Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 4089
Yazdır

Siyaset teorisinin evrimi içinde hükümdar ve tebaa arasındaki ilişki üzerine oturan egemenlik kuramlarından, devlet ve vatandaşlar arasındaki çoklu ilişkileri sorun edinen modern devlet kuramlarına geçiş, 17-18. yüzyıl dolaylarında egemenlik paradigmasında yaşanan bir dönüşümün ifadesidir. Bu dönüşümün tarihsel arka

planında, değer üretim tarzında yaşanan köklü bir değişiklik yatar. Feodalizmden kapitalizme geçiş aynı zamanda toprak ve toprağın zenginlikleri üzerindeki mülkiyetin tekelleştirilmesinden, emek ve emeğin ürettiği zenginlik üzerindeki egemenliğe doğru geçiştir. Bu geçişle beraber egemenliğin ilgisi, topraktan ziyade toprağın üzerinde yaşayan emeğin verimliliğine yönelir. Artık söz konusu olan uysallaştırılması, bastırılması ve gerekirse cezalandırılması gereken bir tebaa değil, verimli kılınması, gözetilmesi ve disipline edilmesi gereken bireyler ve toplumdur. Bu temelden bakıldığında, Foucault’nun biyo-politika kavramı, modern siyasetin, ahlaksal ya da hukuksal egemenlik modellerine karşıt olarak modernliğe içkin maddi güç ilişkileri temelinde çözümlenmesinin bir ürünüdür. Üretici güç olarak emeğin değer üretim tarzının temeli haline gelmesiyle birlikte, bu güç üzerindeki egemenlik de biyo-politikleşmiştir. Modern devlet, başından itibaren egemenliğin biyo-politikleşmiş biçimidir. Nitekim bugün modern devlet teorilerinin temelini oluşturan 18-19. yüzyıl siyaset teorisi, egemenlik paradigmasındaki bu dönüşümün felsefi söylemi olarak gelişmiştir. Foucault’nun deyişiyle, artık söz konusu olan “toplumun tüm siyasi ve ahlaki pratiğiyle birleşecek yetenekte, devletin yapısını, toplumsal ilişkilerin biçimini ve bireysel davranışları bizzat tarihsel gerçekliği içinde salık verecek”[1] felsefelerdir. Modern egemenlik, bir şiddet tekelinin ya da öldürme hakkının ötesinde, toplumsal ilişkileri ve bireylerin davranışlarını kurucu bir güçtür. Doğal haklar ve doğa durumundan sivil duruma geçiş üzerinde temellenen bütün sözleşme teorileri, egemenliğin biyo-politikleşmesini ya da yaşam üzerindeki egemenliği doğal, ahlaksal ya da hukuksal bir temele oturtma girişimlerinin bir ürünüdür. Hak kavramı üstünden geliştirilen bütün söylemlerin arkasında gizlenen, egemenliğin aşağıdan üretimini ima eden biyo-politik bir iktidardır. Hak söylemi, egemenliğin bireysel ve toplumsal eylemler içinden kuruluşuna imkân veren dolayımdır. Modern egemenlik teorileri içinde, Hegel’in devlet felsefesinin özgünlüğü ise doğal, ahlaki ve hukuksal normların dolayımının ötesinde egemenliği doğrudan biyo-politik bir üretim olarak sorunsallaştırmasından gelir. Hegel’in devleti bir etik yaşam olarak soyutlaması, egemenliğin yaşam üzerinden kurularak biyo-politikleşmesinin felsefi söylemidir. Onun felsefesinde kendinden önceki felsefelerden farklı olarak bireyin hakkı ve egemenliğin hakkı arasındaki gerilim, diyalektik olarak işleyen biyo-politikayla yeni bir çözüme kavuşur. Hegel’de etik yaşam olarak konulmuş bulunan devletin diyalektik işleyişi, bize modern egemenliğin ontolojik ve biyo-politik bir temel üzerinde kuruluşunu verir.

