Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 3386
Yazdır

Ulus abi, Deleuze’ün monografileri üzerine düşünürken iki noktanın önemini işaret etmiştir. Birincisi, Deleuze’ün monografilerinde yer alan filozofların ölü değil, yaşayan filozoflar olduğu; ikincisi ise Deleuze’ün yapıtlarının “monografiler” ve “kendi felsefesini kurduğu” kitaplar olarak ayrıştırılmasının doğru olmadığı üzerinedir. Ulus abi’nin öne çıkardığı bu anlamlı iki noktayı ifade edip Ulus abi’yi yâd ettikten sonra sohbetimize devam edelim.

 

Deleuze’ün, monografilerinde bir felsefe tarihi yazmadığını düşünüyorum. Monografilerde yapılan felsefe tarihini antagonist bir yerden bölünme pratiğidir. Sorunu, Deleuze’ün sevdiği ve sevmediği filozoflar ya da Kant’ı sevmiyor fakat saygı duyuyor, Hegel’den ise nefret ediyor sorununa getirdiğimizde Deleuze bu “antagonist bölme” eylemiyle anlaşılamaz. Deleuze kendi felsefesini, felsefeyi bu antagonist bölme pratiğine içkin kurmuştur. Monografiler Deleuze’dür. Deleuze her zaman çok “biz”in içinde “ikimiz”dir… Deleuze iki kişidir; kişisiz, ilişkidir… Deleuze Stoa’dır, Hume, Bergson, Kant, Nietzsche, Spinoza, Foucault, Leibniz, Kafka, Proust, Guattari, Parnet’tir… Deleuze hiçbir zaman “bir”, “tek”, “ben”, “ego” olmamıştır. Bölünemez içkin bir Bergsonist zaman içinde ölçülemez yeğinliklerde gevşer ve yoğunlaşır. Ve Deleuze felsefede bizleri bu arzuya davet eder: “Çok bizin içinde ikimiz, iki kişi; kişisiz, temsilsiz ilişki olmak…” O zaman nasıl yapmalıyız!.. Hume üzerinden mi Deleuze, yoksa Deleuze üzerinden mi Hume’u düşünmeliyiz? Kimin temsili üzerinden kimi düşüneceğiz! Stoacıların dediği gibi şimdi burada hem karışım hem fark ya da ikimizin tekilliğinde biz olan bireyliklerde düşünmeliyiz.

Rahat olmamız gerektiğini düşünüyorum! Deleuze zor ya da kolay değildir. Deleuze, bilginin kaynağı, dayanağı bir “töz”, “öz” ya da Kant’ın yargıçları akademisyenlerin, “bilen öznelerin” mahkemesi, yargısı ve mülkü hiç değildir. Deleuze dosttur; içinizde taşıdığınız duygu, neşe, arzu tikelliğiniz yani sizsinizdir. Deleuze pratiktir ve sokaktır. Deleuze tartışma, polemik değil sohbet ve muhabbettir. Deleuze’de bilmemek ayıp değil “bilen olmak” erdemsizliktir. Bu deneme bir muhabbettir.

 

Hume Deleuze’ün Kaçış Çizgisinde Bulduğu Bir Silahtır

Felsefe Sokrates ile birlikte bitti ya da her şey Sofistler ve ünlü “her şeyin ölçüsü insandır” deyişiyle başladı. “Sofi”=bilgi; “sofistler”=bilgiyi öğrenen ve öğretenler. “Phileo”=sevgi; “sophia”=bilgi; “Philosophia”=bilgiyi sevmek… Belki de her şey felsefeyle, bilgiyi sevmekle ve bilgi-ölçü ilişkisiyle başladı ya da bitti.

Her şeyin ölçüsü insan, bilginin de ölçüsüdür. İnsan tekilliğinde bilginin ölçüsü olduğunda bilginin kesinliği şüpheye girer. Bilgi sonlu varlık insan kişiliğinde değişebilir olandır. Oysa bilgi kesin, mutlak, evrensel, zorunlu ve sonsuz olmalıdır. Bu bağlamda Sokrates ahlak ile Platon da idealar dünyasıyla sofistlerin bilgiyi “yorum”a indirgemelerine müdahale eder. Sofistlerde ölçü olan insanın yerini “ahlak”, bilgeliğe bağlı erdemlilik ve “idea”lar alır. Artık ayrık kesinlik, zorunluluk ve ölçü insanın dışındadır ve “aşkın”dır. Platon ile birlikte idealar dünyası varlığın dünyası ve bilginin kaynağıdır. Sofistlerde epistemoloji, Platon’da episte-ontoloji olur. Ontoloji idealar dünyasıdır ve ancak akıl ile kavranabilir. Bilgi apriori’dir.

