Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 5515
Yazdır

20. yüzyıl düşünce dünyasına damgasını vuran filozoflardan biri de Deleuze’dür. Felsefeden, sinemaya, sosyolojiden psikolojiye yayılan geniş bir yelpazede eserler vermiş, bu alanlarda yeni bir kapı açmıştır. Deleuze’ün ünlü olmasıyla birlikte onun yorumladığı, okuduğu filozoflar da yakın zamanda tekrar okunmaya başlanmıştır.

Onun yorumladığı filozoflardan biri olan Bergson, Deleuze sayesinde eski şöhretini yeniden yakalamıştır. Bir zamanlar Türkiye’de çok bilinen ve sevilen Bergson, yakın tarihlerde Avrupa ve Amerika’da, farklı bakış açıları üzerinden yeniden ele alındı. Özellikle biyoloji felsefesinin de etkisiyle Bergsoncu evrimci düşünce üzerinden feminist bir perspektifle yazılar yazıldı. Ardından “özgür irade” (free will) ve “zaman” kavramı günümüzde yoğun bir şekilde tartışmaya açıldı. Bununla bağlantılı olarak, Bergson’un süre felsefesi yeniden önem kazandı. Deleuze’ün çalışmalarında özellikle Bergsoncu fark kavramının ön plana çıkarıldığını görmekteyiz. Deleuze, gerçek bir deneyimin koşullarının “fark” kavramıyla birlikte oluşabileceğini, varlığı ancak bu kavramla birlikte bölmeden, parçalamadan hem çokluk içinde hem bir olarak kavrayabileceğimizi ileri sürmüştür. Bu bakımdan Kant’ın transandantal idealizmini eleştirmiş, Hegel’in diyalektik hareketine karşı çıkmıştır.[i] Oysa Deleuze’e göre, her iki filozof da farkı kavrayamamış, bu nedenle gerçek bir deneyime ulaşamamış ve yalnızca tasarımlar boyutunda kalmışlardır. Bu doğrultuda ilk olarak Bergson’un felsefesine ve fark kavramının açımlanışına Deleuze’ün bakış açısına dayanarak yaklaşacağız. Evrimci düşünceden başlayarak Bergson’un felsefesinin temel kavramları olan yaşamsal atılım (elan vital) ve süre (duration) üzerinden fark kavramını açıklamaya çalışacağız. Ardından farkın ve fark felsefesinin ne olduğunu ve Deleuze için farkın neden önemli olduğunu vurgulayıp farkı araştıran sezgi yöntemiyle yazımızı sonlandıracağız.

 

Evrim ve Fark

Evrim görüşü Charles Darwin’den çok daha önce araştırılmaya başlanmıştır. Bu çalışmalarda Darwin’in tezlerine yakın görüşler ortaya çıkmıştır. İlk olarak dönemin tanınmış bilginlerinden, Charles Darwin’in de dedesi olan Erasmus Darwin 1802 yılında yayınladığı “Doğa Tapınağı” adlı şiir kitabında “Yaşamın çamur içinde yaşayan çok küçük bir canlıdan ortaya çıkıp o günkü çeşitliliğine verildiği”ni söylüyordu. E. Darwin şairane bir üslupla evrim düşüncesini ifade etmiştir. E. Darwin’in ardından Fransız Jean Baptise Lamarck “Zooloji Felsefesi” adlı eserinde evrimin, çevrenin etkisiyle kazanılmış karakterlerin sonraki kuşaklara aktarılması yoluyla ortaya çıktığı tezini geliştirmiştir. Daha da ilginci Amerikalı bir tıp doktoru neredeyse C. Darwin ile aynı görüşleri paylaşan bir makale yayınladı fakat bu makaleden ne C. Darwin’in ne de onunla eş zamanlı aynı görüşleri ileri süren Wallace’in haberi oldu.[ii] Nitekim Darwinci evrim teorisinin kendi çağının düşüncelerinin bir sentezi olduğunu söyleyebiliriz.

