Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 3112
Yazdır

Modern felsefenin kendiden önceki gelenekten seküler temeliyle ayrıldığı söylenir. Bu sekülerleşmenin ardında yatan, bir teoloji karşıtlığının da ötesinde, bu dünyanın anlamının kuruluşunun ister ontolojik isterse epistemolojik seküler bir tarihi olduğu fikridir. Başka bir deyişle varlığın üretimini ve yeniden üretimini anlamlandırmamızı mümkün kılan nedensellikler bu dünyadadır, ama daha da önemlisi bu nedensellikler bizzat etkinlik halindedir. Bu nedensellikleri tarihsel kılan ve ontolojik ya da epistemolojik bir kuruluş içinde düşünebilmeyi mümkün kılan, 

tam da onların yalnızca belirlemek anlamında “etkin” olmaları değil, aynı zamanda bu dünyada bizatihi kendilerinin de “işler” ve “etkin” halde bulunmalarıdır. Örneğin, nedensellik artık Platon’un ideası ya da Aristoteles’in formu gibi, kaynağı bu dünya olsun ya da olmasın, varlığın özüne göre bir tanımı değildir. Modern felsefede nedensellik, bize varlığın özünün yalnızca tanımını vermekle kalmaz, o aynı zamanda varlığın bu tanıma içkin kuruluşunu da verir. Nedenselliğin bir öyküsü, tarihi vardır artık. Bu yüzden yalnızca bir tanımlama olarak değil aynı zamanda bilfiil etkinlik halinde düşünülen böyle bir nedensellik, felsefi düşünüşe yepyeni bir imge olarak girer: kuvvet, yani bizzat etkinlik halindeki bir etkileme gücü.

Modern felsefe içindeki çatallanmalar, bu kuvvetin ne olduğunun ve nasıl işlediğinin tanımlanmasındaki farklardan itibaren tanımlanabilecektir. Hiç şüphesiz Descartes’ın Ben’inden, Kant’ın transandantal egosuna uzanan çizgide bu kuvvet, akıl olarak karşımıza çıkar. Bizzat etkinlik halindeki bir etkileme gücü olarak böyle bir kuvvet, Descartes'ta, ama bilhassa da Kant'ta bu dünyada her şeyi belirlediği halde kendisi belirlenmeyen, nesneleştirerek mülkleştiren, her şeyin yargıcı öznel bir zihnin evrensel bilme yetileri olarak ele alınır. Her durumda, zihnin yetilerinin birbirleri ve nesneleriyle ilişkisinin kuruluşu bağlamında, bu dünyanın anlamının kuruluşunun, tam da bilfiil, yani işler halde olduğu için bilinebilir olan seküler bir tarihi ve kuruluşu vardır. Öyleyse sekülerleşme aslında temel felsefi soruda köklü bir değişiklikle ayırt edilir: “Bu dünyanın özü nedir?”den “Bu dünyanın anlamı nasıl kurulmaktadır?” sorusuna bir geçişle. Bu anlamın kurucusu, aklın bir kuvvet, bilfiil kurucu bir etkinlik olarak düşünülmesinin ilerleyen biçimleri olarak Descartes’ta Ben, Kant’ta ise öznedir. Tersinden düşündüğümüzde, belki daha da önemli olduğu görülebilen ise, böyle bir Ben ve öznenin karşımıza aslında kuvvete dair belli bir yaklaşım, onun işleyişinin belli bir modeli olarak karşımıza çıkmasıdır. Nitekim etkinlik halindeki bir etkileme gücü olarak böylesi bir kuvveti akılsal yetilerden ziyade bedenin güçleri olarak düşünen, dünyanın kuruluşunu bedensel güçlerin etkileşimi içinde okuyan Spinoza, Hume, Marx ve Nietzsche’ye kadar uzanan alternatif bir çizgiden bahsedebiliriz. Bu çizgide kuvvetin hâkim modeli, etkinlik halindeki, tekelleşmiş ve mülkleştirici evrensel bir yargı gücü olarak “akıl” değil, aksine etkinliğinde daima çoğul olan, başka kuvvetleri nesneleştirerek mülkleştirmek yerine daima bu kuvvetlerle bileşmesi ya da ayrışması içinde tekilleşen bir kuvvetler çokluğu olarak “beden” olacaktır.