 

 

Ahlakçılık ve Doğalcılığa Karşı Etik

Hegel, özgürlük kavramının gerçekleşmesiyle bütünleştiği etik yaşam ve bu yaşamın en üst uğrağı olarak devlet üzerine sadece iki görüş açısı bulunabileceğini söyler: Bunlardan birincisi atomistik bir bakış açısıyla konulmuş bulunan bireyden yola çıkarken ikincisi tözsellikten, yani bireyin ve toplumun birliğinden yola çıkar. Sözleşme teorileri ister doğalcı isterse ahlakçı bir bakış açısından olsun, Hegel’in gözünden çıkış noktası olarak bireyi aldığı için, bu bireylerin biraradalığı olarak düşünülen devletin hakkını da adeta yalıtık bir bireyin hakkı gibi devredilebilir ya da vazgeçilebilir bir şey olarak alır. Bu bakış açısı, tıpkı Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, yanılsamanın yerine başka bir yanılsamayı geçirmenin ötesine geçemez: Aile, sivil toplum ve devlet gibi toplumsal ve politik kurumları bireysel iradelerin sonucu olarak gören bu yaklaşım bu örgütlenmelerin yıkılarak yerlerine doğrudan bireylerin iradesinin ürünü kurumların geçirilebileceği yanılsamasına kapılır.[2] Hegel’in bu sözlerini onun anti-liberalliğinin zorunlu bir sonucu olarak okuyan yaklaşımlar, onun düşüncesini yapılandıran diyalektiği görmezden gelir. Hegel’de bireyin hakkı ve devletin hakkı arasında liberalizmin koymuş olduğu gibi uzlaşmaz bir karşıtlık yoktur, ancak bu onların çelişme içinde olmadığını göstermez. Tersine modern etik yaşam birey kutbunun temsil ettiği tikellikler ile devlet kutbunun temsil ettiği evrensellik arasındaki çelişkinin sürekli yeniden üretimine oturur. Sözleşme teorilerinde bu çelişmenin farkındalığı mevcut olmakla birlikte, çözümü ya tikellik ya da evrensellik kutbundan feragat edilmesiyle mümkün olur. Bireylerin doğal hakları arasındaki zorunlu çatışmanın önlenebilmesi adına egemenin doğal hakkı tekelleştirmesinde somutlaşan egemenlik biçimlerinde evrensellik despotizm biçimini alır. Herkesin herkesle yaptığı bir sözleşme üzerine kurulu genel irade tasarımlarında ise evrensellik kendi içinde hakikati olan bir şey yerine tikelliğin bakış açısından hareketle ahlaki bir zorunluluğa indirgenir. Bireyler arasındaki çatışmayı öne çıkaran doğalcı yaklaşım kadar, bireyler arasındaki uyumu ancak ahlaki bir zorunluluk olarak koyabilen öznelci yaklaşımlar da evrenselliği tikel, tikeli ise evrensel olarak kavramaktan acizdir. Sözleşme teorilerinin krizi, tam da kendi varsayımlarının sonucu olarak doğa durumundan sivil duruma, bireysel yaşamdan devlet yaşamına geçişi temellendirememenin krizidir. Oysa Hegel’de doğa durumundan sivil duruma geçiş diye bir sorun baştan iptal edilmiştir. Bireyin kendi çıkarlarının gerçekleşmesi olarak tikelliğin, özgürlüğün tam gerçekleşmesine kavuştuğu evrenselliğin kurucu bir unsuru haline getirilmesiyle birlikte doğa durumu ile sivil durum birbirinin yerini alabilen ve birbirine dışsal varoluşlar olmaktan çıkar. Evrenselliğin