C. Darwin, evrim kuramını anlattığı “Türlerin Kökeni” adlı eserinde çok sayıda örnek göstererek, doğadaki ve canlılar dünyasındaki değişimin ve çeşitliliğin nedenlerini ve bunların oluş mekanizmalarını açıklıyordu.[iii] Evrim teorisinin iki ana düşünce üzerinde şekillendiğini söyleyebiliriz. Bunlardan ilki, canlıların bugünkü halleriyle bir kerede yaratılmadığı, aksine evrim geçirerek bugünkü hallerine geldikleri düşüncesidir. Canlılar daha basit türlerden, ilkel canlılardan karmaşık yapılara bürünerek şimdiki formlarını kazanmışlardır. Bu oluşumda, yani bu doğal süreçte tanrısal bir güç rol almamış, süreci kendi iç yasaları belirlemiştir. Bu aşamada ise ikinci ana düşünceyle karşılaşıyoruz. Evrim süreci, kendi iç yasaları, var olma savaşı ve adaptasyon ilkelerinin toplamından oluşan doğal seçilim adlı bir mekanizma sonucu gerçekleşmektedir.[iv]

Darwin’e göre değişim birdenbire olan bir şey değildir, yavaş bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Doğadaki türler tek bir kökten gelmiş, zaman içerisinde modifikasyona uğramış ve türlerin farklılığı da süreç içindeki değişimlerden kaynaklanmıştır. Buna göre, canlıların evrim süreci genelden özele doğru bir farklılaşma süreci olarak görülebilir. Evrim düşünürleri doğadaki bu değişimi gözlemlemiş ve doğanın değişen süreçlerindeki farkı yakalamışlardır.

Deleuze’e göre ise Darwin bireysel farkı keşfetmiş ancak bu farkın potansiyelinikavrayamamıştır. Seleksiyonun maddesi ve farklılaşma, belirlenmemiş bir varyasyon sürecinden ayırt edilememiştir.[v] Darwin yalnızca türlerin, organların ve cinsiyetin farklılaşmasını açıklamıştır. Esas olarak canlılar arasındaki niteliksel farkları; yaşamın, doğanın kendisi yaratmıştır.

Evrim, yaratıcı bir süreç olmakla birlikte tek bir kökenden gelen canlılar arasında sürekli ayrımlar yaratmaktadır. Dolaysısıyla evrimin sonuçlarından ve ayrımlarından bir önceki duruma geçemiyoruz. O halde, neden-sonuç dizeleri halinde ilerleyen bir geriye dönüşten söz edemeyiz ya da gelecekte doğanın nasıl bir fark yaratacağını önceden bilemeyiz. Bu nedenle, 19. yüzyıla damgasını vuran organik hareket determine olmaya pek yatkın değildi. Fakat diğer bilimleri tehdit eden bir tehlike vardır ki Bergson’un tam anlamıyla evrimci düşünceye yerleşmemesinin nedeninin de bu olduğunu söyleyebiliriz.

Bergson, tehdidin nedenini süre (durée) ve fark kavramlarının inkârında görmektedir. Diğer bir deyişle, evrimci düşünce zaman ve süre arasındaki farkı kavrayamamıştır. Bu nedenle de evrimcilik kendini homojen bir zamana yerleştirmiştir. Oysa Bergson, süre içine yerleştirilecek bir evrimin bütün yanılsamalardan kurtulacağını belirtir. Böylelikle, evrim teorisi finalizmin ve mekanizmin içinde bulunduğu yanılsamaya düşmeyecektir. Bu belirlenim doğrultusunda Bergson’un “Yaratıcı Evrim” adlı eseri, değişim ve süre kavramının açıklanmasıyla başlar. Burada, organik hareket ile mekanik hareketi karşılaştırmıştır. Bu mukayesenin temelinde de bilim ve felsefe ayrımı yatmaktadır. Evrim organik bir hareket, değişim olmasına rağmen; bilim tarafından doğumdan ölüme doğru giden bir çizgi, çözülme olarak tanımlanır. Oysa evrimin kendisi bir çözülme değil yeni bir sentez ve yeni olana açılan bir yaratımdır. Bir kuşaktan diğer bir kuşağa evrimin ve yaşamın gücü kendisinden hiçbir şey kaybetmeden, yeni olana doğru üstünlükle devam eder.[vi] Bu şekilde evrim bir durumdan diğer bir duruma, görünürden görünmeze doğru ilerler. Niteliksel farklar arasında insan zihninin nedensel ve çözümleyici bir bağ kurması bu nedenle zorlaşacaktır. Bir kuş ile bir sürüngenin aynı soydan geldiğini söylemek güçtür. Çünkü aradaki fark bir derece farkı değil niteliksel bir farktır.