Peki, modern devlet kuramının kurucularından biri olarak Hobbes bu iki çizgi arasında nerede konumlanır? Aslında ilk bakışta Hobbes'un konumu sanki ikirciklidir. O kendinden önceki politika kavrayışından radikal bir kopuşla, devlet ve onu oluşturan insanlar arasındaki ilişkiyi, maddi ve dinamik bir güçler ilişkisi olarak ele alır. Devlet ya da devletli olmanın özü, daha önceden düşünüldüğü gibi hakkı önceleyen ödev değil, ödevi önceleyen haktır. Başka bir deyişle Hobbes gücü varlığın özüne göre değil, varlığın özünü gücüne göre tanımlar. Devletin özü ahlaki değil politiktir. Nitekim Hobbes’ta akıl da kendi başına bir doğa olmak yerine, bedenin ancak güç arzusuyla işleyebilen doğal yetilerinden biridir. Hobbes bu kopuşuyla ikinci çizgiye güçlü bir biçimde dâhil olur. Ancak gücün en yoğunlaşmış biçimi olarak devlet, Hobbes’ta her şeyi belirlediği halde kendisi belirlenmeyen mülkleştirici ve aşkın bir koşul olarak ortaya çıktığı için de, adeta Descartes’ın Ben’inin politik zemindeki bir kurgulanışını, Kant’ın öznesinin politik bir ön biçimini oluşturur görünür. Hobbes bu yönüyle de birinci çizgi içinde konumlanır. Yine de bu sadece görünüşteki bir ikircikliktir. Çünkü Hobbes’un konumlandırılmasındaki bu ikircikliğin tam da kendisi, bize Descartes ve özellikle Kant’la başlatılan özne felsefeleri çizgisinin politikliğini verir. Bu ikirciklik bize modern felsefenin taptığı aklın işleyişinin belli bir kuvvet modeli tarafından, yani en yalın halini Hobbes’ta gördüğümüz, kuvvetin Devlet biçiminde kavranışı tarafından nasıl da öncelenmiş olduğunu gösterecektir. Hobbes’un devleti ile Kant’ın öznesini karşılaştırılabilir kılan, onların kuvvet modellerindeki bu ortaklıktır. Kant’ın öznesi ruhumuzdaki devlettir.

 

Hobbes’ta Güç, Bir Mülkleştirme Gücüdür

Hobbes’un devlet üzerine araştırması her şeyden önce kuvvetin doğası üzerine bir araştırmadır. Hobbes’ta devletin doğuşunun mantıksal temeli olarak doğa durumundaki insan da toplum durumundaki devlet de her biri bir kuvvet olarak ele alınmak üzere aynı doğadan itibaren tanımlanacaktır. Birey ve devlet arasında sürekli bir çelişme öngören liberalizmin burjuvazinin egemenlik söylemi haline gelmesinden epey önce, Hobbes bunların birbirini nasıl gerektirebileceğini, dolayısıyla devlet ile onu oluşturan insanlar arasındaki bu çelişmenin aslında nasıl da devleti üreten ve yeniden üreten bir dinamik olabileceğini böylece tüm çıplaklığıyla gözler önüne serebilecektir. Kuvvetlerinin doğasının ortaklığı nedeniyle, Hobbes’ta devlet ile devleti oluşturan insanlar arasında -daha sonra modern devlet kuramlarının sürekli uğraşmak zorunda kalacağı- mutlak bir antagonizma yoktur. Tersine bunların varlık koşulu tam da kendilerini yeniden üretirken birbirlerini ürettikleri çelişkili bir ilişkidir. Böylece Hobbes liberalizmin yaratmış olduğu birey ve devletin mutlak karşıtlığı mitini baştan yıkar, bize insanların “birey” olarak üretiminin devleti nasıl yeniden üretebileceğinin bir öngörüsünü sunar. Elbette insanın bugün bildiğimiz anlamıyla “birey” olarak, kendine özgü ahlaki, ekonomik ve politik değere sahip tüzel bir kişi olarak ortaya çıkışı, pek çok devrimleri ve yenilgileri gerektirecektir. Yine de Hobbes güç ilişkilerini gizemlileştirmek yerine oldukları gibi gösteren gerçekçiliğiyle, insanın daha sonra modernizmde birey olarak özneleştirilmesinin nasıl da “devletlû” bir kuvvet anlayışına dayandığını önden gösterebilmiştir. Bu anlamda Hobbes bize devletin eleştirisinin bireyin eleştirisiyle nasıl aynı anlama gelebileceğinin de güçlü bir ön sezgisini verir. Bunun için Hobbes’un önce insan ile güç, sonra devlet ile güç arasındaki ilişkiyi nasıl ele aldığına bakmak yeterlidir.

