Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 22 Temmuz 2012 Gösterim: 3651
Yazdır

Nevin Ferhat - Kemal Baş         .

Yakın bir tarihte ekonomik krizlerin çarpıntısıyla Marx okunmaya başlanmıştı, hem de hâlâ Marksist olan var mı kahkahalarına rağmen. Avrupa, Amerika, Ortadoğu isyan ve savaşla çalkalanıyor. Özellikle Afrika’nın Akdeniz kıyısından başlayıp neredeyse bütün bir Ön Asya’yı içine alan ayaklanma ve direnişler, dünyaya yayılan yeni bir mücadele dalgasının imkanlarını yarattılar. Ya da Badio’nun da ifade ettiği üzere, kendi icatlarının yaratıcılığıyla bu hareketler birilerinin çok uzun zamandır vaktinin geçtiğini iddia ettiği siyasal ilkelere hayat veriyor ve eski dünyanın güzel günleri geri mi gelecek diye umutlanıyoruz.

Fakat bir taraftan bu kaos hali umutlarımızı tüketircesine devam edeceğe benziyor. Bunun karşısında şaşkınlığa düşen insanlar ayaklarının altındaki, geçmişin ta kendisi olan, o sağlam zemini kaybetmek istemiyorlar. Geçmiş (geleneği de dahil edebiliriz) ve gelecek arasında sıkışıp kalmışız; ya sonra, ya şimdi ne olacak diye kaygılanıp bocalıyoruz ve sonunda sarih bir şekilde bilgisine sahip olduğumuzu sandığımız geçmişe yöneliyoruz veya boş, içeriksiz bir olay kümesi olan “yeni”yi seçiyoruz. Yeni bize bir şey vaat etmezken geçmişin ise bir vaadi var mı diye sormamız gerekiyor.

Geçmiş her zaman modaydı. Ama özellikle 20. yüzyıl başında eser veren düşünürler geçmişi, hızlı teknolojik ilerleme, kültürel ve toplumsal değişme karşısında istikrar, süreklilik umudu olarak görüyorlardı. Freud için zihinsel sağlık umudu, Proust için cennete açılan kapının anahtarıydı. Geçmişin ele alınışı özellikle geçmişin, şimdi üzerindeki etkisi bu etkinin değeri ve unutulmuş bir geçmişin yeniden ele geçirilmesi konuları üzerinde toplandı ve unutulan geçmişe ulaşmak için farklı yöntemler kullanıldı.[i]

Bu bağlamda geçmiş üzerine çalışmaları ile ön plana çıkanlardan biri de Yahudi-Hıristiyan Mesihçiliği Marksizmle harmanlayan Walter Benjamin’dir. Benjamin bir tek tarihten söz eder; fakat bu tarihin iki çehresi vardır. İlki görkemli, ilerleyen uygarlık tarihi diğeri ise ezilenlerin tarihidir. Tarih Üzerine adlı metinde şöyle yazar: Tarihsel maddeci, tarihin tüylerini tersine fırçalamayı kendisi için görev sayar. Tarihsel maddeci, tüyleri geriye doğru fırçaladıkça bulabileceği tek şey kirdir. Başka bir bağlamda ifade etmek gerekirse kenar dünyanın yoksullarının, ezilenlerinin görünme halidir. Benjamin, tarihselciliği izleyen tarihçinin kiminle özdeşleştiği mevzusunda, tarihçinin galip gelenle özdeşleştiğini ifade eder. Ona göre belli bir dönemin iktidar sahipleri, daha önceki galiplerin mirasçılarıdır.

 

“Bugüne dair zafer kazanmış kim varsa, bugün iktidarda olanları bugün yere serilmiş olanların üstünden geçiren zafer alayıyla birlikte yürümektedir.”[ii]

 

İşçi sınıfının ezilmişliğinin ve sömürülmenin tarihini Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi ile tarif eder. Resimde betimlenen meleği tarihin meleği olarak adlandıran Benjamin tarihin meleği benzetmesi ile ezilenlerin tarihini estetik bir dille anlatmıştır.

 

“…Meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarih meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olayla zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onu ayakları dibine fırlatan bir felaket.”[iii]

 

Tarihteki ezilen sınıfın kurban portesi çizildikten sonra, bu aşamada ise bir soruyla devam etmemiz yerinde olacaktır. İşçi sınıfı, böyle geçmişten nasıl sıyrılacaktır? Benjamin, geçmiş zamanın ileriye doğru gizil bir gücünün olduğundan bahseder ve bu gizil, cılız Mesihsel güç şimdi zamanımızda etkisini hissettirir, daha doğrusu hatırlatır. Ancak bu gücün kendisinin hatırlatmasının nedeni şimdiki zamanın insanlarından bir şeyler ummasıdır. Geçmiş sözünü tutabilmesi için bize sunduğu vaadi gerçekleştirmesi hasebiyle bizden ödememiz zorunlu olan o bedeli, kurbanı bekler. Bu nedenle şimdiki zaman insanları hem gelecekten hem de geçmişten beklenirler. İkinci tarih tezinde şöyle ifade eder:

