Görünür olan sonlu, çokluk, tekil dünya ancak kavramın tümelliği altında belirlenir ve tanımlanır ve ölçülebilir. Sonlu, çokluk ve tekillik aşkın olanın bir’in ve temsilin dışında hiçliktir; varlık ve var oluş, hiçliği tanımlayarak var eden tümellik mümkündür. Tekillik, bir başka deyişle tekillik ve ölçülemez olan, özün, tözün, tümelin ölçüsü içinde anlamdır. Bunun dışında tekillik, ölçülemez olan çokluk bağlamında anlamsızdır. “Çokluk”a karşı “bir” ve “özdeşlik”, aşkınlığın “tekillik” ve “fark” üzerindeki kadim tahakkümüdür.

Aşkınlık düzlemini ifade eden pek çok şey söylenebilir. Benim burada ifade etiklerim, konunun basitleştirilmiş hatta kabalaştırılmış bir özetidir. Bu kaba özeti yeniden tekrarladığımızda karşımızda duran aşkınlığın hiyerarşik düşünme düzlemi daha anlaşılır ve görülebilir olacaktır. Aşkınlığın düzlemi: Aklın ve teorik olanın, nesnel, evrensel, mutlak ve değişmez kesinliğin, öz, töz, tümelin temsili ve hiyerarşisidir. Aşkınlık düzleminin hiyerarşisi ölçü’dür. Ölçen ve belirleyen temsildir ve aşkın olandır.

Antik Yunan’da doğa felsefecileri dünyayı açıklayabilecek “Arche”yi bulmaya çalıştılar. “Var olanların nedeni nedir?” sorusunu sordular. Thales, bu soruya “su” yanıtını verdi; Anaksimenes “hava” dedi. Anaksimandros ve Herakleitos ise maddi tözler söylemelerine karşın, “apeiron” sonsuzluk, “nous” akıl ve “logos” söz, nefes, ruh gibi anlamlara gelecek soyut kavramları kullanmaya evrildiler. “Arche” maddi varlıktan soyut varlığa doğru evrim geçirdi. Pisagor’da “arche” sayı oldu. Batı düşünme geleneğinde “sıfır” sayısının olmayışı, tek değişmez ilke olarak “bir” sayısı dışında düşünememeleridir.

Sofist’ler ile birlikte her şeyin ölçüsü artık “insan”dır. Bir şey biliyorsak o da hiçbir şey bilmediğimizdir, bilgi herkese göre bir yorumdur, bu bağlamda evrensel ve mutlak bilgi yoktur. Sokrates gelir bütün ezberleri bozar: Evrensel olanın, ölçü olan “ahlak” olduğu söyleyecektir. İlk defa “Arche” toplumsal ve politik olana evrilir. Platon’un “idea”sı ile birlikte felsefe, politik olanın doruğuna çıkar. Aristo’nun “form”uyla birlikte felsefe metafiziğe dönüşür. Metafizik ile birlikte politik olanın “din”e dönüşümünün kapısı aralanmıştır: Hıristiyanlık ve kilise, Ortaçağı Platon ve Aristo üzerinden boydan boya keser.

 Hiyerarşik düşünmenin ilk kök sözcüğü “arche” böylece, Thales’te “su” ile başlamış “apeiron”, “nous”, “logos”, “insan”, “ahlak”, “idea”, “form”, “metafizik” ve “din” ile maddi bir sisteme, bir düzene ve toplumsal ve politik bir düzleme dönüşmüştür. Bu noktada “anarşizm”in hakkını teslim etmeden bu paragrafı bitirmek haksızlık olur. “Anarşist” sözcüğü “an”(-sız, olumsuzluk eki) ve “archos” sözcüklerinin birleşmesinden türetilmiştir. “Archos” sözcüğünün kökü “Arche”dir. Anarşizmin “Arche”si ise “anti-arche”dir.

 

Rönesans

 

Rönesans ara başlığı atmadan bu bölümü bitirmek bende, bu makalede bir eksiklik, değinilmemiş bir ara boşluk duygusu doğurdu; bundan dolayı kısa bir değinme ile geçeceğim.