Aristo’ya geldiğimizde durum daha da geliştirilmiştir. Bilgi, kendisini tekil varlıklar, duyulur varlıklar alanına, deneyim dünyasının nesnelerine yerleştirmiştir. Tümelleri içinde taşıyan tekil varlıklar dünyası! Bilgi tekil varlıkları içeren tümellerin bilgisidir. Bilginin kaynağı idealar, nedenlere dönüşür. Bilgi, tekillerin nedeni “tümel öz”ler ve ereksel neden “form”lardır. Kök ve amaç kesin, mutlak ve sonsuz “töz” ve “form” olan nedenlerdir. Tekillikler cins, tür üzerinden sınıflandırılır. Her sınıflandırılmış cinsin nedeni olan tümelin bir özü vardır. Bu tümellerin, bu özlerin en üst nedeni de “nedeni kendinde olan” tözdür. Tözün ve özlerin bilgisi kesin, zorunlu bilgidir.

Evet! Platon da “aşkın” olan Aristo’da “aşkınsal”laşır. Platon’da duyulur tekillikler dünyasıyla idea’lar dünyası ayrı, dışsal ve aşkın iken Aristo’da “tekillik”ler “tümel”e içkinleştirilerek tanımlanır ve nedensel anlamlardır. Aristo’nun kategorilerinin anlamı budur. Platon’da ontoloji idealar iken Aristo’da ontoloji aşkınsal neden; mutlak, kesin olan form ve tözdür.

Buraya kadar insan, kendi dışındaki kesin, mutlak, evrensel, değişmez ve sonsuz apriorilerin; idea’ların, öz’ün, töz’ün, form’un bilgisini edinmeye çalışan pasif bir varlıktır. “Hak” değil, “ödev”lerin sorumluluğunu taşımaktadır. “İyi” ve “kötü”yü kuran değil hayata geçiren bir varlıktır.

17. yüzyılda Descartes gelir, “düşünüyorum öyleyse varım” çığlığıyla ortalığı karıştırır. Artık düşünmek, varlıktır. Bilginin kaynağı “anlık”tır. Artık, insan kavramı, özne kavramı üzerinden düşünülecektir. Descartes’ta ontoloji özne-töz olan “düşünmek”e dönüşür. Descartes, gider gelir 2000 yıl önceki sofistlere yeniden çarpar. Ölçüyü ve dayanağı insanın tekilliğinin dışına çıkararak kesinliği, zorunluluğu idea’da “aşkın”laştıran ve öz’de, töz’de “aşkınsal”laştıran metafizik bu sefer sorunu nasıl çözecektir. İnsan kavramının dışında, aşkın olan “aşkınsal” aprioriler, seküler insan anlığının anlama yetisine yerleştirilir ve bu sayede aşkınsal olan aprioriler, seküler insan anlığının yetileri haline getirilmiştir. Bu bir devrimdir ve artık metafizik insan anlığının dışında, aşkın değildir. Duyulur olmayan, değişmez, evrensel ve zorunlu apriori tümeller anlığa çekilmesine karşın “beden”in tekilliği ne olacaktır. Bu problem sonlu bedeni, anlığın dışında ikinci bir töz olarak görerek çözmeye çalışılır. Fakat ortaya yeni bir problem çıkar. Birbiriyle ilişkisiz iki töz var ise anlıkta oluşan bilginin temsili şüpheli haline gelir. Töz olan Özne, duyulur sonlu tekillikler dünyasını içerememektedir. Kuşkudan çıkan Descartes yeni bir kuşku yaratır. Anlık, duyulur dünyanın bilgisini nasıl temsil edebilir? Teolojik boyutla sorun çözülmüş gibi görülse de Descartes metafiziği bu sorunu çözememiştir. Fakat aşkınsallık anlığın yetisi haline getirilerek metafizik sekülerleşmiştir. Modernizm, metafiziğin dünyevileşmesidir. Kant gelir, modernizm adına metafiziğin bu krizine müdahale eder. Kazanan modernleşen metafiziktir. Apriori, tümel, evrensel, mutlak, zorunlu, sonsuz, aşkınsal ve temsil gibi tapılan ve bunlar dışında düşünülemeyen metafizik kavramlar özne kavramında sekülerleştirilerek modernleştirilmiştir.