tikelleşmesi, tikelliğin ise evrenselleşmesiyle devinen diyalektik bir bütünün çelişik kutupları haline gelirler. O halde etik yaşam, bireyin ne doğal ne de ahlaksal varoluşuna indirgenebilir, tersine o bu uğrakların sürekli konularak ortadan kaldırılmasının diyalektik işleyişidir. Hegel’in devleti doğalcı ya da ahlakçı terimler yerine bir etik yaşam söylemi altında gündeme getirmesinin arkasında yatan, onun bütünü çelişkiyle devinen bir ilişkisellik olarak düşünmeye olanak veren diyalektik görüsüdür. Doğalcı bir temelde bireyselliği yücelterek devleti dışsallaştıran, ahlakçı bir temelde devleti yücelterek bireyi yadsıyan sözleşme teorileri, modern egemenliği sürekli bir kriz tehdidi altında bırakır. Egemenlik varlığını sürdürebilmek için ya despotizme dönüşecek ya da öznel iradelerin seçiminin olumsallığına bırakılacaktır. Hegel’in devlet teorisi, modern egemenliğin yönetim krizine bir yanıttır. Evrenselliğin tikelleşme, tikelliğin evrenselleşme uğraklarının bütünlüğü olarak devlet ya da etik yaşam, egemenliğin toplumsal ve bireysel yaşama dışsal ve aşkın bir güç olmaktan çıkarak yaşama içkin bir güç olarak örgütlenmesinin söylemdir. Hegel’de etik yaşam, egemenliğin biyo-politik bir güç olarak aşağıdan üretiminin ifadesidir. Diyalektiğin Hegelci anlamını hatırlayalım: Varlık ya da tümelin tikel biçimler altında kendine yabancılaşarak kendiyle çelişmesi ve bu çelişmenin olumsuzlanarak kendiyle bütünleşmesinin birliği. Hegel’de devlet; birey ve toplum biçiminde kendine yabancılaşarak tikelleşen ve bu tikelleşmeleri olumsuzlayarak kendini olumlayan tümeldir. Birey ve toplum devletin kendine yabancılaşmış biçimleridir ve bu yüzden de etik yaşamın kurucu unsurlarıdır. Birey ve toplum devletin biyo-politik kuruluşudur. Tam da bu nedenle Hegel’in diyalektiği, Marksizm’deki hâkim yorumunda olduğu gibi, tarihsel eğilimleri ya da güçleri düşüncenin hareketi gibi okuyup konuşturan bir idealizmin değil, açığa çıkmış maddi güç ilişkilerinin ve bu güç ilişkilerinin krizi üzerine bir düşünmenin ürünüdür. Bugüne kadar Hegel’in Marksist eleştirisinin ekseni, idealizmin eleştirisi ve diyalektiğin maddeci bir bakış açısıyla yeniden kuruluşu sorunuydu. Oysa onun felsefesinde diyalektiğin devletin biyo-politik üretiminin mantığı olarak kuruluşu dikkate alındığında, Hegel’in idealizm zemininde bir eleştirisinin Hegel açısından bir karşılığı yoktur. Hegel’de diyalektik, maddi toplumsal ilişkilerin işleyişinin bir soyutlamasıdır. Diyalektik bir devlet felsefesidir. Bu nedenle Marksizmin Hegel eleştirisi, diyalektik bir maddeciliğin ve devletin eleştirisi olarak yeniden kurulmak zorundadır. Nitekim Hegel’in devletin üretimini ve yeniden üretimini doğalcı ve ahlakçı söylemleri reddederek etik bir düzleme oturtabilmesini sağlayan, onun maddeci bir tavırla emeği egemenliğin biyo-politik üretiminin temeli olarak keşfetmiş olmasıdır.