Hatırlayacağımız gibi, Hobbes politikayı ahlakla özdeşleştiren özcü gelenekten doğal hak kavramına getirdiği yenilikle kopar. Hobbes için hak, varlığın özünün ne olduğuna göre tanımlanmış bir yükümlülük değil, varlığın neler yapabildiğine, yani gücüne göre tanımlanmış bir özgürlüktür. Hak, her şeyden önce bir yapabilme gücüdür, daha doğrusu o gücün uzanabildiği yere kadar uzanır. Bu anlamda Hobbes’ta doğal hak, herkesin varlığını sürdürebilmesi için tüm yetilerini kullanabilme özgürlüğüdür. İyi ve kötünün, doğru ve yanlışın tanımlanmasında herkesin doğal hakkı gereği kendi kendisinin yargıcı olduğu doğa durumu, Hobbes’ta bu yüzden güçler arası mutlak bir savaş halidir. Nihai kararı veren yargıç, güçtür. Herkesin her şey üzerinde hakkı olduğu, “benim ve senin”in henüz belirlenmediği bu doğal eşitlik durumunda herkes zorunlu olarak kendi kaynaklarına dayanarak kendi başının çaresine bakmak ve kendisi gibi gücü kadar hakka sahip olan herkesi kendisine bir rakip, düşman olarak görmek durumundadır. Doğa insana her şey üzerinde bir hak vermiştir, tam da bu yüzden “hakkın tek ölçütü çıkardır”.[i] Hakkın ölçütünün insanın bencil çıkarı olarak tanımlanmasına uygun olarak, insanın doğal çıkarı olan varlığını sürdürebilmek yönündeki çabası da Hobbes’ta gücün arzulanması biçimini alır. Güç bir arzu nesnesidir. Böyle bir arzu nesnesi olarak da, diğer rakipler karşısında adeta mülkleştirilebilir ya da devredilebilir, üzerinde hâkim olunabilen ya da olunamayan bir şey haline gelir: “Bir insanın gücü, genel olarak ele alınırsa, iyi gibi görünen gelecekteki bir şeyi elde etmeye yarayan şu anki araçlardır.”[ii] Hobbes bu temelde beden ve zihin yetilerinin üstünlüğünü insanın doğal güçlerinden sayarken, mal, mülk, şöhret ve hatta arkadaşları bile şans ya da başka yollarla elde edilebilecek araçsal güçler olarak tanımlayacaktır. Bu güçler sayesinde insan varlığını sürdürebilme çabasında başarılı olabilir, rakip olarak gördüğü diğer herkes üzerindeki üstünlüğü sayesinde kendi çıkarlarını gerçekleştirebilir. Öyleyse gücün Hobbes’taki ilk görünümü, iki yönlü bir üstünlük durumudur: şeyler ya da araçlar üzerindeki üstünlük sayesinde diğer insanlar üzerindeki üstünlük ya da tersi. Böylece yalnızca şeyler üzerinde değil bizzat insanlar üzerindeki üstünlük de kendi başına araçsal bir güç olarak düşünülebilecektir: “Hizmetçileri olmak güçtür, arkadaşları olmak da, çünkü bunlar birleştirilmiş güçlerdir.”[iii] Hobbes’ta insanın gücünü artırabilmesi, kendi çıkarını gerçekleştirmesine olanak verecek araçları, yetileri ve ilişkileri mülkleştirmesine, bunları kendine biat ettirerek kendi çıkarının bir gücü olarak örgütleyebilmesine bağlıdır. Hobbes’un deyişiyle, “Bir insanın çok sayıda insan tarafından sevilmesini veya o insandan korkulmasını sağlayan herhangi bir nitelik, böyle bir niteliğin şöhreti de güçtür, çünkü bu insanların yardım ve hizmetini elde etmeye yarayan bir araçtır.”[iv]