Evrim uygun bir şekilde yaşamı üretir, oluşturur. Bir embriyonun gelişimi formların devamlı değişiminden oluşur. Bergson için evrim; tesadüfî değil, belirlenim altına alınmayan, yaratıcı ve asla sonlanmayacak bir devinimdir.[vii] Yaşam, evrimin doğuşundan önce de sürekli değişmeye, yaratmaya devam eder. Evrimin gücü esas olarak yaşamın değişim gücüdür. Bu nedenle Bergson, her şeyden önce yaşam filozofu olarak bilinir.

Deleuze’e göre, yaşam felsefesinin, üç temel özelliği taşıması gerekir. Bunların ilki vital fark, içkin fark olarak sadece deneyimlenebilir. Bu anlamıyla içkin fark değişmeye eğilimlidir. Bu değişimler bir kaza sonucu olmaz. Değişimler bu eğilimde kendi kendilerine içkin bir neden bulur. İkinci olarak, bu varyasyonlar eklemlenme ilişkisi kurmaktan ziyade ayrımlaşma ve bölünme ilişkisine dahil olur. Son olarak değişimler virtüellik içerir; bölünme, ayrımlaşma çizgisine göre aktüel hale gelir. Dolayısıyla evrim, homojen bir çizgide bir aktüel durumdan diğer bir aktüel duruma geçmek değildir; aksine virtüel bir terimden heterojen bir terime doğru dallanıp budaklanarak aktüelleşmektir.[viii] Gerçekleşmekte olan bir virtüellik aynı zamanda farklılaşır, yani ıraksayan diziler, evrim çizgileri, türler oluşturur.[ix]

 

Elan Vital ve Fark

Deleuze’ün işaret ettiği üç özellikle ilgili olarak dikkatimizi “eğilim” kavramına yönlendireceğiz. Bergson, yaşamın her şeyden önce maddenin içine doğru yönelen, onun üzerine işleyen bir eğilim olduğunu söyler.[x] Bu eğilim, değişme eğilimi olup ne şans eseri meydana gelir ne de önceden belirlenmiştir. Eğilimler doğadaki çifte farklılığa karşılık gelir. Eğilim bu konumda öznedir, her bir eğilim diğer bir eğilime karşıt olduğu ölçüde varlığın ifadesidir. Şeyler özelliklerine, niteliklerine göre değil, eğilimlerine göre tanımlanır. Varlığın niteliğini yakından izleyemeyiz fakat eğiliminin gelişimini gözlemleyebiliriz. Doğada şeylerin durumları, nitelikleri yoktur; yalnızca farklar vardır. Bu farklar eğilimin kendisidir. Eğilim, yaşamdan kaynaklanan, yaşamın maddeye uyguladığı bir direnç sonucu gerçekleşir. Yaşamın bu gücünü ve etkisini Bergson, “elan vital” olarak isimlendirmiştir. Elan vital sürekli böler, maddeyi parçalar ve yeni olanı açığa çıkarır. Doğada yeni türler görmemizin nedeni, yaşamsal atılımın bir sıçrayışı ve ilerleyişidir. Bu bakımdan yaşamsal atılım fark yaratmaktadır. Deleuze’e göre buradaki farklılaşma, maddenin direncinden kaynaklanmaz. Bu güç, sürenin kendisinden gelir, yaşamın dikotomi yasasından kaynaklanmaktadır.[xi] Deleuze’e göre yaşamsal atılım, hâlihazırda sürenin kendisidir; çünkü süre, aktüelleşmiş olanın virtüel özüdür.

 

Süre ve Fark

Süre bir eğilimdir, madde bir eğilimdir. Bu iki eğilim birbirine karşı kutuplarda yer alır. Sürenin karşı kutbunda yer alan ise matematiksel zaman kavramıdır. Süreyi kendi içinde sürekli farklılaşan, heterojen anların akış içinde olduğu, bir anın bir başka ana benzemediği bir bilinç akışı olarak tarif edebiliriz. Süre kendi içinde devamlı değişmektedir. Bergson, geç dönem metinlerinden biri olan “Süre ve Eşzamanlılık (Duration and Simultaneity)”da sürenin bu akışının ne olduğunu, neyi ifade ettiğini sorar. Ona göre zaman, kendinde kendine yeter bir şekilde, bir nesneyi göstermeden akar ve zamanın bu akışı kendinde süredir. Süre hem maddeden hem de kendi içinde farklılaşır ve kendisinden de farklılaşmaktadır.[xii] Dolayısıyla süre kavramını topyekun bir farklılaşma süreci olarak okuyabiliriz.