Rönesans ön-modernite’dir ve “yeniden doğuş” anlamına gelmektedir. Rönesans, Batı düşünme geleneğinin köklerinden Antik Yunan’ın arayışı ve güncelleştirilmesidir. Ortaçağın kilisesine ve politik tahakkümüne karşı Avrupa düşünme geleneği içinden bir arayıştır. Teolojiye karşı felsefe, din’e karşı insan ya da dogmaya karşı akıl; tanrı’ya karşı özne üzerine düşünmektir. Üzerine düşünmeden geçildiğinde “Akıl” ve “Felsefe”nin Ortaçağ politikliğine karşı verilen bir direniş kavramı olarak yaratıldığı sanılır. Sanki “Akıl” ve “Felsefe” aydınlanmanın kavramlarıymış gibi sunulmakta ve akıl ve felsefe adına modernite yüceltilmektedir. Üzerine düşündüğümüzde durum hiç de böyle değildir. “Akıl” ve “felsefe” metafiziğin ve Batı düşünme geleneğinin kökleri ve temelleridir ve akıl ve düşünme, hiç bir zaman metafiziğin, dinselliğin ve hiyerarşik düşünmenin dışında olmamıştır. Bu bağlamda modernite, Batı düşünme geleneğinin içinden bir arayıştır.

Modernizm “çokluk”a karşı “özne”nin kuruluşudur. Metafizik, “akıl” ve “felsefe”dir, bundan dolayı modernizm akıl, düşünme, felsefe ve metafiziğin teoloji ve tanrıya karşı “özne” üzerinden yeniden kuruluşudur. Modernite tarihsel olarak “özne”nin egemenlik biçimidir. “Özne”nin egemenliği, hiyerarşik düşünme geleneğinin kadim kavramı “akıl”ın en gelişmiş tahakküm biçimidir. Bu bağlamda modernizm, metafizik “akıl”ın “özne” kavramı üzerinden hiyerarşik düşünme ile yeniden buluşturulmasıdır. Descartes, Kant ve Hegel bu hakikatin ifadesidir. Evet, aşkınlık düzleminin kadim “arche”si, modernizmin aşkınsallık düzleminde artık “Özne”dir.

 

Aşkınsallık Düzlemi

 

Aşkınsallık, aşkınlık düzleminin dağıtılması ve özne üzerinden hiyerarşik ve temsili yeni bir düzlemin kurulmasıdır. Bu bağlamda aşkınlık düzleminin kavramları ya anlamsızlaşır ya da aşkınsallık düzlemine göre yeniden anlamlandırılır.

Aşkınsallığın kurucusu Kant’tır. Kant, metafiziğin bilim haline getirilmesini amaçladı. Rasyonalizm, aklın sınırlarına çeki düzen vermediği için metafiziği dogmalaştırmıştı. Ampirizm ise deney dışı “apriori” bilgiyi kabul etmiyordu. Kant, Rasyonalizme ve Amprisizme metafizik adına müdahaledir. Eleştirel felsefe kant ile başlar. Kant kuşkuculuk geleneğine eleştiri kavramını katmıştır. Kant ile birlikte eleştiri artık, aklın kendini sorgulaması anlamına gelecektir. Kant için soru, apriori ve a posteriori bilginin olanağının olduğu fakat sentetik apriori bilginin olanağının ne olduğudur. Bu bağlamda Kant, sentetik apriori bilginin olanağı olarak akıl’ın işleyişine saf görü ve görünün duyusal form’ları “zaman” ve “uzam” kavramlarını sokarak “akıl”ın işleyişini bilimselleştirmek ve akıl’a çeki düzen vermektir. Ampirizmin duyumlardan gelen bilgi, rasyonalizmin duyular ötesi bilgi anlayışı, Kant’la birlikte artık aklın koşullarının belirlediği sentetik apriori bilgi anlayışına dönüşmüştür. Bu bağlamda Kant, akıl ve metafizik adına akıl ve metafiziğe müdahaledir.

