Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Otonomist Marksizm
Yayınlanma: 18 Şubat 2015 Gösterim: 2784
Yazdır

Bu metin tamamen bir sorunsalın ardından gelişen arayışın ilk nüveleridir. Sorunsalın ortaya konulması ve soy kütüğünün ortaya çıkarılmasına dair istişare etmektir. Yazı, “Emeğin direnişlerinin yaşamı kurucu gücü üzerine düşünürken, biyo-politika kavramını emek üzerinden nasıl ele alabiliriz ve emek adına biyo-politik bir örgütlenmeden bahsedebilir miyiz? Bu anlamda biyo-politikanın biyo-iktidar ile farkı nedir?” gibi sorunsallardan yola çıkar. Halihazırda tartışılan bu konunun farkına varmanın heyecan ve cehaletiyle, bazı Foucault metinleri ile bu tartışmaların konu alındığı kitap bölümleri okunarak yazılmıştır. Kuramsal bir deneme yazısı olarak bu yazı, biyo-politika kavramı üzerine bir düşünme sürecidir.

 

Kapitalizmin tarihsel gelişimine baktığımız zaman önümüze çıkan üç farklı aşamadan söz edebiliriz. Bu aşamalar Marx’ın bahsettiği biçimsel tahakküm, gerçek tahakküm ve günümüzdeki sermayenin işleyişi için söyleyebileceğimiz biyo-politik tahakküm. Bu üç aşama ile, birbiri ardına gelen bir diziden veya birinin başlayıp diğerinin son bulmasından bahsedilmemektedir. Bu üç aşama eş zamanlı ilerlerken, sermayenin kendini kurma gücünü aldığı yerin veya kurucu gücündeki eğilimlerinin yoğunluk noktalarının değişmesinden bahsedebiliriz. Bu yazı günümüz sermaye ilişkilerini anlayabilmek için kullanılan biyo-politika sözcüğünün ekonomi-politik ve felsefe alanları ile kurduğu ilişkiden yola çıkarak bu sözcüğü, Foucault’nun kullanım biçiminden bir adım öteye götürerek tartışmaktadır. Foucault’da geçen biyo-iktidar ve biyo-politika kavramlarının geçişkenliği bu iki kavramı anlamada belli çıkmazlar yaratmaktadır. Özellikle sermayenin biyo-politik tahakkümünden bahsederken, biyo-politik kavramının darlaştığını, sadece sermayeye ait olan yaşamı yönetme biçimi olarak bir egemenlik kavramına sıkıştığını görebiliriz. Fakat biyo-politika kavramının, sadece sermayenin ürettiği özneleştirme pratiğine dayalı bir yönetme sanatı olarak değil aynı zamanda özgürlük alanında yaşamı kuran özneleşme pratiklerini de anlatan bir kavram olarak tartışılmasına ihtiyaç vardır.

Biyo-politika kavramı iktidarın ontolojik anlamını farklı bir şekilde karşımıza çıkarır. Tarihsel, toplumsal ve politik gelişmeleri göz önüne aldığımızda bu karşılaşma, emeğin kendini olumlayacağı, sermayeden koparak antagonist bir düzleme geçeceği önemli bir tartışma da beraberinde getirir. Şöyle ki, sermayenin içkinlik düzleminde çalışıp çalışmaması tam bu karşılaşmanın göbeğine oturur ve bu tartışma hem tüm çıkmazların sebebidir hem de emeğin sonsuz direniş ve kurucu pratiklerinin olanaklarını sağlar. Burada önemli olan şudur: İçkinlik düzleminden kasıt nedir? Biyo-politika burada nereye oturur? Ve tabi ki biyo-iktidar bu tartışmanın neresindedir?