Kant bir Hume eleştirisi değil; Hume, Kant öncesi bir Kant eleştirisidir. Bu bağlamda konumuzla ilgili boyutuyla Kant üzerine düşünülecektir. Deleuze’ün Kant monografisi başlı başına başka bir denemenin işidir.

Kant rasyonalizme ve ampirizme metafizik üzerinden bir müdahaledir. Kant bilginin kaynağı anlıktır ya da duyumlardır demez. Kant “deney olmadan bilginin elde edilemez” olduğunu söyler. Kant öncesi nedeni ifade eden apriori, Kant ile birlikte “koşul”a dönüşür. Aristo’nun aşkınsal tümelleri, form’ları, öz’leri, töz’ü yani bilginin kaynağı apriori “neden”leri Kant’ta bilginin, deneyin apriori koşullarına dönüşür. Aristo’da öz-görünüş ilişkisi Kant’ta artık koşulların belirlenimidir. Bu noktadan itibaren Descartes’taki özne-töz ilişkisi, Kant’ta özne-nesne ilişkisine dönüşmüştür. “Neden” bağlamında aşkınsal içerme, Kant ile birlikte “nesneleştirme” boyutunda sentezde yeniden kurulmuştur. Varlık, öz-bilinç, “fark”ındalık artık nesneleştirmeye içkin temsili “özne”dir. Kantla birlikte aşkınsallık, yeni bir anlam kazanır; temsil, yargılayan, tanımlayan, belirleyen ve sentetik apriori ile veriyi aşan öznedir.

Kant bunu nasıl düzenler: “Zaman” kavramına müdahale ederek. Kant öncesi “zaman” kavramı hareketi ölçen bir niceliktir; duyusal apriori bir nitelik değildir, olsa bile düşünceyi sınırlayan iç sezgi boyutu yoktur ve dış sınırlamadır. Kant zaman ve mekan kavramlarını sezgi alanına sokarak duyusal apriori haline getirir. Bununla kalmayıp zaman kavramını iç sezgi olarak nitelikleştirecektir. Artık “düşünce”, duyusal bir varlık, tekillik, zaman ve mekan kavramlarının dışında var olamaz. Zaman ve mekan apriori koşulları altında fenomen bir görünüş değil bir beliriştir. Bilginin birinci koşulu budur. İkinci koşul ise transandantal özne olan diğer imgesel alanda işleyen ve çalışan apriori ilkelerdir. Bu iki koşul, yani anlığın apriori’leri ile sezginin duyusal apriori’leri zaman ve mekan ilkeleri yan yana gelmeden bilginin oluşması mümkün değildir.

İkinci büyük adım bilgiyi, sentetik-apriori’leştirerek duyusal alanı, deneyim altında aşkınsallaştırmakla metafiziğin içine sokmaktır. Aşkınsal olan öz ve güvenilmez görüntü mantığı allak bullak olmuştur. Öz yoktur, özne vardır; sentetik apriori’lerle bilgi fenomenal’dir. “Neden” sorusu yerini “koşul nedir”, “anlam nedir” sorusuna bırakmıştır. Düşünce ve madde zaman ve mekan içinde öznenin önüne veri ya da daha soyut bir ifade ile “ilişki” olarak gelir. Özne bilginin apriori koşulları altında bu ilişkileri nesneleştirir ve sentetik aprioriler ile aşkınsallıkta ve temsiliyette veriyi aşar. Böylece “düşünüyorum öyleyse varım” mottosundan, apriori koşullar ile işleyen deney altında “nesneleştiriyorum, tanımlıyorum ve belirliyorum öyleyse öz-bilincim, öz-etkinliğimde özneyim ve öyleyse varım”a geçilir. Bu bağlamda özne bilen ve her şeyi akıl’da içeren aşkınsal, temsili bir varlıktır. Artık metafizik, Kant’ın öznesi üzerinden işleyen çalışan maddi bir ilişkisellik haline gelir.