Aşkınlık düzleminin metafiziği bizi belirleyen, olumsuzlayan bizim dışımızdaki maddi ve maddi olmayan nesnelliktir. “Ben” dışarısının belirlediği bir “şey”dir. Bizim dışımızdaki nesnel yasa, ölçüdür ve “ben”i temsil eder. 17 yy. aşkınlık felsefesinin tıkandığı ve bu tıkanıklığın aşılması için çabaların verildiği bir yüzyıldır. Böylesi bir dönemde Descartes, şüphe yürüyüşünde “Düşünüyorum öyleyse varım” çığlığını atar. Bu çığlık, aşkınlık düzleminin bu işleyişinde çatlaklar yaratır; nesnelliğin belirlediği ben, nesne’yi belirleyen “özne”nin kapısını aralamıştır. Artık Descartes’ta “ben” daha doğrusu ”düşünmek”, töz olarak “özne”dir. “Arche” bizim dışımızda değil “ben”dir. Fakat Descartes burada kalır ve tıkanır. Tümevarım için bir “arche” bulmuştur. Kuşku duymadığı “düşünmek”ten ve “ben”den Tanrının varlığına ve tümlüğüne varmaktadır. Bu bağlamda Descartes aşkınlık düzlemi içinde kalmıştır. “Arche”, “ben”im tamam; fakat beni belirleyen tanrıyı ispatlamak için… Descartes’ın arche’si “ben”in nesnesi yoktur ve “varım”ın belirme özelliği boşlukta bırakılmıştır. Descartes “Düşünüyorum öyleyse tanrım varsın” demez; “Düşünüyorum öyleyse varım” der. Kant gelir Descartes’ın “Düşünüyorum öyleyse varım” ifadesine müdahale eder. Kant için “varım” bir belirleme bir yargıdır ve her belirleme bir nesneleştirmedir. Bu bağlamda Kant için “nesneleştirme” olmadan belirleme olamaz. Düşünmek, varım yargısına varmak için yeterli değildir. Bu bağlamda Kant “düşünme” kavramı değil, asıl “akıl” ve aklın işleyişi üzerine düşünür. Oysa Descartes’ın sorunu bu değildir; çünkü Descartes ontolojinin ve aşkınlığın dışına çıkmamıştır; “ben” tanrının nesnelliği içinde ancak var olabilir. Bundan dolayı Descartes’ta tanrı ölmez; ortalık karışmıştır, “tanrı”nın yanına yeni bir tanrı olarak “özne”nin konulduğunun farkında bile değildir. Bu bir kilitlenme halidir. Kant gelir bu kilidi aşkınlığın ontolojik düşünmesini ortadan kaldırarak onun yerine epistemolojik düşünmeyi koyarak öznenin lehine tanrıyı öldürür. O günden beridir tanrı öldü, yaşasın “birey” ve “birey”in özgürlüğü ve yalnızlığı edebiyatı sürüp durmaktadır. Tanrıyla birlikte “ortak olan” ölmüştür ve bir türlü materyalizm “ortak olanı” bulamamaktadır. Materyalizmin krizi bu bağlamda Kant’ın bireyinin ve öznesinin içinden çıkamamaktır.

Kant Kopernikçi nosyonu metafiziğe uygular. Nesnellik bilgiyi değil, bilgi “kendinde şeyi” nesneleştirerek belirler. Bu noktadan sonra özne, nesnenin bilgisinin üretilmesinde koşuldur. Artık buyruğu veren ve doğanın yasasının yapımcısı “özne”dir ve özne, nesnelliğin belirlediği edilgen varlıktan “kendinde şey”i nesneleştiren etkin bir varlığa dönüşmüştür. Bundan sonra bilgi keşfedilen değil üretilen bir olgudur. Aşkınlık düzleminin analitiği yerini aşkınsallık ile sentetik apriori düşünmeye bırakır.