 

Hegel’in Ekonomi Politiği

Marksist geleneğin hâkim söylemi içinde, Hegelci diyalektiği idealizmden arındırma çabalarının, düşüncenin hareketi olarak kurgulanan diyalektiği maddi toplumsal ilişkilerin mantığı olarak tersinden okumaya dayandığını biliyoruz. Farklı Marksistlerce dile getirilen “aşağıdan diyalektik” ya da “açık uçlu diyalektik” söylemleri, Hegel’in Tin diyalektiğinin maddi toplumsal ilişkilerin diyalektiği olarak yeniden kuruluşunu ima eder. Bu bakış açısı, en başta Marx olmak üzere sermayenin diyalektik işleyişinin çözümlenmesinde Marksistlere büyük bir katkı sağlamış olsa da Hegel’de diyalektiğin, aşkınlığın içkinlik olarak üretimine dayalı maddi ve tarihsel bir iktidar işleyişinin çözümlemesi olarak gündeme getirildiğini görünmez kılma riski taşır. Bu bakış açısından dolayı, Hegel’in felsefesinin ekonomi politikten nasıl beslendiği, ekonomi politiğin onun devlet felsefesinde nasıl tayin edici bir uğrak olarak konumlandırıldığı gibi meseleler Marksizmin Hegel eleştirisinde çoğunlukla gündem dışı kalmıştır. Elbette Hegel’de kapitalizmin değer üretim biçiminin bütünlüklü bir çözümlemesi mevcut değildir, ancak bu üretim biçiminin bireysel, toplumsal ve siyasal düzlemlerde aşağıdan yukarıya nasıl örgütlenebileceği üzerine pek çok öngörü bulmak mümkündür.

Hegel’in devlet felsefesi de kendi çağdaşlarınınki gibi öncelikle bir hak felsefesidir. İstencin kendini gerçekleştirmesi olarak hak kavramının bireysel, toplumsal ve siyasal belirlenimleri onun siyaset felsefesinin esasını oluşturur. Ancak burada doğal ve ahlaki temellere yaslanan diğer modern siyaset teorilerinden farklı olarak bu belirlenimler birbirini özsel olarak dışlayan, apayrı doğaya sahip belirlenimlerden daha çok diyalektik bir çelişkili ilişkiselliğin uğrakları olarak konulmuşlardır. Tin ya da Devlet bu dünyada tikelleşerek kendini açımlayan ussal istençtir. Bu tümel istencin kendini gerçekleştirmesinin koşulu, tikel istençler içinde çözünüp onların eylemleri aracılığıyla yeniden kurulmasıdır. Devlet, evrenselin tikelleşmesi, tikelin evrenselleşmesinin diyalektik birliğidir. Bu nedenle Hegel’in siyaset felsefesinin temel problemi, tikellik ve evrensellik, öznellik ve nesnellik arasındaki diyalektiktir. Evrenselliğin cisimleştiği siyasal hak, tikelliği temsil eden bireysel ve toplumsal hakkın dolayımıyla kendini gerçekleştirebilir. Hegel’de hakkın soyut haktan ahlaka, ahlaktan etik yaşama doğru daha yüksek bir belirlenime doğru ilerleyişi, istencin özgürlüğünün gerçekleşmesinin doğrusal aşamalarından ziyade evrensellik olarak düşünülen egemenliğin aşağıdan yukarıya kuruluşunu verir. Hegel’de egemenliğin biyo-politik kuruluşunun dolayımı ise ekonomi-politiktir. Biyo-politiğin diyalektik kuruluşunda, burjuva mülkiyet sahibi birey ve bu bireylerin toplumu olarak sivil toplum, egemenliğin tikelleşerek kendine yabancılaşmış biçimleridir. Egemenliğin üretimi ve yeniden üretimi, bu uğrakların olumsuzlanma yoluyla sürekli ortadan kaldırılıp yeniden ortaya konularak olumlanmasının çelişkili ilişkiselliğidir. O halde liberallerin iddia ettiği üzere bireyin ya da sivil toplumun Hegel’de mutlak bir olumsuzlanması söz konusu değildir. Burjuva birey ve sivil toplum, devletin üretiminin hem bir varsayımı hem de sonucudur.