İçkinlik düzleminden bahsetmeden önce aşkınsal ve diyalektik felsefi düzlemlerden bahsetmek gerekmektedir. Kant’ın mimarisini oluşturduğu aşkınsal felsefe bir şeyi aklın nesnesi haline getirip şeyin bilgisine ulaşmanın koşullarını oluşturabilmektir. Burada akıl kendi dışındakini bilmek üzerinden nesneleştirir ve bunu kendi tahakkümünü kurarak yapar. Burada birbirine dışsal özne ve nesne arasında hiyerarşik bir yapı gözümüze çarpabilir, hatta politik anlamda çıplak bir tahakküm ve özne-nesne arasında yani şey-öteki arasında donmuş bir ilişki görebiliriz. Bu ilişki etkilenmeye kapalı, tek yönlü bir etkileme olarak (aklın bilmedeki belirleyiciliği) görülebilir. Fakat diyalektik düzlemin politik alanda yansımasını hissedeceğimiz ilişki olan köle-efendi diyalektiği ile, bir anlamda özne ve nesne, etkilenmeye açık bir ilişkilenmeye girer ama bu ilişkinin etki gücü birbirlerinin varoluş koşuluna bağlıdır. Birinin var olması ötekinin varlığına bağlı olduğundan dolayı birbirleriyle etkileşimleri ve ilişkileri vardır. Burada diyalektik bir bakıma, aşkınsal felsefenin ontolojik bir uzantısı olarak görülebilir. Diyalektik, aşkınsallık düzlemini politik ve ontolojik olarak çalıştıran bir araç, hatta aşkınsal felsefenin bir uzvu, işlevselliğinin kurulduğu bir organ olarak görülebilir. Diyalektik, aşkınsallık düzlemindeki iki aşkın olan arasındaki ilişkinin kurulması, hatta bilmeye muktedir olan öznenin ya da efendinin nesne veya köle üzerindeki tahakkümünün kırılabilen ve değişebilen bir ilişkiye çekilmesidir. Bu ikisi arasındaki felsefi anlamda donmuş ilişki diyalektik ile harekete geçer. (Kant’ta hareket ve devinim sabitlenir ki bunun politik olarak harekete geçirilmesi gerektiğinde diyalektik ilişki devreye girer ve bu da, felsefenin egemen politik güce katkısı olarak okunabilir.) Bu harekete geçme ile diyalektik ilişki biçimi, hatta diyalektik ilişki içinde özneleşme çıkar. Ya efendi gibi özne ya da köle gibi nesne. Ve ilginçtir ki, kimse kimseyi yok edemez. Çünkü birbirini olumsuzlayarak kendini olumladığın ve hareket geçtiğin bir varoluş söz konusudur. Yani artık birbirinden bağımsız özne ve nesneden veya öznenin nesneye tahakküm kurmasından değil, ontolojik olarak birbirine bağımlı ve asla kopamayacak reformist bir ilişkiden söz edebiliriz. Aşkının olmadığı içkinlik düzlemi bir tahakküm ilişkisi içermez. İçkinlik düzlemi, tam oluşların kudret ilişkilerinin dereceleri üzerinden bir olumlama felsefesidir. Tahakküm içkinlik düzleminde ancak örtük bir diyalektikle ya da aşkınsal bir içkinlik olarak tahayyül edilebilir. İçkinlikte tek mesele bir ötekinin ya da dışarısının olmaması değil aynı zamanda tahakküm ilişkisine izin vermeyen bir doğasının olmasıdır.

Bu felsefi düzlemlerden bahsetmek, sermayenin ontolojisi ve politikliğiyle etkilenme halinde bulunan felsefedeki ayrımlarını tartışmaya açma ihtiyacı doğurur. Sermayenin içkin ilerleyişi, gizli diyalektiğin illüzyonudur. Sermaye inceltilmiş diyalektiği ile emeğin içkinlik düzleminde var olmaya çalışır ve bunu değişen toplumsal ilişkileri göz önünde bulundurarak biyo-iktidarlar ile yapar. Bir anlamda biyo-iktidarların içkin işleyişi gizli diyalektiktir. Artık köle, efendi içinde özneleşir. Sermaye, yani efendi, köleyi efendilik içinde özneleştirir. Kendi varlığını sürdürebilmek için kendi içinde özneleşmeyi dayatır. Köle, efendileşmede köleliğini kabul eder. Oysa ne efendiliği ne de köleliği kabul eden ve diyalektik ilişkiden kopan emek otonomdur. Burada kendi içinde çoklaşan ve farklılaşan emek, üretimin içindeki farklanmayı, çoklaşmayı hareketinin içinde bulur. Hareket ettirilmesi gerekmez, sonsuz farklılaşma ile hareket onun varlığına içkindir. Hayatı kurar. Antagonisttir. Bu durumda, emeğin içkinlik felsefesi biyo-politiktir fakat biyo-iktidar şeklinde çalışıp çalışmaması emeğin politik gücüne bağlıdır.  Sermaye ilişkisinin egemenliğinden kurtulmak, içkinlik düzleminde kaçış çizgilerinin yarattığı çatlakların örgütlü biyo-politik özneleşmesi ile mümkündür. Sermaye ise, biyo-politiğin egemenlik teorisi içinde kalan biyo-iktidardır.