Bergson, süre kavramını melodi metaforuyla açıklar. Bir melodiyi gözlerimiz kapalı dinlerken, tek başına dikkat kesilirken gerçek bir akışkanlık içinde olan içsel yaşamımızı işaret eden zaman ile karşılaşırız ve bu zamanın kendisini Bergson, süre olarak tanımlar. Ancak hemen belirtmemiz gerekir ki, müzik ile içsel zamanın çakıştığı bu anda, süre oldukça niteliksel ve çok fazla belirlenmiş haldedir. Bu nedenle, sesler arasındaki farkı yok etmeliyiz. Böylelikle, sesin kendisindeki ayırıcı özellikten uzaklaşmış oluruz. Ardından geçişsiz, sürekli devam eden, bölünmez bir çokluğa ulaşırız. En sonunda ise esas zamanı doğrudan keşfederiz.[xiii] Nitekim müzikle keşfettiğimiz asıl ve doğrudan süre deneyimidir.

 

Sonsuz Dönüş (Eternal Return)

Deleuze’ü yorumlayan, ona atfen yazılan birçok metinde Deleuze’ün Hegel’e karşı Spinozacı, Bergsoncu ya da Nietzscheci bir duruşu olduğunu okumaktayız. Biliyoruz ki Deleuze’ün bu tavrı, fark felsefesini açımlama tarzıyla ilişkilidir. Ona göre, Hegel’in diyalektik sonsuz dönüş hareketinde fark kendisini olumsuzlama olarak ortaya çıkarmaktadır. Olumsuzluk, farkı bir fenomen olarak dahi kavrayamaz, yalnızca epifenomen ya da hayalet (phantom) olarak kavrar. Nitekim Deleuze için bütün bir fenomenoloji, epifenomenolojidir. Deleuze, buna ek olarak fark felsefesini tanımlar. Fark felsefesi, yadsıma (negation) ile belirlenmeye karşıdır. Ayrıca Deleuze belirsiz, sınırsız, farksız ve farklılaşmayan ya da halihazırda yadsıma olarak belirlenmiş bir fark olarak sunulan genel bir alternatife karşı olduğunu ifade eder. Bununla birlikte O, farkın özünde olumlamanın nesnesi veya kendinde bir olumlama ve olumlamanın da kendinde fark olduğunu dile getirir.[xiv]

Hegel’in diyalektik hareketi; özdeşliği, özdeş olanı arzulamaktadır. Bu istek olumsuz olana doğru gider. Deleuze, Hegel’in bu hareketindeki sonsuz dönüşü; tasarımlarla, sözlerle hareket ettirdiğini belirtir.[xv] Bir bakıma tasarımlar farkın olumlanmış dünyasını anlamakta başarısız olurlar. Tasarım yalnızca tek, eşsiz ve arka tarafa eğilimli bir perspektife sahiptir. Sonuçta Deleuze için tasarımlar, tasarımlamak yanlış bir derinliktir.[xvi] Oysa Deleuze’e göre sonsuz dönüş; varlık-sız, birlik-siz, özdeşlik-siz dünyanın yasasıdır. “Bir”in ve “Aynı”nın çok uzağında varsayılan sonsuz dönüş, çokluğun tek birliğini oluşturur. Varoluşun tek varlığı geri dönüştür. Bu ise farklılaşan varlığın tek özdeşliğidir. Dolayısıyla varlık olarak sonsuz dönüşün asıl işlevi özdeşleşmek ya da bir kimliğe bürünmek değil, daha ziyade gerçekleşmek, kendi özgün yolunu bulmaktır.[xvii]

Hayatta hiçbir an birbirinin aynı değildir ve tekrarlanacak bir şey varsa bu farkın kendisidir. Yaşamın gücü fark ve tekrardır, yahut farkın sonsuz dönüşüdür. Deleuze’e göre sonsuzluk, her zaman, durmaksızın kendi kendinden farklılaşarak olacaktır.[xviii]

 

Fark Felsefesi

Deleuze, farklıfilozoflar üzerine yazdığı metinlerle dikkatimizi çekmektedir. O’nun yeniden yorumladığı metinler filozofların felsefelerindeki ortak bağıntının ne olduğunu sormaya zorlar. Diğer bir deyişle Spinoza, Bergson, Nietzsche ve Leibniz arasındaki benzerlik nedir? Kısaca Deleuze’ün bu filozoflarda gördüğü ve aradığı neydi?