 

“Geçmiş kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden öncekilerin içinde yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de duyumsayamaz mıyız? Kulak verdiklerimizin içerisinde, artık susmuş olanların yankısı yok mudur? Böyleyse eğer o zaman, geçmiş kuşaklarla bizimkisi arasında gizli bir anlaşma var demektir. O zaman, bizler bu dünyada beklenmişiz. O zaman, bizden önceki her kuşağa olduğu gibi bize de zayıf bir Mesih gücü verilmiştir. Ve bu güç üzerinde geçmişin de hakkı vardır. Bu, bedeli ucuz ödenebilecek bir hak değildir.”[iv]

 

Benjamin, geçiş dönemi olmayan, içinde zamanın durduğu, sonsuz şimdiki zamanın olduğu bir zaman ister. Belki de olağanüstü hal’in kendi budur. Mesihsel bir an, ön görülmeyen bir geleceğin içinden kopup gelen anın kendisidir. Geçmiş bizden hakkını aldığında ve bütün acıların hesabı görüldüğünde böyle Mesihsel bir şimdiki zamana doğacağız. İşte böyle bir anda ezilmişliğin geçmişinden kurtulacağız. O zaman geçmiş Benjamin için alıntılanabilir.[v]

Benjamin için geçmiş işçi sınıfına güç veren bir kaynaktır. Çünkü ona göre işçi sınıfı özgürlüğe kavuşmuş torunları idealiyle değil de köleleştirilmiş atalarının imgesiyle beslenir. Geleceğin belirsiz umutları, yaşanmış acıların gölgesinde kalır. Çünkü gelecek ile bilgi arasındaki bağ her türlü mümkünlüğe gebeyken, geçmiş ile bilgi arasındaki bağ olmuş olayların, olguların gerçekliğinden beslenir. Bu nedenle geçmişe inanırız. Bu güven duygusuyla pek sorgulamaya gerek duymasak da yeni bir dünya kirlerden doğuyorken, Marksist bir düşünür ve dar geçitte bir aydın olan Benjamin ve şimdi ne yapmalıyız diye soran herkes, belki de konformizme, sistemin akışına kapılma korkusuyla gelenekten yana tavır almaktadır. Dolayısıyla, ilginç bir şekilde sürekli aynı çukura düşüyoruz. Nedir bu çukur diye sorduğunuzu hisseder gibiyiz. Ama bu soruyu yanıtlamadan önce bize ilham veren ve mirasını sahiplendiğimiz Marx’ın geçmiş zaman, şimdiyi ve geleceği kurmak için referans aldığımız o dayanak noktası hakkında neler söylediğine bakalım. İlk olarak 18. Brumaire’den bilindik bir alıntıyla başlayalım.

 

“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar ama kendi keyiflerine göre kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş olanların geleneği, büyük ağırlıkla yaşayanların beyinlerinin üzerine çöker ve onlar kendilerini şeyleri bir başka biçime dönüştürmekle yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile özellikle bu devrimci bunalım çağlarında korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar. Tarihin yeni sahnesinde o saygı değer eğreti kılıkla ve başkalarından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar.”[vi]

 

Alıntıladığımız bölümde insanların şimdiki zamana dahil olan bütün seçimlerine geçmişin gölgesi düşer. Daha önemli olan kısmı ise özellikle devrim gibi baş döndürücü anda geçmişin bir hayalet misali ortaya çıktığını söylemesidir. Bu hayalet tamamıyla geçmişe aittir oysa zamansız bir şekilde tarihin şimdiki sahnesinde yer almakta ve bu hayalet kendi zamanına uygun olmadığı için eğreti bir kılıkla görünmekte. Hayalet geçmiş dediğimiz o karanlık bölgeden nasıl şimdiye sıçramıştır. Devrimci bunalım anlarından korkuyla geçmişten şimdiye sıçrayan bir hayalet ve o hayaleti biz çağırıyoruz işin aslına bakarsanız. Geçmişten bir şeyler bekliyoruz, o kadar yüklü ki her an bir şeyler doğuracakmış gibi. Marx yine aynı eserinde hayaleti dünyamıza çağırmamızın bir nedeni olduğunu belirtir. Marx’a göre geçmişin hayaletini çağırmamızın nedeninin geçmişi taklit etmek değildir. Geçmişin hayaletini şimdimizde canlandırmamızın nedeni savaş çağrısıyla birlikte yeni bir atılım ve şimdiki anın (devrim) gerçek ruhunu bulmaktır.