Böylece insan ile gücü arasındaki ilişki, adeta sahip ile mülkü arasındaki bir ilişki gibi kurulduğu için, Hobbes’ta güç daima bir mülkleştirme ve hükmetme gücü, ister bir şey isterse bir insan olsun başkası üzerinde bir tasarruf hakkı, yani bir hükmetme ve egemenlik gücü olarak tanımlanır. Bu haliyle güç, kapitalizmde ürünlerin toplumsal varoluş biçimini oluşturan metadan farksızdır. O tıpkı bir meta gibi mülk edinilebilir ya da elden çıkartılabilir, alınabilir ya da satılabilir. Bir insanın başka bir insanı gücünün üstünlüğü ile itaat ettirmesi, aslında onun gücü üzerindeki tasarruf hakkını satın almasıdır. Nitekim tıpkı kapitalizmde bir insanın kendini gerçekleştirebilme gücünün, sahip olduğu metalar ve metanın en soyutlaşmış biçimi olarak parayla ölçülmesi gibi, doğa durumunda da bir insanın ne ölçüde ayakta kalabileceğini mülkleştirerek kendi çıkarının gücü haline getirdiği güçlerin toplamı belirleyecektir. Bu anlamda Hobbes’un insanı, kapitalizmde özel mülkiyetiyle tanımlı bireyin adeta bir ön figürüdür, doğa durumu ise güç için mücadele veren insanların oluşturduğu rekabetçi bir piyasa. Doğa durumunda herkesin herkesle savaşı, aslında ölümcül bir rekabettir. Çünkü Hobbes’a göre güç arzusu ancak ölümde sonlanabilir. İnsanın arzusu hazzını yalnızca bir defalığına tatmin etmek değil, gelecekteki arzularını gerçekleştirebilmesinin koşullarını da önden güvenceye almaktır. Oysa herkesin aynı anda sahip olamayacakları bir şeyi isteyebilecek olmasından ve herkesin her şey üzerindeki hakkından dolayı, doğa durumu genel bir güvensizlik halidir. Bu durumda bir kimsenin hâlihazırdaki güçlerini bile koruyabilmesinin yolu, ancak daha fazla güç elde etmek olabilir. Tıpkı kapitalizmde sermayenin değerini ancak genişleterek koruyabilmesi gibi, insan da gücünü ancak çoğaltarak elinde tutmaya devam edebilir. Peki böylesine sürekli bir güç arzusunun kaçınılmaz hale getirdiği savaş durumundan bir çıkış yine de mümkün olabilir mi? Hobbes’un De Cive’de devlet üzerine araştırmasını başlatan sorunun tam da kendisi, buna zımni bir yanıt niteliği taşır: “Nasıl oldu da herkesin kendisine ait şeylere sahip olması tercih edildi?” Hobbes’ta güçlerin sürekli savaşından kalıcı bir barışa geçiş, eşzamanlı olarak hem özel mülkiyeti hem de onu tesis eden ve güvence altına alan devleti gerektirecektir.