Felsefenin en temel problemlerinden biri, birlik ve çokluk problemidir. Bir nasıl çok olur? Çoklukta birlik nasıl mümkündür? Nitekim bu soru günümüzde ve gelecekte tartışılacak kadim sorulardandır. Bir bakıma Deleuze de böyle bir soru sorar. Hem bir olan hem çok olan bir dünya arar. Deleuze bu sorgulamayı, fark kavramıyla yapar. Ona göre fark kavramı, birden çokluğa ulaştıracak ve birliğin bütünlüğünü bozamayacak tek kavramdır. Deleuze, Leibniz için şu sözleri söyler:

 

“İki tane kutup, ilke vardır. Her şey aynı şeydir. Leibniz’in felsefesinde yalnızca bir ve temelde aynı şey vardır. Her şey derece farklarına göre ayrılır ve tavırlar bakımından farklılaşır. Şimdiye kadar hiçbir felsefe bir ve aynı dünyanın olumlanmasını ve bu dünyanın sonsuz farkını ve çeşitliliğini belirgin bir şekilde ifade etmemiştir”[xix]

 

Deleuze açısından Leibniz, birlik ve çokluk arasındaki düşünceyi destekleyen filozoflardan yalnızca biridir. Deleuze’ün Spinoza okumalarında ya da Bergson yorumunda bunu görmekteyiz. Bununla birlikte farkın Deleuze için önemli bir özelliği de; varlığın, fark aracılığıyla kendisini yadsımadan olumlamasıdır.

Fark, varlığa içkin bir kavram olup varlığın, “Bir”in kendisi içinde ayrımlar, çokluklar yaratır. Nitekim fark, çokluktaki varlığı tanımlayan, tanımlanabilir yapan bir kavram olarak karşımıza çıkacaktır. Felsefe tarihinde nesneyi belirleyen ilk ilke olarak özdeşlik bulunmaktaydı. Fakat Deleuze’e göre özdeşlik yalnızca fark kavramı etrafında şekillenecek ikincil bir ilke olabilir.[xx]

Bergson’un kendisinden öncekilere yönelttiği itiraz, özünde gerçek doğa farklarını görememiş olmalarınadır. Doğa farkları olan yerde ya yalnızca derece farkları tespit edilmiş ya da derece farkları olan yerde doğa farkları görülmüştür. Bergson’un ise, gerçeğe ulaşmanın bir yolu olarak farklara dikkat ettiğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte, bir fark felsefesi ortaya koyduğundan dolayı fark kavramını deneyimin tek koşulu olarak konumlandırdığını ifade edebiliriz. Böylelikle, Deleuze’ün de vurguladığı gibi, şeyler arasında doğa farklarını belirlemek, şeylerin kendilerine geri dönmek, onları başka bir şeye indirgemeksizin açıklamak, varlıkları içinde kavramak ancak bu şekilde mümkün olacaktır.[xxi] Fark kavramını başlangıç olarak aldığımız zaman varlığı kendi içinde anlamış olacağız. Bergson’un yapmak istediği, bir şeyin neden başka bir şey değil de kendi olduğunu anlamaya çabalamaktır. Bu bakımdan bir şeyin kendisini; onun nedenleri değil, farkı açıklar.[xxii] Bu nedenle deneyimde verilen karışımların, derece farklarının ötesine geçmeliyiz. Karışımların terimleriyle düşünmek transandantal yanılsamalar düzeninde problemler sunar. Bu yüzden deneyimde verilenin, deneyimi düzenleyen transandantal koşulların ötesine gitmeliyiz.[xxiii] O halde sormamız gereken soru: Verili olanın ötesine nasıl gidebiliriz?

 

Sezgi ve Fark

Burada Bergson’un sezgi kavramı karşımıza çıkacaktır. Nesneyi doğrudan kavrayan, nesnenin içine nüfuz eden bir yöntemle ancak nesneyi açıklayan farkı bilebiliriz. Dolayısıyla sezginin; farkı kavrayan, farkı ortaya çıkaran ve araştıran bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz.[xxiv]

Bergson, “Metafiziğe Giriş” adlı kısa metninin ilk sayfasında nesneye iki türlü yolla ulaşabileceğinden söz eder. Sezgi yöntemini kavramak adına, bu bölümü alıntılayalım.