 

“Bu devrimlerde ölülerin dirilmesi, sonuç olarak eskilerini taklit etmeye değil yeni savaşımları ululamaya, gerçeğe sığınarak, onların çözümünden kaçınmak değil, tamamlanacak, yerine getirilecek ödevi muhayyilede devrimin hayaletlerini yeniden çağırmaya değil, devrimin ruhunu bulmaya hizmet eder.”[vii]

 

Yeni bir düzenin inşası için çağırırız. Daha açık söylemek gerekirse yeni bir dünyanın açılışına geçmişin ruhlarını davet ederiz. Davet etmeliyiz çünkü tek bir ruh eksik kalırsa bu şölenden geleceğimiz lanetlenir ve yapmak istediklerimizi yapamayız. Geleceğimiz de uyuyan güzel gibi sonsuz bir uykuya dalar. Ancak, Marx burjuva devrimlerinin böyle bir hayalete ihtiyacı olduğundan söz eder. Buna karşın proleter devrimin, geçmişin ölülerini çağırmak yerine onları gömeceğinden bahseder. Marx’a göre proleter devrim ancak geçmişten yakasını kurtardığı anda kendi öz içeriğinden yola çıkarak geleceğini bulabilir. Proleterler o ağır geçmişlerinden ancak böyle kurtulacaktır. Ayrıca burjuvazide geçmiş kurucu bir öğe iken, proleter devrimde kurucu öğe gelecek olacaktır. Marx’ın geçmiş ve gelecek üzerine yazdığı o satırlara tekrar bakalım:

 

“19. yüzyılın toplumsal devrimi, şiirsel anlatımını geçmişten değil, ancak gelecekten alabilir. 19. yüzyılın devrimi, geçmişin bütün hurafelerinden kendini sıyırmadan, kendisiyle harekete geçemez. Daha önceki devrimin öz içeriklerini kendilerinden gizlemek için tarihsel gereksinmelere ihtiyaçları vardı. 19. yüzyılın devrimi ise kendi ölülerini gömmeye terk etmek zorundadır. Eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor.”[viii]

 

Komünist Manifesto’da ise şöyle yazılmaktadır:

 

“Burjuva toplumunda geçmiş bugüne egemendir; komünist toplumda ise bugün geçmişe egemendir.”[ix]

 

O halde gelenek ve gelecek arasında sıkışıp kalmamızın nedeni olan geçmişi, niçin yaşamımız için bir dayanak noktası haline getiriyoruz. Şimdi ve burada olmak bizi yeterince var kılmıyor mu? Düştüğümüz çukur bu ve yanıtlamamız gereken temel sorulardan biri olduğunu düşünüyoruz. “O halde Marx’ı atalım mı?” sorusunu ya da tonlaması, vurgusuyla yargı cümlesi olan sözü duyar gibiyiz. Derdimiz Marx’ı unutmak, onu parçalamak veya yok etmek değildir. Var oluşumuzu borçlanarak kendi kendimizi gerçekleştiremeyiz, “şimdi ve burada olmak”lığı kavrayamayız. Derrida Marx’ın Hayaletleri’nde olmak ve miras kavramları arasındaki bağlantıyı vurgular. İlk olarak, Marx’ın mirasını sahiplenmemiz gerektiğini ancak bu mirası ya da geçmişi miras almak, onu mülkiyetimize aldığımız anlamına gelmez. Yani Derrida’ya göre miras verili olan, emanet edilen bir şey değildir. Bir görevdir hep öylece karşımızda durur ve olmak ile miras almak aynı anlama gelir. Dolayısıyla olmak ya da olmamak birer miras konusudur.[x] Miras dediğimiz şey, geçmişten süre gelen, şimdiki varoluşumuzun içindedir. Bunun anlamı geçmişe özenmek, onu sürekli yaşatmak anlamına gelmiyor. Bilsek de bilmesek de olduğumuz şeyin varlığının her şeyden önce miras olması demektir.[xi]

Sonuç olarak, üç düşünür de geçmişin varoluşumuza sirayet ettiği konusunda ortaklaşırlar. Geçmiş şimdinin içinde devinir ve geleceğe doğru uzanır. Dolayısıyla geçmişi şimdimizde yaşatmak yerine şimdi ve burada olmanın farkındalığına varmalıyız. Çünkü sistemin amacı geçmişi unutturmak değil, şimdiki zamanı belleksizleştirmektir. Bu hafızasız kılma işlemi varoluşun sürekliğini parçalar, şimdi, geçmiş ve gelecekle bağlarını koparır. Bu nedenle, şimdinin belleksizleştiği yerde var olma gücümüzü, akılsallığımızı yitiririz.

 

 

Kaynak

Benjamin, Walter, Pasajlar

Derrida, Jacques, Marx’ın Hayaletleri

Kern, Stephen, The Culture of Time and Space 1880-1918

Marx, Karl, Komünist Manifesto

Marx, Karl, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i



[i] Kern, Stephen, The Culture of Time and Space 1880-1918, s. 47

[ii] Benjamin, Walter, Pasajlar, s. 41

[iii] Agy. s. 42

[iv] Agy. s.38

[v] Agy. s. 38

[vi] Marx, Karl, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, Eriş yayınları, s. 1,

[vii] Agy. s. 16

[viii] Agy. s. 17

[ix] Marx, Karl, Komünist Manifesto, s. 55, İnter 1998

[x] Derrida, Jacques, Marx’ın Hayaletleri, s. 91, Ayrıntı 2001

[xi] Agy. s. 91