Doğa durumundaki sürekli savaşın nedeni, “benim ve senin”in henüz ortaya çıkmadığı, herkesin her şey üzerinde hakka sahip olduğu doğal eşitlikti. Hobbes’a göre bu doğal eşitliğin kaçınılmaz sonucu, hiç kimsenin hiçbir şey üzerinde hakka, en azından güvenli bir şekilde, sahip olamamasıdır. Çünkü insan, bu savaş halinde diğerlerine göre elde ettiği güçlerin miktarı ne olursa olsun ölüm tehdidinden asla kurtulamayacaktır. İnsanların doğal eşitliği, öldürme güçlerindeki eşitlikten gelir. En zayıf olan bile en güçlüyü alt ederek öldürebilir. Her şeye sahip olan bile bir anda her şeyini yitirebilir. Bu durumda, insana yaşamını sürdürebilmesi için nelerin yapılması gerektiğini gösteren doğru aklın ilk doğal yasası, Hobbes’a göre barışı aramaktır. Bu doğal yasa insanlara, eğer her şey üzerindeki haklarından vazgeçip doğal haklarını aynı ve tek bir istence devrederlerse, aradıkları barış koşuluna ulaşılabileceğini gösterir. İşte insanların her birinin birbiriyle yaptığı bir sözleşme sonucu her şey üzerindeki egemenlik hakkını devrettiği kendileri dışındaki bu üçüncü kişi, Hobbes’ta devlettir. Herkesin herkes için bir korku ve tehdit unsuru olduğu güçler savaşından ancak herkesin sadece ondan korkacağı, öldürme gücünü tekelleştirmiş devlet gibi genel bir korku gücünün tesis edilmesiyle çıkılabilir. Mademki hak gücün uzandığı yere kadar uzanmaktadır, böyle genel ve mutlak bir korku gücü olarak devlet de, “benim ve senin”in, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın mutlak olarak egemen tek yargıcı haline gelecektir. Öyleyse en yalın halini Hobbes’ta görebildiğimiz, herkesin herkesle yaptığı toplum sözleşmesi, aslında tek tek herkes ile devlet arasındaki bir güç mübadelesini içerir. İnsanlar güvenliklerini sağlamak, varlıklarını sürdürebilmenin araçlarına güvenli bir şekilde ulaşabilmek için, her şey üzerindeki egemenlik haklarını Devlete devrederler. Tersinden bakıldığında ise devlet, güvenliklerini sağlamak ve yaşam güçlerini korumak karşılığında insanların egemenlik güçlerini satın alarak mülkleştirir. Herkesin herkesle yaptığı sözleşmelerin sonucunda, Devlet artık doğa durumunda herkesin sahip olduğu doğal hakka sahip olan tek kişi, yani herkesin gücünü satın alarak kendi mülkü haline getirmesiyle her şey üzerinde egemenlik hakkına sahip tek yapay insan olarak tesis edilmiştir. Tam da bu yüzden mübadele sözleşmesinin sonucunda gücün doğasında herhangi bir değişiklik olmaz. Sözleşme, Hobbes’un da dediği gibi, yeni nitelikte bir hak yaratmaz. Sınırlarını gücün belirlediği hak hâlâ doğa durumunda tek tek herkes için olduğu gibi şimdi devlet için de bir mülkleştirme ve hükmetme hakkıdır. Hobbes’ta insanın ve devletin gücünün doğası aynıdır. Başka bir deyişle, insanın mülkleştirerek kendi gücü haline getirdiği şeyler, yetiler ve ilişkiler üzerindeki egemenlik hakkı ile devletin onu oluşturan yurttaşları üzerindeki egemenlik hakkı aynı niteliğe sahiptir. Şimdi yani toplum durumunda aralarındaki fark, yurttaşlarının istencini kendi istencinde birleştiren bir güç tekeli olması nedeniyle devletin hakkının yurttaşın hakkı üzerindeki mutlak üstünlüğüdür. Doğa durumunda insanlar, hükmetme haklarını, mülkleştirebildikleri güçlerin güvensizlik halinden dolayı artabilen ya da azalabilen toplamından alıyor ya da alamıyordu. Şimdi toplum durumunda ise devlet, yurttaşları üzerindeki bu geri döndürülemez hakkını onların gücünü kendi gücü haline getirmesiyle edindiği mutlak ve bölünmez güçten almaktadır. Hobbes, mülkiyet ile devletin eşzamanlı doğuşu üzerine şu satırlarında bunu açıkça şöyle dile getirir:

 

Devlet kuruluncaya kadar her şeyin herkese ait olduğu ve birinin bu benimdir deyip de diğerlerinin aynı hakka dayanarak hak iddia edemeyeceği hiçbir şey olamayacağını yukarıda göstermiştik...buradan mülkiyetin ve devletin beraber ortaya çıktığı ve bir kişinin mülkiyetinin, yasalar ve tüm devletin gücü, eş deyişle egemen gücünü verdiği kişi yoluyla elinde tutabildiği şeyler olduğu sonucu çıkmaktadır. Bu, aynı yasalara tabi oldukları için, yurttaşların üzerinde başka yurttaşların hak iddia edemeyecekleri şekilde kendi mülklerini ellerinde tuttukları anlamına gelmektedir, ama buyrukları bizzat yasa olduğu ve istenci bireylerin istencini de kapsadığı ve bireyler onu egemen yargıçları olarak atadıkları için, kişi egemenin üzerinde hakkı olamayacağı şekilde bir mülkiyete sahip olamaz.[v]