Analitiğin en önemli düşünme yöntemi çelişki ve özdeşlik ilişkisidir. Analitikte yüklem kavrama içkindir. Kavram kendine özdeştir. Üçgen kavramına yüklenen bütün yüklemler üçgen kavramının özdeşliğini ispatlamalıdır. “Üçgen üç açılıdır.” İfadesinde “üç açı” yüklemi üçgen kavramına içkindir, “üçgen” kavramının özdeşliğini ispatlar. Biri gelip “üçgen yuvarlaktır” dediğinde “yuvarlak” yüklemi üçgen kavramının özdeşliğiyle çelişir.

Kant, analitiğin çelişki ve özdeşlik üzerine kurulan bu bilgi üretme yönteminin düzlemini özne-nesne ikiliği, hiyerarşisi ve sentezi ile anlamsızlaştırır. Kant için bilgi keşif değil “icat”tır; bilgi üretimi artık sentetiktir. Sentetik apriori ile kurulan, üretilen bilgi kesin ve evrenseldir, bu ise görü ile mümkündür. Kant’a göre görü, tüm düşüncenin araç, alet olarak göz önünde tuttuğu tek şeydir. Görü, bilgi ile bilgi nesnesinin dolaysız ilişkisini sağlayan kurucu bir “koşul”dur. Dolayısıyla kaynağı görüsel alanın dışından alan herhangi bir bilginin kesinliğinden ve evrenselliğinden bahsetmek Kant’ta mümkün değildir. Kant için görünün koşullarını belirleyen sezginin formları “zaman” ve “uzam” apriori’leridir. Zaman ve uzam “form”ları kendinde şeyi nesneleştirmenin koşuludur. Artık kendinde şey zaman ve uzam altında bir beliriştir. Aşkınsallığın düzlemini ve Kant için sentetik apriori bilginin olanağını kuran iki anahtar kavram görünün sezgisel form’ları olan “zaman” ve “uzam” kavramlarıdır. Kant’ın kuramının anlaşılması, Kant’ın ancak “zaman” kavramına yapmış olduğu müdahalenin anlaşılmasıyla mümkündür. Kant’ta “zaman” kavramı üzerine düşünmek başka bir makale konusu olacağından şimdilik öneminin vurgulanmasıyla yetineceğiz.

Özne, görü’nün “zaman” ve “uzam” apriori’leri aracılığıyla kendinde şeyi nesneleştirmeye içkin bir kuruluştur. Bir başka deyişle özneleşmek nesnesini kurmaktır. Kant yeni bir düzlem kurar: Özne ve nesne ikiliği üzerinden düşünmek!... Aşkınlık düzleminin nosyonu olan görüntü ve öz ikiliği aşkınsallıkta ortadan kaldırılmıştır. Artık özne ve nesne ikiliği üzerinden “fenomen”ler vardır. Özne belirleyen, kendinde şey görü aracılığıyla beliriş ve nesne olarak belirlenen vardır. Belirleyen öznenin anlama yetisinin koşullarıyla görü koşullarının senteziyle sentetik apriori bilgiye ulaşılır. Zaman ve mekan koşulları içinde belirmeyen her şey numen’dir ve bilinemez. Artık “özne” koşul üzerinden nesne üzerinde bir tahakkümdür.

Kant öncesi felsefe, ahlak, politik olan iç içeydi ve ontolojik düşünme içinde bir bütündü. Kant’la birlikte bütünlüklü düşünme ortadan kalktı. Fenomenler alanı kesin bilginin kurulduğu zorunluluk alanı oldu. Numen alanı ise ahlak ve estetik alanı olarak ikiye ayrıldı. Akıl alanı zorunluluk, kesinlik ve evrensel olana, ahlak alanı ilke üzerinden irade ve seçme bağlamında özgürlük alanına ve estetik alanıysa özgürlüğün yaratımına dönüştü. Ölçü zorunluluk alanını, zorunluluk alanı da ölçülemez olan özgürlük alanlarını belirler olmuştur. Alt yapı, üst yapıyı belirler. Zorunluluk alanı ekonomi politik, özgürlük alanı üst yapıyı belirlemektedir. Sözün kısası ruhumuz Hegel’den önce Kant’tır.