Hegel gelir, tekillikler alanını “çelişki” kavramı üzerinden “apriori”nin, “zorunluluk”un ve “mutlak”ın içine sokar ve “tarih” kavramını Kant’ın öznesi haline getirerek “Tin”leştirir. Kant ile birlikte metafiziğin boşlukta bıraktığı yeri artık Hegel doldurmuştur. Aristo’da “neden”, Kant’ta “koşul” apriori ilkeleri ile tekillikler zorunlu ve kesin bilgi haline getirilerek varlık çalıştırılıyordu. Hegel “neden”, “koşul” kavramının yerine “çelişki” kavramını getirerek tekillikleri çelişki üzerinden tümelin, mutlağın, zorunluluğun ve kesinin içine soktu ve mutlağı “çelişki” üzerinden işletip çalıştırmaya başladı. Tarihi tin üzerinden özneleştiren Hegel, toplumsal olanı yabancılaşma ve çelişki üzerinden nesneleştirerek “tarih” ve “Tin” kavramları içinde aşkınsallaştırdı. Althusser “tarihin öznesi yoktur” dediğinde acaba kaç kişi bunun ne anlama geldiğini anlamıştı?!

Deleuze’ün müdahalesi felsefe tarihini antagonist bir biçimde bölmek ve “felsefe”nin alanını değiştirmektir. Deleuze felsefe tarihini “aşkınsal” özneleşmeye, hiyerarşiye ve “temsil”e karşı içkinlik düzlemi olarak böler ve ontoloji alanını episte-ontolojiden anlamın ontolojisine taşır; felsefe bilgi ve bilinç değil, pratiktir. Deleuze, aşkınsallıkta ve tümellikte “neden”, “koşul” ve “çelişki” üzerinden kurulan bir “fark” felsefesine karşı içkinliğin ve tekilliğin mutlak “neden”siz, mutlak “koşul”suz ve mutlak “çelişki”siz bir “fark” felsefesinin kuruluşudur. Deleuze için Hume bu antagonist bölme ve kurma eyleminde bir alet çantası; kaçış çizgisinde bulduğu bir silahtır.

 

Etik-Politik Varlık Özne ve Egemenlik Teorisi

Felsefe tarihi içinde ampirizmin yeri sabitlenmiş gibidir. Bilginin kaynağı olarak akıl’ı önemseyen rasyonalizm karşısında ampirizm, bilginin kaynağını duyumlar olarak görür. Akılcılık ilişkisi içinde rasyonalizmin tersi olarak tanımlanmıştır. Bir biçimde ampirizm epistemoloji içinde kalır. Kant’ın Hume eleştirisi epistemoloji içinden bir eleştiridir. Oysa Deleuze’ün dediği gibi ampirizmin başka sırları olmuştur. Hume bu sırlardan biridir.

Hume’a göre apriori yoktur!... Aprioriler üzerinden bir özne oluşumu yoktur. Bir anda “öz-bilinç”, “öz-etkinlik” ve aprioriler üzerinden koşullar ve aşma bağlamında kurucu, bilen “özne” çöker.

Hume için pratik olanın dışında özne yoktur; tek teori pratik teorisidir. Üzerinde düşünülmesi gereken öz-bilinç, öz-etkinlik ve zihin psikolojisi değil, duygulanım psikolojisi ve pratiktir. Bu bağlamda Hume bir sosyolog, bir ahlakçı, tarihçi ve politik bir düşünürdür. Zihni etkileyen, tutkusal ve toplumsal olandır. Toplum duyguları, tutkular toplumu gerektirir. Tarihin nesnesi siyasal örgütlenme ve kurumlardır. Anlama yetisi toplumsal hale gelen tutkunun hareketidir ve bu bağlamda anlama yetisi tutkuya tabidir. Felsefe “neden”ler üzerine değil etkiler üzerine eğilmelidir. Böylece Hume özneyi doğrudan politik olanın içine iter ve politik olanın içinden düşünür.

İçgüdü ve kurum!...[i] İçgüdü doğrudan tatmindir. Toplumsallaşma, içgüdülerimizin kurum aracılığıyla beklentiye dönüşmesidir. Kurum, her zaman örgütlenmiş araçlar sistemidir ve eğilimlerimizin, tutkularımızın doyum araçlarıdır. Kurumlaşma toplumsallaşmadır. Tutkular ve eğilimler kurumlaşmaya içkin toplumsallaşmayla doyuma ulaşacak ya da şiddet yoluyla yadsınacaktır.