 

Egemenliğin aşağıdan kuruluşunun Hegel’deki ilk momenti soyut hak belirlenimindeki özel mülkiyettir. Hegel’de özel mülkiyet hakkının bireyin yaşamını sürdürebilmesinin koşulundan ziyade etik yaşamın özünü oluşturan özgürlüğün ilk belirlenimi olarak konulmuş olması, özel mülkiyeti doğal bir haktan ziyade devletteki etik yaşamın kurucu bir öğesi haline getirir. Bu, Hegel’de, burjuva toplumunun sahiplenmeci bireyinin ilk rasyonelleştirmesidir. Soyut hak belirlenimindeki özel mülkiyet, özgürlüğün henüz bireysel bir istenç olarak dolaysız haldeki bulunuşunu temsil eder. Hakkın ya da özgürlüğün daha yüksek bir belirlenime kavuşması, Hegel’in diyalektik ontolojisi gereği, bu dolayımsızlığın dışsallaşarak nesnelleşmesi ve bu nesnelleşme üzerinden kendine yeniden geri dönmesiyle mümkündür. Özel mülkiyet dolaysız haldeki istencin nesnesi üzerinden kendini dolayımlayarak nesnelleşmesi ve kendisini özgürlük olarak bilebilmesi için kendine dışsal bir özgürlük alanını oluşturmasını ifade eder. Hegel’in hak kavramına ilişkin doğalcı terimleri reddettiğini söylemiştik. Bu nedenle Hegel’de özel mülkiyet, ihtiyaçların giderilmesi gibi doğal bir ereğe bağlanmamıştır, bunun yerine özel mülkiyet, en yüksek gerçekleşmesini devlette bulan özgürlük ideasının ilksel ve henüz soyut biçimidir. Nitekim Hegel’in kölelik üzerine söyledikleri de onun emeğin kapitalizm altında aldığı biçimin özgürleştirici bir unsur olarak rasyonelleştirilmesini verir. Hegel değer üretim tarzındaki değişimin emek biçimlerini de nasıl dönüştürdüğünün tamamen bilincindedir. Köleyi özgür iradeden yoksun sadece doğal bir varlık olarak tanımlayarak köleliği olumlayan ya da insanın kendi içinde özgür bir varlık olduğu varsayımından yola çıkarak eleştiren yaklaşımları reddetmesinin altında yatan bu farkındalıktır. İnsanın kavram olarak özgür olduğu varsayımı temelindeki özgürlüğe ilişkin bu içi boş ve biçimsel yaklaşım kadar insanı doğal varoluşunun dolayımsızlığına hapseden doğalcı tutum aynı oranda tek yanlıdır ve özgürlüğün kendini gerçekleştirmesinin diyalektiğini görmez. Hegel’e göre, özgür insanın kendinde kavramdan kendisi için kavrama dönüşebilmesi, başka bir deyişle özgürlük kavramının nesnelleşerek kendini gerçekleştirmesi, insanın emeği yoluyla kendisine tamamen kendisinin olan, özgür bir varoluş verebilmesiyle mümkündür. Tin’in Fenomenolojisi’nde Hegel’in köle-efendi diyalektiğinde, kölenin emeğine ve dolayısıyla bilincine ürettiği nesne yoluyla dışsal bir biçim vermek suretiyle özgürlüğün bilincine efendiden nasıl daha çok yaklaşabildiğini hatırlayalım. Bu eksende, Hegel’in bazı Marksistlerce de dile getirildiği gibi emeği sadece kapitalizm altında değil bütün değer üretim tarzlarında özgürleştirici bir insani pratik olarak gördüğü iddia edilebilir. Ancak Hegel için önemli olan insanın emeği yoluyla kendini nesnelleştirip gerçekleştirirken bunu, öz-bilincini özgür bir bilinç olarak algılayarak yapıyor olmasıdır. İnsanın kendini özgür bir öz-bilinç olarak bilmesinin koşulu ise özel mülkiyet, başka bir deyişle kendi emek gücü üzerinde özel mülkiyet hakkıdır. Emeğin kendini ücretli emek biçimi altında gerçekleştirmesi, öznelliğini dışsallaştırarak nesnelleştirmesinin ve bu nesnellik üzerinden kendine geri dönmesinin tayin edici bir momentidir. Sadece fiziksel ve zihinsel gücünün bireysel ürünlerini değil bu gücün kendisini de başkasının özel mülkiyeti olacak şekilde belli bir zaman sınırı içinde devredebildiği oranda insan, kendi öznelliğinin nesnelleşmesinin özgürlük alanını kendine vermiş olur ve kendini özgür bir öz-bilinç olarak bilebilir. Bu temel nedeniyle, emeğin kapitalizm altında aldığı ücretli emek biçimi, Hegel’de özgürlüğün kendini gerçekleştirmesi için sürekli yeniden üretilmesi gereken mutlak bir koşuldur. Kapitalizm altında eşit ve özgür emek olarak ücretli emek Hegel’de ontolojik bir temellendirmeye kavuşmuştur. Özgür bir öz-bilinç olarak ücretli emek, ihtiyaçların ve iş bölümünün farklılaşarak geliştiği burjuva toplumunda zenginlik üretiminin maddi koşulundan da ziyade, etik yaşamın tinselliğinin kurucu bir unsurudur. Nitekim Hegel’e göre kölelik, insanın doğal varoluşuna batmış dolaysız bir bilinçten (doğa durumu) kendini özgür bir öz-bilinç olarak bildiği etik yaşama doğru ilerleyişinde zorunlu bir geçiş evresidir. Ücretli emek, dolayımsız doğal varoluşun kölelik biçiminde olumsuzlanmasının olumsuzlanmasıdır. Marx’ın deyişiyle söylersek, Hegel’in ekonomi politiği gerçekten de onun “eleştirel olmayan olguculuğunun” güçlü bir ifadesidir. Burjuva toplumunda emeğin aldığı ücretli emek biçimi, bilincin tarihsel yabancılaşmasının nihai ereği haline getirilerek mutlaklaştırılmıştır. Ancak tam da bu nedenle Hegel’in ekonomi politiğin bakış açısından çok daha yüksek ve sağlam bir bakış açısına sahip olduğunu teslim etmek gerekir. Olguculuğa karşı Hegel diyalektiğinin iddiası, birbirinden ayrı görünen olguların bütünlüğüne içkin mantığı çözümlemektir. Hegel ücretli emeği, bilincin tarihsel yabancılaşmasını aşıp kendini özgürlük olarak bilmesinin uğrağı haline getirerek ekonomi politiğe felsefi temelini kazandırmıştır. Hegel’de ekonomi politiğin tinselliği diyalektiktir.

