Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 18 Şubat 2015 Gösterim: 3207
Yazdır

Spinoza, tutkularının esaretinde yaşayan köleler ve aklın kılavuzluğunda yaşayan özgür insanlar arasında ayrım yaparken, aklında bu soru vardı. Spinoza’nın daha 17. yüzyılda yüzleşmeye cüret ettiği bu soru, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde politik öznellik üretiminin içine girdiği krizin etkisi altında, politik felsefenin merkezini işgal etmek üzere güçlü bir şekilde geri dönüyordu. Kitleler faşizmi nasıl arzulamıştı? Sınıf mücadelesinin özörgütlenmeleri olan sendikalar ve partiler nasıl kapitalist gelişmenin özneleri haline gelmişlerdi? Sermayenin başkalaşmış bir biçimi olan ücretli emeği neden bu kadar yüceltmiştik? Nasıl kederlerin tutkunu haline gelmiştik? Zayıflığı ve güçsüzlüğü nasıl bir erdem olarak görür olmuştuk? Kapitalizmi neden arzuluyorduk? Köleliliğimiz için neden bu kadar savaşıyorduk? Bu soruların itici gücüyle, modernizmin özne kavrayışını sorunsallaştıran, özneyi, etkisine dışsal özgür bir nedenden ziyade güç ilişkilerinin içkin bir etkisi olarak anlayan yeni bir düşünce ufku şekillenmekteydi. Özne artık ancak etkisinden tanınabilecek bir güç bileşimi olarak düşünülebilirdi. Özne etkisinde, etkinlik kadar edilginlik de, özgürlük kadar kölelik de üretebilirdi. Tesadüf olmasa gerek, bu yeni ufuk, özellikle Spinoza, Marx ve Nietzsche'nin birlikte yeniden okunmaları ile ayırt edilecekti.

Devamını oku...
 
Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 18 Şubat 2015 Gösterim: 2521
Yazdır

Toplumsal yaşamın analizinde “beden” konusu pek çok düşünürün ilgisini çekmiştir. Marx’ta çalışan beden, Freud’da arzulayan beden, Nietzsche’de ise güç olarak beden, analiz nesnesi olarak ele alınmıştır.[1] En temelde bedeni; arzulayan ve kısıtlanan özne şeklinde ayrıma tabi tutabiliriz. Bedenin, arzu nesnesi olma özelliği Freud’dan çok önceleri en çarpıcı biçimde Spinoza felsefesinde kendini gösterir. Spinoza’da beden; arzu edilen, hoşlanılan durumlara ulaşmak için, yani bedene uygun karşılaşmalar bulmak için çaba gösterir, hoşlanılmayan durumlardan ise kaçınır. Varlığını korumaya ve geliştirmeye dayalı bedene atfedilen bu özellik, Spinoza tarafından etkili ve ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır.

Spinoza’da beden; dış şeyleri temsil eden, dolayısıyla nesnel gerçekliğe sahip fikirlerden oluşur. Bir taraftan da fikirlerin belirlediği duygular vardır. Duyguları belirleyecek olan fikirler de bedensel karşılaşmalar yoluyla elde edilir. Bir bedeni anlamak demek onun başka bedenlerle içine gireceği temasları ve karşılaşmaları kavramak demektir.[2] Spinoza’da bedenin arzu edilen noktaya ulaşması, bilgi gelişiminin yanı sıra özgürlüğü kısıtlayıcı ortamların genişletilmesi ile mümkündür. Erken kapitalizmin arkaik döneminin filozofu olan Spinoza’da, insanı arzulardan alıkoyan unsurlar dinsel ve politik baskılar olarak biçimlenir. Dolayısıyla, demokrasinin gelişmesi ve dinsel baskılardan bilgi ve yetkinleşme yoluyla uzaklaşma başat öğeler olarak önerilen çözümlerdir.

Devamını oku...
 
Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 2710
Yazdır

Marksizmde tarihin ya da sınıflar mücadelesinin mantığı olarak yorumlanmasından önce, diyalektik Hegel'de aynı zamanda özne olan tözü ifade eden Tin’in ve bu Tin’in cisimleşmiş biçimi olarak devletin mantığı olarak ortaya konulur. Hegel, bütün bir felsefesine ruhunu veren diyalektiği devlete uygulayarak modern egemenlik teorisinin krizine etkili bir müdahalede bulunur. Şeyi şey olarak ve ilişkiyi ancak şeyler arası bir ilişki olarak düşünmeye karşı diyalektik, şeylerin doğrudan kendisini ilişki olarak düşünebilmenin bir mantığını sunar. Bu bakımdan Hegel’in devleti çelişkiyle devinen diyalektik bir ilişki olarak düşünmesinin en önemli sonucu, devletin artık insanların üzerindeki dışsal ve aşkın bir zor aygıtı yerine, bizzat insanların eylemleri üzerinde eyleyen, kendini onların eylemleri yoluyla yeniden üreten bir ilişkisellik haline gelişidir. Tersinden söylendiğinde, Hegel’de diyalektik, aşkın bir egemenlik olarak devletin insanların eylemlerine içkinleşerek aşağıdan üretimini mümkün kılar.

Devamını oku...
 
Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 5890
Yazdır

Marx’tan sonraki Marksist geleneğin önemli bir bölümü, diyalektiği sınıflar mücadelesinin yasası, ücretli emeğin sermaye karşısındaki yıkıcılığının politik felsefesi olarak yorumlamıştır. Buna göre diyalektikte varlığı harekete geçiren dinamik, kendi içindeki çelişkidir. Diyalektik, bu çelişki biçimindeki olumsuzluğun olumsuzlanmasının hareketidir. Kapitalizm altında kendiyle çelişkili bu varlık, toplumsal koşulların üreticisi ve öznesi olduğu halde sermaye tarafından nesneleştirilmiş olan ücretli emektir. Ücretli emek ancak kendiyle çelişkisinin nesnelleşmiş biçimi, yani karşıtı olan sermayeyi olumsuzlayarak kendisini olumlayabilir. Oysa bu yaklaşım emeği ücretli emeğe indirgeyerek, ücretli emeğin sermayeleştirilmiş emek olduğunu görmez.

Devamını oku...
 
Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Politik Felsefe
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 2466
Yazdır

İktidar kavramı üzerine düşünmek Egemenlik teorisi üzerine düşünmektir. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın kuramsal birikiminde “Egemenlik teorisi” üzerine düşünmenin pek yeri olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Daha cesur bir ifade kullanırsak: “Egemenlik teorisi” üzerine hiç düşünülmemiştir. Bu durumun en önemli nedeni “iktidar” kavramının politik felsefe ve politik teori olarak olumlanmasıdır. Bu hakikat ruhumuzda “devlet”i kişilikleştirmiştir. Oysa iktidar ve egemenlik teorisi üzerine düşünmek “politik olan” üzerine düşünmektir. Bu bağlamda “politik olan nedir” sorusu karşısında sol’un teorik ve pratik pozisyonunun tıkanıklık ve kriz olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu kriz kadim bir krizdir ve günümüz politik pratiğini tıkayan bir hale gelmiştir.

Devamını oku...
 

Sayfa 1 / 5