Etik-politik varlık olan insan “bencillik” değil “kısmilik”tir. Hume, toplum öncesi bencillik üzerine kurulan doğal hak savunucularının sözleşmeciliğine ve yasacılıklarına karşı bir itiraz, bir skandaldır. Hobbes üzerinden gidersek sözleşme, toplum öncesi bencillik üzerine kurulu özgürlüğe ve öldürme hakkının eşitlik ilkesi olduğu doğal hakka, sınırlayıcı bir müdahaledir. Sözleşme ve yasa tutkuların, bencilliklerin sınırlanması ve yasaklanmasıdır. Toplum kavramı, özgürlük değil sınırlamadır. Politik olan, sözleşme ve yasaların sınırlamalarını güvenceye alan ve bu bağlamda korkuyla toplumu kuran “Devlet”tir. Politik olan ve “toplum” kavramı bir olumsuzlamadır.

Hume bu anlayışa bir itirazdır. Hume açısından toplum öncesi doğal hak yoktur. İnsan bencillik değil kısmiliktir ve politik olan ve toplum kavramları olumsuzlama değil olumlamadır. Tutkular kısmiliktir. Toplum tutkuları sınırlayan değil sürekli tutkuları geliştiren ve alanını genişleten ve kısmilikleri çoğaltan bir olumlamadır. Doğal hak toplum öncesi değil toplumla başlar. Tutkular, eğilimler, kısmilikler kendilerini hayata geçirmek için organize edilen araçlardan soyutlanamaz. Toplum kurumlar ile doğal haktır. Toplum yasalar, sözleşmeler kümesi değil uzlaşımlar kümesidir. Toplum haklar ve yasalar ilişkisi değildir; ihtiyaçlar, yararlılıklar bir başka deyişle kısmilikler ve kurumlar ilişkisidir. Tiranlık, yasaları bol, kurumları az olan bir rejimdir. Bu bağlamda “kurum” kavramı ile kastedilen “Devlet” ya da “Devlet kurumları” değil, tam tersi hak-yasa ilişkisinin olumsuzlanması, “Devlet”siz bir etik-politik olanın olumlanmasını işaret eder.

Kant, pratiği ve kuruculuğu “bilen” öznenin etkinliğini bilgi, bilinç, nesneleştirme, aşkınsallık ve temsilde gördüğü için toplumsalın koşulu politik olan: sözleşme, yasalar, mahkemeler ve transandantal özne yargıç devlettir. Hume ise pratiği, kurulan ve etkinleştirilen öznenin etkinliğini öz-bilinç ve öz-etkinlik olan akılda değil tutku, ihtiyaç, kısmilik, yararlılık, kurum ve toplumsal olanın etik-politiğinin pratiğinde görür: tekillik, çokluk, arzu makineleri, oluşlar, olaylar, asamblaj olarak co-örgütlemeler[ii]

 

Öznellik

Deleuze’ün Çok bizin içinde her zaman iki kişinin kolektif kesişimi olduğunu söylediğimizi lütfen hatırlayın. İlginç bir biçimde Deleuze “Hume” monografisinde Hume ile Bergson’u “çok bizin içinde iki kişi” olarak konumlandırır. Deleuze’ün kendisini de kattığımızda karşımıza “çok bizin içinde üçüz” görürüz. Deleuze Hume üzerinden Kant’ı olumsuzlarken, Bergson üzerinden Hume’u olumlar. Bu bağlamda Hume monografisi, Kant, Bergson monografileri ile eş sürede okunduğunda keyifli olacaktır.

Bergson’un en önemli farkı duygu kavramını zamanın sentezi olarak bize kavratmasıdır. “Duygu zamanın sentezinin ürünüdür.” Bu motto anlaşıldığında her şey çözülecektir. Zaman kavramı ne bir ölçü ne de bir koşuldur: zaman, duygudur. Bergson’da fark, tekilliğin bölünmez süresi, tekilliğin zaman sentezi ve belleği’dir. Bergson’da “geçmiş”, “şimdi”nin eskimiş, olmuş bitmiş olanı değil tam tersi şimdi ve geleceği oluşturanı, harekette bulunanı, iteni, ağırlığını ortaya koyanı, canlılığı, yaşamsal atılımın kendisidir. Sentez, geçmişi geleceğin kuralı olarak koymaktır. Metafiziğin materyalizmdeki sezgisini, kokusunu alabiliyor musunuz bilemem ama ben bunu hissedebiliyorum.