 

Öyleyse geriye dönüp baktığımızda, Hobbes’un hem insanın hem de devletin üretimini sağlayan güç üzerine incelemesi bağlamında doğa durumundan toplum durumuna geçişin en çarpıcı anlamlarından biri şu olsa gerektir: herkesin bir mülkleştirme ve hükmetme gücü olarak bir devlet olmak istediği durumdan, herkesin istencini temsil eden tek istenç olarak devletin her şey ve herkes üzerindeki egemenliğine geçiş. Her iki durumda da devlet olmak, kendi gücünü olumlayabilmek için kendi dışındaki güçleri mülkleştirerek nesneleştirmektir. Başka bir deyişle kendi gücünü olumlamanın Hobbes’taki anlamı, başkasının gücünü mülkleştirerek ona hükmetmektir. Her ikisi de böyle bir mülkleştirme ve hükmetme gücü olduğu için, Hobbes’ta insan adeta doğal bir devlet, devlet ise, onun da dediği gibi, yapay bir insandır. Aralarındaki tüm farklara rağmen, Hobbes’un devleti ve Kant’ın öznesini birleştiren de gücü devlet olmakla özdeşleştiren bu aynı bakıştır. Nitekim Kant’ın kurucu öznesinde, Hobbes’un doğal devleti ya da yapay insanı bu sefer gizemlileştirilmiş bir biçim altında, egemen bir akıl ya da içselleştirilmiş bir devlet olarak yeniden doğacaktır.

 

Devlet ve Özne: Temsil Edenin Birliği

Hatırlayacak olursak modern devletin kuramlaştırılmasında Hobbes’tan sonraki pek çok düşünürün de başlangıç noktası, sözleşme fikri olacaktır. Devletin ister mantıksal isterse tarihsel bir önkoşulu olarak alınsın, sözleşme fikriyle aşılmak istenen can alıcı sorun, devlete bir köken atamaktan da çok insanların “devlet” biçimindeki birliğinin nasıl kurulabileceğidir. Her biri kendi egemeni ve yargıcı olan insanlar devletin eylemi ve sözünü nasıl kendi eylemi ve sözü olarak tanıyabilecek ya da Hobbes’un da sorduğu gibi çok’tan birlik nasıl tesis edilebilecektir? Hobbes buna yanıtında kendisince çok açık olan bir veriyi temel alır. Ne kadar ararsak arayalım bu birliği çok’un kendisinde bulamayız. Hobbes’un doğa durumunu sürekli bir savaş olarak düşünmesinin nedeni zaten budur. Çok asla kendiliğinden bir birliği ifade etmez. Bu birliğin tesis edilmesi gerekir. Peki ama nasıl? Hobbes şöyle yanıt verir:

 

Çok sayıda insan onlardan her birinin rızasıyla tek bir insan tarafından temsil edildiğinde tek bir kişilik haline gelir. Çünkü kişiliği tek yapan temsil edilenlerin değil, temsil edenin birliğidir…Kişiliği ve ancak tek bir kişiliği taşıyan temsilcidir. Yoksa çokluk içinde birlik başka türlü anlaşılamaz.[vi]

 

