Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Otonomist Marksizm
Yayınlanma: 06 Ekim 2014 Gösterim: 3585
Yazdır

İktidar kavramı üzerine düşünmek egemenlik kavramı üzerinden düşünmektir. “İktidar” ve “egemenlik ” kavramları üzerine düşünme, bizleri “politik olan” nedir sorusuna götürmektedir. Genel olarak Sol düşünce “politik olanı” sınıf, iktidar ve egemenlik kavramlarına indirgeyerek “aşkınlık” ile sınırlar. Sınıflaşmaya karşı sınıfsızlaşmayı ve komünalizmi, bir başka deyişle içkinlik pratiğini politik olanın içinden okumaz. Bu sınırlama içinde “politik olan”; sınıfsal ilişkiler, iktidar ve devlettir. Sol düşüncenin kadim krizi, politik olanı aşkınlığın sınırları içinde hapsetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu bakış açısı “komünizm” kavramını politik olanın dışına çıkartır ve komünizmin, politik olanın içinden düşünülmesini engeller. Doğal olarak politik olanın aşkınlığında yalnızca sosyalizm düşünülebilir.

Bu durumun altında yatan en önemli problem, “politik olan”ın felsefesinin, burjuva egemenlik felsefesi “aşkınlık” içinde kalıp oradan çıkamamasıdır. Burjuva egemenlik felsefesiyle antagonist bir yerden hesaplaşılamamıştır. Sermaye öznelliğinin “politik olan” felsefesi aşkınlık ile emeğin politik öznellik felsefesi içkinlik arasındaki fark antagonisttir. Sol’un krizi “politik olan” üzerinden bu antagonist farkıkuramamasıdır. “Sosyalizm” kavramının krizi burada yatar.

 

Hegel, aşkınlık ve aşkınsallık düzlemlerininözdeşlik metafiziğinin, diyalektik üzerinden içkinlik metafiziği düzleminde düşünülmesi ve Leibniz’in Kant üzerinden okunmasıdır. Diyalektik, sermayenin politik olumlanmasının içkinlik felsefesidir ve nihilizm ve reformizmdir. Diyalektiğinvarlık ilkesi, olumsuzlamaya içkin kendini olumlamadır. “Ben”, “ben olmayan” üzerinden kendini olumsuzlayarak olumlar. Bu olumsuzlamanın içkinliğinde, “ben” ile “ben olmayan” özdeştir ve varlık, “ben” ile “ben olmayan” karşıtlığının özdeşliğidir.Çelişki ilkesi bu özdeşliğin içkinliğidir. Bu içkin çelişki üzerinden çatışma, özdeşliğin devinimidir.Diyalektik, metafiziğin donmuş özdeşlik A=A ilkesini reformizm üzerinden “A, A olmayandır” üzerinden devindirmektir. Laclau ve Mouffe, diyalektiğin reformist yapısını kavrayan düşünürlerdir; bu bağlamda diyalektiğin reformist niteliğine dayanarak devrimi reddederler. “Radikal demokrasi” kavramı diyalektiğin reformist özelliğine dayanarak devrimi reddetmeyi ifade etmenin ürünü ve üretimidir. “Radikal demokrasi” kavramı, sınıflar mücadelesini diyalektiğin reformist düzleminde düşünür.

Marx, emeğin politik olumlama yada öznellik felsefesi olarak diyalektiği kurmadı. Tam tersi sermayenin politik öznellik üretiminin diyalektik olduğunu gösterdi. Kapital, sermayenin diyalektik üzerinden içkinliğini ifade eden en değerli yapıtlardan biridir. Sermaye, ücretli emek üzerinden kendini olumsuzlayarak olumlar. Ücretli emek sermayenin başkalaşmış biçimidir. Sermaye diyalektiktir. Burjuvazi ve ücretli-emek çatışması sermayenin özdeşliğinin üretimidir. Bu bağlamda sınıf mücadelesini ücretli emek ve sermaye diyalektiğine indirgemek reformizmdir. Bernstein ve Kautsy bu düzlemin ürünüdür ve politik olanı diyalektiğin reformizmi içinden okumaktır. Bernstein ve Kautsy için “sınıf”, ücretli emektir; Marx için proletaryanın politik gücü ise ücretli emeğin ve bütün sınıflaştırma ilişkilerinin reddidir. Marx’ta sınıf kavramı politiktir ve bu bağlamda diyalektiğin çelişkisi sermayenin krizi olarak okunur.