Deleuze’ün felsefe tarihini antagonist bölme pratiğinin birinci ilkesinin “pratik” kavramı olduğunu yakalamıştık. İkincisini sezebiliyor musunuz?... “Duygu!...” “Pratik” kavramı üzerinden duygunun materyalistleştirilmesini yakalayabiliyor muyuz? Duygu ve pratik kavramlarının birbirleriyle içkinliğinin bizleri “arzu”, “kudret” ve “beden” kavramlarına götürdüğünü düşünüyorum.

Deleuze ampirizmin bir imgelem teorisi olduğunu söylüyor. Peki Hume için imgelem teorisyeni dedi mi? Demedi, fakat Spinoza’ya söylediği gibi “duygular teorisyeni” de demedi. Bu durumda bir boşluk var; bu boşluğu doldurabiliriz. Hume “duygular teorisinin kapısını sonuna kadar açmıştır” diyebilme cesareti göstermeliyiz.

Öznenin oluşumu Öznellik bir oluş, bir akış, zamanın sentezi bir duygu pratiğidir. İnsan inanan ve icat eden bir varlıktır. İnanmak, veriden, olmayan başka bir veriyi çıkarsamak; icat etmek ise verileri birbirlerinden ayırt etmek ve başka işlevsel bütünlükler kurmaktır. Olmayan veriyi ve bütünlükleri var olandan çıkarmak ve yeni bir veri ve bütünlük haline getirmek… Öznellik verinin içinde ve verinin ötesine geçme pratiği, özne ise öznelliğe içkin oluş ve olaydır. Hume’un öznelliğinde, özne ve donmuş veri ikiliği yoktur ve özne veriyi nesneleştiren bir belirleyen değildir. Özne, verinin içinde pratik bir oluştur, sürekli bir “veri oluş”tur. Virtüellik, farklanma, farklılaşma ilişkisi ile birlikte sizi düşünmeye davet ediyorum. Apriori bir transandantal özne yoktur ve transandantal özne ampirik özneyi nesneleştirmektir. Özne pratik bir “oluş” ve “olay”dır ve virtüelliktir.

Veri, duyulur olanın akışıdır, harekettir ve değişimdir. Veri, görünür şeylerin kümesi, görünüme karşılık gelen varlıktır. Bergson’u çağıralım: Eş-zamanın içinde farklı tekilliklerin sürelerinin art-zamanlığını sezmek!... Bu bağlamda zihin veriler topluluğudur; bir başka deyişle izlenimler ve imgeler topluluğu, algılar kümesidir. İmge, zihindeki sistemsiz, plansız programsız, yasasız veri akışları içinde bir fantezidir. Bu konumda imge zihnin hareketinde insan kafalı bir taş icat edebilir. Çünkü izlenimler ya da veriler, matematiksel ya da fiziksel bir nokta değil duyusal akışlardır. Zihin basit bir veri topluluğundan çıkıp bir yeti, bir anlama yetisine dönüştüğü ve bir sistem haline geldiği zaman özneye dönüşür. Özne inanır ve icat eder; özne sentezdir, zihnin sentezi ve zamanın sentezidir. Veri olan zihin, zamanın sentezinde “özne”leşerek kendisinin ötesine geçer. Bu bağlamda zihin insan doğasına dönüşür. Bu sentezlemede duyusal izlenimler zihni oluştururlar ve zihne köken kazandırırlar, düşünüm izlenimleri ise özneyi zihinde kurar ve zihni çeşitli özneleşme biçimleri altında nitelerler. Öznelliğin içkinliğinde özne oluşlar!...