Ekonomi politiğin diyalektik mantığı, Hegel’de en olgunlaşmış ifadesini sivil toplum çözümlemesinde bulur. Burası aynı zamanda Hegel’in siyaset felsefesinin merkezi problemi olan tikellik ve evrensellik çelişmesinin kendini en güçlü duyurduğu momenttir. Soyut haktan ahlaka, ahlaktan etik yaşama geçiş Hegel’de aynı zamanda dolayımsızlıktan öznelliğin bilincine, öznelliğin bilincinden öznelliğin nesnellikle diyalektik bir bütün oluşturduğu etik yaşama geçiştir. O halde soyut hak belirleniminde henüz kendinde bulunan özel mülkiyet hakkı tam gerçekleşmesini etik yaşamın bir uğrağı olarak sivil toplumda bulur. Sivil toplum, kendi bencil ve bireysel çıkarlarının peşinde koşan öznelerin bu çabalarının, kendileri bunun bilincinde olmasa da evrensel bir boyutu açığa çıkardığı ilk biçimdir. Başka bir deyişle, sivil toplum öznelliğin nesnelleşmesinin, tikelin evrenselleşmesinin ilksel biçimidir. Ekonomi politiğin görünmez elinin Hegel tarafından soyutlanması diyalektik biçimini alır:

 