Aşkınlık düzleminin ontolojisinde, sıfat bir başka ifadesi yüklemler kavrama içkindi. Kavram yüklemler ile kendini ifade ediyordu. Aşkınsallık düzleminin epistemolojisinde artık yüklemler kavrama içkin değildir. Kant’ta yüklemler, aklın koşulları olan kategorilerdir. Artık görü ve kavram sentezinden bahsedilecektir.

Bu noktadan sonra Temsil kavramı, yeni bir boyut kazandı. Hayatı belirleme ve temsil etme bağlamında tanrı, yerini, aklın koşullarına bıraktı. Temsil artık transcendental öznedir. Temsil görevini, belirleme işlevini yerine getirdiğin, yani nesneleştirebildiğin oranda artık “özne”yiz ve “temsil”izdir. Kantı’ın öznesi Hegel’de “Tin”e, zamanı “tarih”e, eleştirisi diyalektiğe, temsili ise “devlet”e dönüştü. Artık, Kant’ın özne’si Hegel’de “Tanrının yeryüzündeki adımları” olan “devlet”ti. Modernizmin politiğinde ise özne, nesne ve temsil hiyerarşisi ulus devlet ve öncü parti üzerinden işleyip çalışmaktadır. Ulus devletin temsilinde emek, ücretli emek olarak, çokluk ise halk ve ulus olarak nesneleştirilmiştir; sınıf kavramı ise özne parti-devlet temsilinde politik varlık, toplumsallığında ise “kitle” olarak nesneleştirilmiştir.

 

İçkinlik Düzlemi

 

İçkinlik düzlemi, aşkınlık ve aşkınsallık düzlemine kuruculuğa içkin yıkıcı bir itirazdır. Aşkınlık dışarısının içerisi; Aşkınsallık içersinin dışarısı üzerine düşünmesi, olumsuzlaması ve tahakkümüdür. İçkinlik düzlemi içersinin ve dışarısının olmadığı özün, tözün ve öznenin değil anlamın ontolojisi ve olumlamanın ifadesidir.

Hiyerarşik düzlem ile içkinlik düzleminin arasındaki farkı “sonsuzluk” nosyonu üzerinden düşünebiliriz. Hiyerarşik düzlemde “sonsuzluk” temsilin, hiyerarşinin mutlaklılığına dayanmaktadır. Hayatın sonluluğuna, tekilliğine, çokluğuna ve devinimine karşı temsilin, öznenin, “bir” in hiyerarşinin mutlaklığı sonsuzdur. Bütün tekillikler, sonlu olanlar, tümelin ve mutlağın zaman dışı evrenselliğinde ve sonsuzluğunda tanımlanır.

İçkinlik düzlemi, hiyerarşik düzlemin “sonsuzluk” anlayışına antagonist bir karşıtlıktır. Tekilliğin, sonlunun sonsuz ifadesi içkinlik düzlemidir. Kişilikleşmeler, özneleşmeler, yer-yurtlaşmalar, hiyerarşileşmeler, nesneleşmeler evrenselleşmeler, tekilliğin sonsuz akışında sonlu oluşlardır. Hiyerarşik düzlemde sonsuz olan mutlak, içkinlik düzleminde sonlu olandır. “Mutlak”, mutlak olmayanın sonsuzluğunda, deviniminde, tekilliğinde tanımlanandır. Yer-yurt, yersiz yurtsuzlaşmanın, yerleşiklik göçebenin, zorunluluk özgürlüğün içkinlik düzleminde sonlu olan’dır. Sonsuz olan tekillik ve çokluktur.