İçkinlik düzleminden bahsetmemin sebebi sermayenin içkinlik düzleminde çalışıyor olduğunun söylenmesi ve bu düzlemin biyo-politik işleyiş ile gerçekleştiğine yönelik bir eğilimin oluşudur. Fakat burada biyo-politika ve biyo-iktidar kavramları arasındaki farkı koymak politik önem arz eder. Buradaki politik ve kavramsal ayrım, sermayenin ve emeğin içkinlik düzleminde nasıl çalıştığı konusundaki ayrımdır. Şöyle ki, sermaye aşkınsal içkinlik diyebileceğimiz bir yerdeyken, emek tamamen içkin bir yerde biyo-poliktiktir. Biyo-iktidarlar, bu aşkınsal içkinliğin ya da gizli diyalektiğin yaşamı kurma stratejisidir.

Bu bağlamda biyo-politika ve biyo-iktidar kavramlarının doğuşuna ve nerelerden geldiğine bakmak gerekir. Bu iki kavram üzerine konuşmak günümüz sermaye ilişkilerini anlamak ve bu ilişkilere meydan okuyan güçlerin toplumsallaşmasını örgütlemek için bir ihtiyaçtır. Foucault aslında biyo-politika başlıklı metin yazmaz ama bu kavramı bir ilişki biçimini anlatabilmek için kullanır ve kavramın oluşumunun soy kütüğü her eserinde vardır. Eserleri biyo-politika kavramının hikayesidir. Özne, iktidar, bilmek, beden, özneleşme kelimelerini Foucault’da bolca duyarız. Peki bu kelimeler bizi hangi evrene çağırır ve neyi sorunsallaştırır? Biyo-iktidarı, bilmek üzerinden kendini ve tahakkümünü kuran iktidarın, bedenin verimli oluşunu keşfetmesiyle birlikte kendini yaşamın kılcal damarlarına kadar dağıtması olarak düşünebiliriz. Biyo-iktidar, ölüm üzerinden değil yaşam üzerinden bedeni hedef alır. Bu anlamda kendi biyo-politik düzenlemelerini olumlamak için bedenler üzerinden normlar, hakikatler ve söylemler yaratır. Burada yaptığı şey, bilgi üzerinden bir tahakkümü ve onun kurumlarını yaratmaktır. Biyo- iktidarları bu düzenlemelerin tümü olarak düşünebiliriz. Biyo-politika ise yaşamı oluşturan gücün/güçlerin nasıl örgütleneceğinin düzlemini verir. Biyo-iktidar/lar tamamıyla egemenlik teorisi içinde çalışırken, biyo-politika bunun içinde düşünülebileceği gibi aynı zamanda farklı yaşam üretimlerin kuruculuğunu örgütleyen bir kavram olarak da karşımıza çıkar. Biyo-politika üretiminin yeridir. Biyo-politiği sadece iktidarın onadığı politikalar ya da bir merkezin nüfus politikaları, istatistiki bilgileri veya söylemsel alanda insanları yönetme olarak anlayamayız. Evet, sermayenin biyo-iktidarları ile bu şekilde çalıştığını söyleyebiliriz. Fakat biyo-politik özneleşmeyi, emeğin sonsuz farklarının kurumlarını yaratabilmenin bir sanatı olarak görebiliriz. Bu kurumların tahakkümcü kurum işleyişinden ayrımı, emeğin kurumlarının özdeşlik ve diyalektik işleyişe dayanmayan bir yapıda olmasıyla anlaşılabilir.