“[Sivil toplumda] her üye kendi ereğidir, onun için başka herkes hiçbir şeydir. Ama başkaları ile ilişki olmaksızın ereklerinin bütün bir erimine erişemez; dolayısıyla bu başkaları tikelin ereği için birer araçtırlar. Ama tikel erek başkaları ile ilişki yoluyla kendine evrensellik biçimini verir ve başkalarının gönencine erişilmesi ile aynı zamanda kendi doyumunu kazanır. Tikellik evrensellik koşuluna bağlı olduğu için alanın bütünü bir dolaylılık alanıdır ki orada tüm tekillikler, tüm yetenekler, tüm doğum ve talih olumsallıkları kendilerini özgür bırakırlar, tüm tutku dalgaları ortaya atılır, yalnızca kendini arada gösteren Us tarafından yönetilirler. Evrensellik tarafından kısıtlanan tikellik her tikelliğin kendi gönencini artırmasını sağlayan biricik ölçüdür.”[3]

 

Sivil toplumun usu diyalektiktir, bireysel çıkarların tikelliği ile herkesi birbirine bağlayan ihtiyaçlar sisteminin evrenselliği birbirinin koşuludur. Tikelliğin gerçekleşmesinin temeli evrensellik olduğu kadar, evrensellik de kendini tikel istençler biçiminde göstermek zorunda olan özdür. Sivil toplum bu yönüyle evrensel etik yaşamın kendini dünyevi biçimde göstermek suretiyle olumsuzlanmış biçimidir. Evrensellik, kendi olumsuzlaması olan tikel istençlerin olumsuzlanarak olumlanmasının diyalektiğidir. Ancak sivil toplumun üyeleri eylemlerinde bu evrenselliğin bilincine henüz sahip olmadıkları için sivil toplumda evrensellik hâlâ öznellikle dışsal bir ilişki içindedir, bu nedenle Hegel’in deyişiyle sivil toplum dışsal devlettir ya da devletin dünyevi görünümüdür. Etik yaşamın sivil toplum momenti bu bakış açısından okunduğunda, Marx’ta ve diğer bazı Marksist okumalarda olduğu gibi Hegel’de devletin mi sivil toplumdan, sivil toplumun mu devletten türediği sorusu önemsizleşir. Önemli olan Hegel’in siyaset teorisinde, diyalektik bir ilişkiselliğin uğrakları olarak sivil toplum ve devletin birbirinin hem bir ön varsayımı hem de sonucu olarak konulmuş olmasıdır. Sivil toplum devletin, devlet sivil toplumun yeniden üretimidir. Nitekim sivil toplumda devletin etik evrensellik ilkesinin üretimi ve yeniden üretiminin mekanizmaları Hegel açısından çok somut ve maddidir. Sivil toplumun polis ve lonca örgütlenmeleri, etik yaşamın evrensellik ilkesinin aşağıdan yukarıya örgütlenmesinin kurumları olarak önerilir. Burada polis örgütlenmesinden kasıt, bugün kullandığımız anlamında bir güvenlik aygıtından öte tikel istençlerin çıkarlarını gerçekleştirmesinin ya da öznelliğin özgürlüğünün güvencesinin oluşturulmasıdır. Bu amaç uğruna, gerektiğinde polis örgütü kişinin ve mülkiyetin güvenliğinden öte bireylerin refahını garanti etmek üzere de birtakım işlevler yüklenebilmelidir. Ancak polis örgütlenmesi bu niteliğiyle yine de bireylerin yaşamına dışsal bir düzen ve örgütlenmedir. Daha önemlisi, bireylerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek suretiyle öznellik duygusunu ve bu çıkarları gerçekleştirme haklarının tanınması ile birlikte bu hakkın ortak olarak etkinlikte bulunma yoluyla gerçekleştirilmesi sayesinde evrensellik duygusunu edindiği lonca örgütlenmeleridir. Bu yönüyle lonca örgütlenmeleri, devletin etik evrensellik ilkesinin sivil topluma içkinleşmesinin maddi dolayımını oluşturur. Polis ve loncalar, tikelin evrenselleşmesinin ve evreselin tikelleşmesinin birlik halinde bulunduğu devletin biyo-politik örgütlenmeleridir.