Bir insan toplamı olarak kalabalık, asla insanın kendi içindeki doğal birliğine sahip değildir. Çünkü onun doğa tarafından bahşedilmiş tek bir istenci yoktur. Her insanın ölçüsü kendi istencidir. Oysa herkesten oluşan böyle bir kalabalığın ölçüsü olabilecek tek bir istenci olamaz. İşte Hobbes’un toplum sözleşmesinde insanların yaptıkları şey tam da devletin istencini herkesin istenci olarak tanıyacaklarına söz vererek böyle bir istenci yapay olarak oluşturmalarıdır. Çok, ancak devletin kişiliğinde bir olur. Öyleyse Hobbes’ta devletin temsil gücü olduğu söylendiğinde, onun bu gücü, örneğin ortak bir amaç gibi, çok’un içinde zaten mevcut olan bir birliği temsil etmesinden gelmez. Tersine Hobbes’ta temsil edenin gücü, bir istenç olarak kendisinin birliğinden ve tam da böyle bir birlik olduğu için her şeye ve herkese birlik verebilme gücünden gelir. Temsil etmek, çok’un birliğini temsil etmek değil çok’a birlik vermektir. Temsil, gücü tekelleştirmiş olan tek bir istencin hükmetme, kendi istencini herkesin istenci olarak dayatabilme gücüdür. Tam da bu yüzden Hobbes’ta temsil eden devlet, temsil edilen tekil istençleri kendi istencine göre nesneleştirerek tanımlayan, onların sözünün ve eyleminin yasasını veren bir evrensellik, politik bir aşkınsallıktır. Hobbes, politikayı ahlaka, yani insanın özüne uygun davranışlarını belirten ödevlerini yerine getirmesine indirgeyen gelenekten tam da burada kopar. Politikliğin iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, haklı ve haksızı tanımlayan, artık ahlak gibi, Tanrı gibi kendisine aşkın bir özü yoktur. Tersine insanların eylemlerini koşullayan böyle bir öz, Hobbes’ta güç ilişkilerinin kuruluşuna içkin hale gelerek politikleşmiştir. Aşkınsallık, aşkınlığın güç ilişkilerine içkin politik kuruluşudur.

Hobbes’ta aşkınsallık hakikati, değerleri ve insan eylemlerini yukarıdan belirleyen böyle bir aşkın politiklik iken Kant gelir, bu aşkınsallığı bilen ve ahlaki bir özneye atfederek onu gizemlileştirir. Her şeyi belirlediği halde kendisi belirlenemeyen, nesneleştirerek mülkleştiren, her şeyin yargıcı olan güç Hobbes’ta devletken Kant’ta bu güç öznedir. Ancak gücün Kant’ta yasa koyucu ve kurucu bir özne biçiminde gizemlileştirilmesi, onun aşkınsal niteliğinde hiçbir değişiklik yaratmaz. Çünkü Kant’ın hem bilgi hem de ahlak teorisinde de öznenin yasa koyucu gücü her şeyden önce onun temsil edebilme, bilme yetileri yoluyla dünyanın ve eylemlerin sonsuz çeşitliliğine birlik verebilme gücünden gelir. Hobbes’ta olduğu gibi, Kant’ta da çok’un birliği ve anlamı kendinde değil, temsil eden öznededir:

 

Genel olarak bir çeşitliliğin birleşimi bize asla duyular yoluyla gelmez ve dolayısıyla duyulur görünün saf formu içinde halihazırda verili olarak bulunmaz, çünkü bu temsil gücünün kendiliğindenliğinin bir edimidir…bütün birleşimler, biz bunun farkında olalım ya da olmayalım, ister bir görü isterse bir kavram çeşitliliğinin birleşimi olsun, anlama yetisinin bir eylemidir ki biz buna, kendimiz daha önce birleştirmiş olmadan hiçbir şeyi nesnede birleşmiş olarak temsil edemeyeceğimize ve diğer tüm temsiller arasında birleşimin, nesneler tarafından verilmeyen ve kendi öz-etkinliğinin bir edimi olduğu için yalnızca özne tarafından oluşturabilen tek temsil olduğuna dikkat çekmek için genel bir adlandırmayla sentez diyeceğiz.[vii]

 