İçkinlik düzleminde özne-nesne, bir ve çokluk vb. “ikilik”ler vardır. Fakat bu ikilikler bir birlerine aşkın değillerdir; hiyerarşik ve diyalektik çalışmazlar. İçkinlik düzlemi bu ikiliklerin aşkın, hiyerarşik ve diyalektik işleyişinde olduğu gibi ne bir nesneye bağlı ne de bir özneye aittir; tam tersi herhangi bir nesneye bağlı veya özne’ye ait olmayan virtüelliklerdir. Virtüellik anlam, ifade ve içkin nedenselliktir. Özne, nesne ve bir, çokluk kavramları içkin nedenselliğin içkinlik planında bir anlamdır. Bu bağlamda içkinlik düzlemi ne özne, nesne kavramlarının olmadığı cennet ne de bu kavramların reddedildiği bir nihilizmdir. Bu bağlamda içkinlik düzleminde çokluk öznedir.

İçkinlik düzleminde bütünlük kavramı vardır; ontoloji bu bütünlüğün ifadesidir, fakat bu bütünlüğün sabitliği yoktur. Ne bir form’u, ne de bir işlevi vardır; hiçbir “bir” tarafından belirlenmeyen belirsiz, hiyerarşisi olmayan bir bedendir; organsız beden bunun bir ifadesidir. Virtüellik ve çokluk organsız bir beden’dir, içkin nedensellik ile çokluğun sonsuz üretimidir. Bu bağlamda içkinlik düzleminin kurucu yıkıcılığı buradan kaynaklanmaktadır.

İçkinlik düzlemi hiyerarşik düşünmeyi ve işleyişi bedeninde reddeder; hınç’a karşı kuruculuk, nihilizme karşı ortak olandır. İktidar aşağıdan ve yukardan diyalektik olarak kurulur. Yukardan diyalektik tahakküm, aşağıdan diyalektik ise nihilizmdir. İçkinlik düzlemi ne “ilke” ile kurulur ne “karar”lar ile uygulanır. “İlke” ve “karar” her ikisi de tümeldir ve tekillikleri tahakküm altına alan “arche”dir. İçkinlik “ilke”ye karşı ortak olan gelenek, kültürdür; “karar’a karşı ise eğilimdir. “İlke” ve “karar” kavramlarına karşı deneyimlemeyi ve yaşantılamayı önerir. İlke ve karar temsiliyetin ve hiyerarşik düşünmenin kavramlarıdır.

İçkinlik düzlemi bir olumlama, tekilliğin sonsuz ifadesi, bir virtüelliktir. İçkinlik düzlemi yaşamın virtüelliği ve ölçülemez üretken kudretidir. Virtüellik’te ifade eden değil ifade edilen vardır; bu bağlamda “ifade edilen” ifadede içkindir. Virtüellik tekilliklerin çokluk üretimiyle yaşamı açımlarken edimlerin sonluluğu da virtüelliği kuşatmakta ve içermektedir. Her edim, olay, oluş, tekillik ve birerlikleriyle, sonluluğu virtüelin sonsuz akışına, kesişimine, yoğunlaşmalarına, gevşemelerine tekrar tekrar katılır. Nicelik, virtüelin yeğinlik derecesinde ölçülemez olandır. İçkinlik bir Yaşam’dır; yaşam ise tekilliklerin sonsuz ifadesidir.

İçkinlik düzlemi ne öz, töz ontolojisi ne de özne-nesne hiyerarşisine dayanan koşul epistemolojisidir. İçkinlik anlamın ontolojisidir. Artık varlık ne form’u ne organları ve işlevleri ne de töz ya da özne olarak tanımlanabilir. Varlık, bedendir. Beden akıl ve duygunun izomorfik birliğidir. Beden pratik felsefedir, ifadedir, deneyimleme ve yaşantılamadır. Beden içkinlik düzleminde politik bir kavramdır ve kudrettir. Politik olanda beden niceliksel bir birey değil kudretsel ve virtüel bir yeğinliktir. Virtüelliğin bir derecesidir. Beden, kudretin yeğinlik derecesinde fark ve tekrardır. Duygulanımların kudret artışları, düşüşleri; büzülmeler, gevşemeler, sıkışmalar, eğilimler ve akışlardır. Varlık kudretlerin duygulanımlarının akışlarında enlem ve boylam kesişmeleridir. Özgürlük, kudretin arzusu ve erdemidir. İçkinlik düzlemi ortak olandır ve etik politiktir.