Evrensel bilincin tam gerçekleşmesine kavuşması ise nihai olarak loncalar tarafından temsil edilen sınıfların devlette meclislerde temsil edilmeleri suretiyle mümkün olacaktır. Birey ya da grupların tikel çıkarlarının siyasal alanda temsiliyeti, evrensellik ve öznellik diyalektiğinin Hegel’deki son belirlenimini oluşturur. Meclisler, evrensel ereğin tikel ereğe, tikel ereklerin evrensel ereğe dönüşümünün en yüksek aşamasını temsil eder.

 

Hegel’in devlet felsefesinin anlamı, onun sadece ekonomi politiğin yasalarını, bu yasaların buyurduğu bireysel çıkarların gerçekleşmesi temelinde bireyci öznellik ilkesini ve bu ilkenin gerçekleşmesinin koşulu olarak sivil toplum ile devlet ayrılığını “eleştirel olmayan bir gerçekçilikle”[4] çözümlemiş olmasıyla sınırlandırılamaz. Hegel’in bakış açısı, ekonomi politiğin bakış açısının ötesine geçer. Onun devlet felsefesi, ekonomi politiğin gerçekliğini olgusal olarak tanımak ve olumlamakla kalmaz, aynı zamanda bize bu yasaların işleyebilmesinin koşulu olan tarihsel ve maddi iktidar ilişkilerinin aşağıdan kuruluşunu verir. Hegel’in özgünlüğü, onun burjuva toplumunun diyalektik işleyişini çözümleyerek egemenliğin üretimini diyalektik ve biyo-politik bir temel oturtmasından gelir. Egemenlik varlığını sürdürebilmek için ereğini nesnesine içkinleştirmek, yaşamı kendi olarak örgütlemek zorundadır. Bireyin ve sivil toplumun gerek toplumsal gerekse siyasal alanda evrenselliğin bilinciyle eğitilmesi öngörüsünün arkasında yatan budur. Hegel’de evrenselin tikelleşmesi, tikelin evrenselleşmesi diyalektiği, egemenliğin aşağıdan yukarıya biyo-politik üretimidir. Diyalektik, aşkınlığın içkinlik olarak örgütlenmesinin felsefesidir. Devleti insani bilincin kendine yabancılaşmış biçimi olarak okuyan Marx, Hegel’in idealizmini eleştirirken “Hegel devletten yola çıkar ve insanı öznelleştirilmiş devlete dönüştürür” der. Ancak bu hâlâ Hegel’in diyalektiği maddi gerçekliği kurucu bir mantık olarak önerisini görmeyip, onun salt idealizm zemininden bir eleştirisidir. Hegel’de devletin diyalektik işleyişi gereği, birey ve toplum tam da Marx’ın ifadesiyle devletin özneleşmiş biçimi, onun biyo-politik üretimidir. Marksizm Hegel’i idealizm değil maddecilik zemininde eleştirmelidir. Diyalektik, sermayenin gerçekliğinin eleştirel olmayan çözümlemesinin önünü açan bir mantık olarak Marksizm tarafından olumlanmak yerine, emeğin politikliğinin olumlanmasının gözünden sermayenin egemenlik işleyişinin mantığı olarak eleştirilmelidir.

Sinem Özer



[1] M. Foucault, Entelektüelin Siyasi İşlevi, çev. Işık Ergüden, Osman Akınhay, Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, 2000, s. 200.

[2] Aktaran R.Fine, Political Invesetigations Hegel, Marx, Arendt, Routledge, 2001.

[3] Hegel, Tüze Felsefesi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, 2006, s. 222

[4] G. Savran, Sivil Toplum ve Ötesi, Belge Yayınları, 2003, s.162