Kant’ta görülerin ya da kavramların çeşitliliğinin nesne biçimindeki birliği, bu çeşitliliğin kendisinden değil, bunları temsil eden öznenin bir ve aynılığından, onun bilme yetisinin evrensel ve zorunlu, a priori koşullarının mümkün kıldığı sentezleme, yani birlik verebilme gücünden gelir. Hobbes’ta tüm istençlerin tek bir istenç olarak devlette birleşmesi gibi, Kant’ta da tüm bir çeşitlilik nesne olarak öznenin bilincinde birlik haline gelir. Özne, çeşitlilikleri a priori koşullara göre tanımlamak ve belirlemek suretiyle onları nesneleştirir. Hobbes’ta devlet nasıl mülkleştirerek nesneleştirme ve hükmederek birlik vermek gücüyse, Kant’ta da özne bir nesneleştirme ve hüküm verme gücüdür. Hobbes’ta yurttaş nasıl devletin tabiiyeti ise, Kant’ta da nesne öznenin tabiiyetidir. Emredici yasa Hobbes’ta devletin istenciyken, Kant’ta öznenin bilme yetisinin evrensel ve zorunlu koşullarıdır. Kant’ın öznesi Hobbes’un devleti kadar egemen ve buyurucudur. Şu farkla ki devlet buyurganlığını gücü tekelleştirmesinden alırken, Kant'ta özne bu hakkı herkeste ortak ve evrensel olan bilme yetilerinden alır. Kant’ta tüm tekilliklere anlamını veren aşkınsal tümellik, evrensel olarak egemen ve zorunlulukla hükmeden akıldır. Hobbes’ta herkesin ve her şeyin mutlak egemeni olarak devlette cisimleşen kuvvet modeli, Kant’ın öznesinde psikolojik bir biçim altında artık herkese içselleşmiştir. Bu durum kendini en çok Kant’ın yeniden ödev temeline oturttuğu ahlak felsefesinde belli edecektir.

Kant’ta öznenin aynı bilgi teorisinde olduğu gibi saf aklın kavramlarına dayanarak kendine koyduğu ahlaki yasa da hiçbir içeriği olmadığı için koşulsuz olarak geçerli şu buyruk olacaktır: Ancak aynı zamanda evrensel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eyle. Bu yasa “iyi”yi içerik olarak tanımlamaz. Bu yüzden bu yasaya ne eğilimlerimize ne ihtiyaçlarımıza denk düştüğü için ne de tanrı ya da devlet korkusundan itaat ederiz. Kant’a göre yasaya yasa olduğu için, yasaya duyduğumuz saygıdan dolayı itaat etmeliyizdir. Nitekim pratik aklın bu kategorik buyruğu bize ne yapmamız gerektiğini değil, bir şeyi yaparken onu hangi ilkeye göre yapmamız gerektiğini söyler. Önemli olan ödevi yerine getirmek değil, ödevi ödev olduğu için yerine getirmektir. Öyleyse şimdi buyruk ne ihtiyaçlardan ne güdülerden, ne tanrıdan ne de devletten gelir. Pratik aklın evrensel buyruğunun gücü, fiziksel, toplumsal, politik, yani bedensel bütün güçleri aşar ve onlara hükmeder. Özne kendisiyle birlikte herkesin bağlı olduğu bu evrensel yasayı kendisi koymuştur, ama onun koyduğu yasanın söylediği şey, aklın bu evrensel ve zorunlu buyruğuna koşulsuz bir itaattir. Kant’ın ödev ahlakının anlamı, itaatin içselleştirilmesidir. Kant’ta özne artık devletin zoruna ihtiyaç duymadan kendi kendini tabi kılan bir egemenliktir. Özne kurucu ve kendi kendinin egemenidir, ama onun kurduğu aslında kendi tabiiyetidir. Kant’ın öznesi, Hobbes’un devletinin artık herkeste kişilikleşmiş bir biçimidir. Kant’ın öznesinde devletin bu şekilde aşağıdan üretimi, modern devletin temsil gücünün krizlerinde çok önemli bir işlev görecektir. Devlete, bu krizleri aşabilmek için, özellikle modernizmle birlikte biyo-politikleşerek insanların doğrudan ruhuna nüfuz edebilmesinin bir anahtarını sunacaktır. Öyleyse Hobbes ve Kant’ın kuvvet modellerindeki ortaklığın açıkça gösterdiği şey şudur: Öznenin eleştirisi her şeyden önce ruhumuzdaki devletin eleştirisidir.



[i] T. Hobbes, De Cive Yurttaşlık Felsefesinin Temelleri, çev. Deniz Zarakolu, Belge Yayınları, İstanbul, 2007, s. 29.

[ii] T. Hobbes, Leviathan, çev. Semih Lim, Yapı Kredi Yayınları, 1992, s. 68.

[iii] a.g.e.

[iv] a.g.e., s. 69.

[v] De Cive, s. 98.

[vi] Leviathan, s. 119.

[vii] I. Kant, Saf Aklın Eleştirisi, B130.