İlişkiler terimlerine ya da idelere dışsaldır. Bu saptama çok önemlidir. İlişkiler zihindeki terimler veya ideler dışında başka nedenler tarafından belirlenir. İlişkilerin belirlenmesine neden olan ekonomik, hukuki, politik ve toplumsal ilişkilerdir. İdeler bu toplumsal ilişkilerden bağımsız, kendileri üzerinde yapılan ayırma, bölme, toplama işlemlerini ve aralarında kurulan ilişkileri ve bütünleştirmeleri açıklayamazlar. Bu bağlamda zihindeki duyusal izlenimler sentezlenerek bir ilişki haline nasıl gelir ve bu ilişkiler yararlılığın ve bir eğilim olarak amacın gücü, pratiğin bir kudreti haline nasıl getirilir? Bu oluşu meydana getiren insan doğasının ilkeleridir. Bu ilkeler ikiye ayrılır: çağrışım ilkeleri ve yararlılık ilkesi olarak tutku ilkeleri. Çağrışım ilkeleri ideler arasında ilişki kurar ve ideleri kıyaslar, guruplar; yararlılık ya da tutku ilkeleri ise bu ilişkileri bir amaç, eğilim ve bu amaçlara uygun organize edilmiş araçlar haline getirir. İlkelerin rolü, hem duyum izlenimlerini tayin etmek hem de bundan hareketle düşünüm izlenimleri üretmektir. İlkeler, tayin edilmiş duyumlardan hareketle bir düşünüm izlenimi kurar. Tutku ilkeleri, oluşturduğu kimi düşünüm izlenimlerini eylemin erekleri olarak tayin eder ve zihni çiviler. Artık sabit ilişkiler değil sabitleme merkezleri söz konusudur. Böylece tutku ilkesi eyleme ilkesini verir: arzu…

Özne zihinde ilkelerin etkisidir ama özne haline gelen zihnin kendisidir. Veri olan zihin insan doğası haline gerek özneleşir ve kendi ötesine geçerek yeni bir zihin verisi olarak kendisini aşar. Bu bağlamda özne ilkelerin ürünü olarak kendi kendisinin ötesine geçen zihindir. Özne bu iki ilkenin işlevselliğinin oluşu içindedir. Böylece zihindeki veri topluluğu bir sistem haline gelir ve zihin özneleşir. Bu bağlamda Hume’da ilişki, Kant’ta olduğu gibi nesneleştirilerek aşkınsallıkta temsile dönüşmez; tam tersi pratiğin, eylemin gücü, kudreti ve bir silahı haline getirilerek içkinleştirilir ve apriori’leşmeden bedenin kudretine, arzu makinelerine, oluş ve olay’a, akışa dönüşür; virtüellik edimselleşir. Virtüellik öznellik, edimselleşmeler ise “özne”leşmelerdir. İçkinlik düzleminde “özne”leşmeler öznelliğe, “Edimler” virtüelliğe, “oluşlar” olaya; “Yerliyurdlulaşma”, yersizyurdsuzlaşmaya, Yurd[iii], göçebe’ye içkindir. “Neden”siz, “koşul”suz ve “çelişki”siz içkinlik düzlemi: kavram değil, pratik ve etik –politiktir. Etik-politik sonsuzluk ve akıştır… Özne yok özneleşmeler vardır. Farklanma, farklılaşma varlığa içkindir. Temsilde, aşkınsallıkta tanımlanmayan içkinlik, Deleuze’dür.



[i] Otonom dergisinin 26. sayısında “Ortak zenginliği yaratmak ve kapitalizmde çatlaklar yaratmak: çapraz bir okuma” başlığı altında M. Hardt ve J. Holloway arasında örgütlenme üzerine sürdürülen mektuplaşmaları çevirerek yayınlamıştık. Bu mektuplaşmada Hardt’ın kullandığı “kurum” kavramı, Deleuze’ün “Issız Adalar”da yazdığı “içgüdü ve kurum” başlıklı makalede ve Hume monografisinde kullandığı bağlamdadır.

[ii] Asamblaj kavramına karşılık kullanılan “düzenleme” veya “montaj” kelimelerinin anlam ile uzaktan yakından alakası yoktur ve yanlış çevirilerdir. Biz bundan sonra politik yazılarımızda “asamblaj” kavramına karşılık “co-örgütlemeler” kavramını kullanacağız. Co-örgütleme/ler: kolektif örgütlenme/lerin kısaltılmış ve bileşik kelime halidir.

[iii] “Yurt” kavramındaki “t” harfi yerine bilinçli olarak “d” harfi kullanılarak yapı bozuma uğratılmıştır. Yurt” kavramı, gerçek karşılığı olan “çadır”, göçebe çadırı olan “yurd” kavramının uluslaştırılmasıdır.