 

“Filozoflar birçok bakımdan ayrılmalarına rağmen bir şeyi bilmenin iki yolu olduğu görüşünde son derece anlaşırlar. Birincisinde belirtilen nesnenin çevresinde hareket ederek, ikincisinde ise nesnenin içine girerek biliriz. İlk görüşte nesneyi kavrayabilmemiz için sembollere ihtiyaç duyarız. İkinci bakış açısında ise ne herhangi bir görüş açsına ne de sembole ihtiyaç duyarız. İlk durumda edindiğimiz bilgi göreli iken ikinci konumda ise mutlak bilgiyi elde ederiz.”[xxv]

 

Bu pasajda, sezginin nesnesine olan doğrudan yönelimi, dikkatimizi çekecektir. Daha önce belirttiğimiz gibi şeylerin kendisine geri dönmek, şeyi kendinde kavramak, başka şeylere indirgemeksizin açıklamak, doğa farklarını belirlemek anlamına geliyordu ve doğa farkını belirlemek ancak o şeyin içine nüfuz edilerek olabilirdi. Bu doğrultuda sezgi; nesneyi kendinde, hiçbir araca gerek duymadan kavrama yöntemidir.

Deleuze sezginin özelliklerini sırasıyla açıklar. Buna göre sezgi (intuition) yönteminin ilk özelliği, “neden”i, herhangi bir şeyden çıkarsamaksızın, herhangi bir şeye bağlanmaksızın kendinde, kendi aracılığıyla bir kişiye sunmasıdır. Sezginin ikinci bir özelliği daha vardır: sezgi kendini bir dönüş olarak sunar; çünkü felsefi ilişki bizi dışında bırakmak yerine içine, konu edindiğimiz, araştırdığımız, yönelimde olduğumuz o şeyin içine koyar. Bu bakımdan felsefi sezgi; şeyleri kurmaktan çok onları restore eder, icat etmekten daha ziyade onları keşfeder.[xxvi] Başka bir şekilde ifade edersek, nesneye erişme, onun gerçeğine erişme koşuluna sezgi yöntemiyle ulaşmakla birlikte; sezgi kendi üzerine eğilebilen, kendi derinliğinde gelişerek kendini kavrayabilen, kendi bilincine erişebilen bir yapıdadır.[xxvii] Sezgiyle birlikte, yaşam ve madde ile dolu olan dünyayı içimizde hissederiz. Var olan, yapılan ne ise, her ne öz ile doluysa bütün her şeyi duyumsarız. Bergson, daha derine dokunmamız, gitmemiz gerektiğini söyler. Dünyaya doğru böyle bir yönelimde daha güçlü bir irade, basıncın bizi yüzeye doğru sıçratacağını belirtir. İşte felsefi sezgi böyle bir hamle, dokunuştur.[xxviii] Aslında felsefenin bu hamlesi, teması nesnenin kendisinden öte, nesnenin kendine özgü farkıdır.

Deleuze, sezginin başka iki özelliği daha olduğunu söyler. Ona göre sezgi, bölme yöntemidir. Şeyler asla saf halde olmayıp karışımlar halinde bulunur. Saf olanı kavramak için bölmeliyiz, ayırmalıyız. Yalnızca bölünmeyen eğilimdir ve gerçek nesne ya da öz ancak ve ancak eğiliminkendisidir. Ancak hemen belirtmemiz gerekir ki, sezgi saf olanı, eğilimi bulmak için yalnızca parçalamaz aynı zamanda parçaları yeniden birleştirir, daha doğru bir deyişle sentezler. Sezgi, şeyleri bölerken; doğal birleşmeyi takip eden bir içerik, ifade olmamakla birlikte o olasılıkların birleşme noktası olarak sade, kendinde olanı yeniden keşfetmek için doğal çizgiyi, farklılaşma çizgisini kovalar. Bu nedenle o yalnızca bölmez aynı zamanda onaylar. Farklılaşma yalın, bölünmez; ve süre gidenin gücüdür.[xxix]

Sonuç olarak Bergson, bize yeni olanın, farkın gücünü anlatmaktadır. Deleuze’ün ifade ettiği üzere Bergsonculuk farkın felsefesidir, farkın gerçekleşmesinin felsefesidir ve bu felsefede yeni olarak, aktüelleşen farkla bizzat tanışırız.[xxx]