Foucault’da bu iki kavramın gerginliği “iktidar her yerdedir, direniş de” sözüyle alevlenir. Her yerde hayatı kuran iktidardan, hayat kurabilecek bir direnişe nasıl yer açılacak? Eğer iktidar her yerde özneleşmeye başladıysa ve tahakküm ilişkilerini öznelliğin bir parçası haline getiriyorsa, direniş nasıl mümkün? Foucault için direniş mümkündür çünkü zaten iktidar direniş krizine içkindir. Direniş, emeğin var oluş biçimlerine el koymaya çalışan iktidara dayattığı krizdir. Direnişe içkin olan iktidar için bu kriz kaçınılmazdır. Bu yüzden eğer bir direnişten bahsediyorsak bu, belli iktidar ilişkileri içinde ya da iktidar ilişkileriyle karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Bu bağlamda, biyo-iktidarların hayatı kuşatmasına rağmen direniş mümkün olabilirken, direnişin yarattığı çatlak ile biyo-iktidarlar arasında asimetrik ilişki nasıl kurulabilir ve asimetrik ilişkinin devrimci kuruculuğundan nasıl bahsedilebilir?

Bu asimetrik ilişkinin düşünülebileceği yer biyo-politika kavramıdır. Judith Revel’in dediği gibi “biyo-politika yaşam üzerindeki iktidarın yıkılmasının olanağıdır. Biyo-politika hem yaşam üzerinde bir iktidardır hem de aynı zamanda yaşam, direniş ve çatışma alanıdır. Yaşamımızı iktidarların dışında tutamayız ama yaşamımızı siyasal bir güç haline getirebilir, kesinlikle olumlu bir kuruluş uzamına, iktidarda açılmış bir çatlağa ulaşabiliriz. Bu yaşam üzerindeki iktidara yaşamın gücü çerçevesinde karşılık verilebilir.”[*] (İktidar ile güç kavramları oldukça farklı kavramlar ve farklı felsefi düzlemlere sahiptir. Judith Revel bu ayrımın Spinoza okumaları etrafında tekrar düşünülebileceğini söyler. Fakat bu yazı bir Spinoza okuması ile yazılmamıştır ve bu ayrıma girmeyecektir.) Politik bir güç haline gelebilmek, sadece ne bir devlete işaret eder ne de güçlerin temsiliyetine. Burada bahsedebilecek şey, emeğin sermaye-iktidardan kopuşunu elbirliği ve genel zekanın kolektif kuruculuğuyla örgütlemektir. Emek sermayeden bağımsız hayatı üretme gücüne sahiptir. Şöyle ki sarmal şekilde ilerleyen sermaye, artı değer için emeği tahakküm altına almak, ölçmek ya da kanalize etmek zorundadır. Bu anlamda kendini diyalektik olarak var eder, yani emek ile olan ilişkisini kurar, emeği ilişkiye davet eder (zorlar). Ama günümüzde sermayenin biyo-iktidarlarındaki özneleşme ile bu diyalektiğin en erimiş halini görmekteyiz. Sermayenin içkinliği olarak bahsedilebilecek tek yer bu özneleşmede bir dışarının olmaması ve emeği davet edeceği zorlama alanlarının kalmayışıdır.

Bu anlamda Rojava’nın savaş ortamına çekilmesi, tamamen biyo-iktidarların sonsuz araçlarının çalışıp sermaye-iktidardan kopan öznellik oluşumunun önüne geçmesidir. Yaşama karşı yaşam sloganının hayat bulduğu Rojava’da,  biyo-iktidarların kendinden kopuşa nasıl izin vermek istemediğini, yaşamı kendi egemenliğine nasıl çekmeye çalıştığını ve hem algı yönetimiyle hem de savaşla kendi egemen ilişkisi içinde yaşamayı nasıl dayattığını görmekteyiz.



[*] Judith Revel, Michel Foucault, Otonom yayınclık, 2006, s. 155