 

Kaynakça:

 

Ansell Pearson, Keith, Germinal Life, Routledge,1999

Ateş, Kenan, Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi, Evrensel, 2009

Bergson, Henri, Creative Evolution, çev. Mitchel, Arthur, Macmillan, 1922

Bergson, Henri, Duration and Simultaneity, Levis, Mark and Durie, Robin, Clinamen Press, 1999

Bergson, Henri, Creative Mind, Mabelle L. Andison, 2010

Bergson, Henri, çev. Hulme, T.E., Introduction To Metaphysics

Bryant, Levi. R., Difference and Givenness, NorthWestern University Press, 2008

Colebrook, Claire, Gilles Deleuze, Routledge, 2002 [Gilles Deleuze, çev. Cem Soydemir, Doğu Batı Yayınları, 2009]

Deleuze, Gilles, Desert Island And Other Texts, çev: Taormina, Michael, Semiotext(e) [Issız Ada ve Diğer Metinler, çev. Ferhat Taylan, Hakan Yücefer, Bağlam Yayınları, 2009]

Deleuze, Gilles Difference and Repetition, çev. Patton, Paul, Athlone Press, 2001

Deleuze, Gilles, Bergsonism, çev. Tomplison, Hugh, Zone Books, 1991 [Bergsonculuk, çev. Hakan Yücefer, Otonom Yayıncılık, 2010]

Deleuze, Gilles, The Fold, çev. Conley, Tom, Athlone Press, 1993 [Kıvrım, çev. Hakan Yücefer, Bağlam Yayınları, 2006]



[i] Kant transandantal teriminin apriori bilgi olduğu müddetçe şeylerin bilgisi olarak değil şeyleri bilme tarzımız olarak açıklar. Transandantal felsefe, mümkün deyiminin koşuluyla doğrudan ilişkilidir. Deleuze mümkün değil gerçek kavramını kullanır. Gerçek deneyimin koşulunu arar. Bu bakımdan Deleuze Kant’ın transandantal idealizmine karşıdır. Kant’ın transandantal idealizmine göre bu zamanda ve mekandaki şeyler kendinde şeyler değil görünüşlerdir. Ayrıca onlar tasarımlar olmakla birlikte zihnimizin dışında var olamazlar. Diğer bir şekilde deneyimin nesneleri asla kendilerinde verilmiş değil yalnızca deneyimde bulunur. Dışarıda bir gerçekliği yoktur. (bkz. Critique of pure reason s.440, [Arı Usun Eleştirisi, İdea Yayınevi, 2011])

[ii] Ateş, Kenan, Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi, 2009, s.26

[iii] A.g.y., s.28

[iv] A.g.y., s.29

[v] Ansell Pearson, Keith, Germinal Life, s. 92

[vi] Bergson, Henri, Creative Evolution, s. 27

[vii] Ansell Pearson, Keith, Germinal Life, s. 43

[viii] Deleuze, Gilles, Bergsonism, s. 99

[ix] A.g.y., s. 100

[x] Bergson, Henri, Creative Evolution, s. 102

[xi] Deleuze, Gilles, Desert Island, s. 28

[xii] Deleuze, Gilles, Desert Island, s. 27

[xiii] Bergson, Henri, Duration and Simultaneity, s. 30

[xiv] Deleuze, Gilles, Difference and Repetetition, s. 52

[xv] A.g.y., s. 52

[xvi] A.g.y., s. 55

[xvii] Deleuze, Gilles, Desert Islands, s.124

[xviii] Colebrook, Claire, Gilles Deleuze, s. 121

[xix] Deleuze, Gilles, The Fold, s. 66

[xx] Deleuze, Gilles Difference and Repetition, s. 40

[xxi] A.g.y, s. 32

[xxii] A.g.y, s. 50

[xxiii] Bryant, Levi.R., Difference and Givenness, s. 61

[xxiv] Deleuze, Desert Islands, s. 26

[xxv] Bergson, Henri, çev. Hulme, T.E., Introduction To Metaphysics, s.1

[xxvi] Deleuze, Desert Islands, s. 23

[xxvii] Bergson, Henri, Creative Mind, s. 124

[xxviii] A.g.y. s.125

[xxix] Deleuze, Desert Island, s. 27

[xxx] A.g.y. s. 51