Lenin, Alman Marksizmi’ne müdahaledir ve politik olanın kuruculuğunda en önemli kırılmalardan biridir. Lenin, sınıflar mücadelesini, sermaye—ücretli-emek çelişkisine ve özdeşliğine dayanan çatışmanın reformizminden çıkarmıştır. Lenin Felsefe Defterleri’nde diyalektiğin karşıtların özdeşliği ilkesine kuşkuyla bakmıştır. Lenin, sınıflar mücadelesini diyalektiğin içkin çelişkisi içinden okumaz. Lenin, 1848 özeleştirisi öncesi Marx’tır ve Lenin için sermayenin içkin çelişkisi, politik krizdir. Lenin siyasal mücadeleyi emeğin siyasal bağımsızlığı üzerinden sermayenin diyalektiğine ve içkin çelişkisi olan krizine müdahale olarak okur. Lenin, sermayenin özdeşliğini kuran çelişkiyi kriz olarak görerek ve sermeye—ücretli-emek özdeşliğinin reformizmi dışına ve karşısına çıkarakantagonizmanın alanını açar. Lenin bir antagonizma kurucusudur. Bu bağlamda siyasal mücadele kavramı sınıf hareketinden daha geniş bir kavramdır; sınıf kavramı siyasal mücadeleyi okuyan bir nosyondur. Parti bunun ürünüdür ve siyasal mücadele, sınıf bileşimidir. Lenin Alman Marksizmi’nin reform mu, devrim mi krizine müdahaledir ve proletarya diktatörlüğü kavramınındevrim kavramıyla ilişkisinin kurucusudur. “Sermaye kendi çelişkisiyle kendi kendini yok edecektir” anlayışına ya da “Sermayeyi yok edecek tarihsel kriz ne zaman gelecektir?” sorusuna devrimci bir itirazdır. Lenin, sermayenin yıkılışını, sermayenin krizine politik müdahale olarak okur. Emperyalizm kuramı bunun ürünüdür ve politik kriz teorisidir.

Proletarya diktatörlüğü kavramı devlet kavramına değil devrim ve komün kavramına yakındır. Proletarya diktatörlüğünün ne olduğuna bakmak isteniyorsa adres Paris Komünü’dür. Paris Komünü’nde proletarya diktatörlüğü devlet değil komündür. Engels, Paris Komünü deneyimini arkasına alarak (Marx’ın da hayatta olduğu) 1875’te Bebel’e yazmış olduğu mektupta şöyle der: “Biz devlet sözcüğünün yerine, her yerde topluluk (gemeinwesen)gibi, Fransızca komünün karşılığı olan mükemmel eski bir Almanca sözcüğünün kullanılmasını önermekteyiz.” Fakat ne yazık ki (Lenin’in vasiyetinde genel sekreter olmalarını istemediği ve bu vasiyetin açıklanmasını gizleme kararı alan) “Troçkist” ve “Stalinist”lerimiz, Marksizm ve Leninizm adına bu mektubu asla dikkate almamışlardır. Lenin, Alman Marksizmi’nin unutturmuş olduğu Paris Komünü’nü proletarya diktatörlüğü adına yeniden hatırlatır. Sovyetler Ekim Devrimi’nin komünüdür. Ekim Devrimi, “İktidar Sovyetlere” sloganının ürünüdür. Fakat Ekim Devrimi sonrası yol ikiye ayrılır: Politik kuruculuk, devlet mi yoksa Sovyetler midir? Kuruculuk, devlet üzerinden tercih edilmiştir. Devlet kapitalizmi Sovyetlerin tasfiyesidir. İsteseniz de istemeseniz de bununla yüzleşmek kaçınılmazdır. Kurucu güç olarak devleti tercih etmek, devrimin devrimciliğinden vazgeçmektir. Kronstadt, Ekim Devrimi’nin kurşuna dizilmesidir. Üretim demokrasisine karşı devlet kapitalizmi altında üretimin askerileştirmesini savunmak bir çöküştür ve bedeli ağır olmuştur. Sosyalizmin çözülüşü, çürümesi ve çöküşü budur. Bu hikaye bizim hikayemizdir ve nedeni üzerine kafa patlatmak bütün devrimcilerin sorunudur.

Lenin, sınıflar mücadelesini ve siyasal mücadeleyi diyalektiğin reformist özdeşliğinden çıkardı.Bu durum politik olanın felsefesinde önemli bir kırılmaydı. Bu bir kazanımdır. Fakat bu kırılma, günümüze kadar taşınan sorunlu bir alanıda ortaya çıkardı. Ekim Devrimi sürecinde Buharin ve 10. Kongre hiç anlaşılamadı. Lenin, politik olanı aşkınsallaştırdı. Politik olanın içkinliğini kuramadı. Kant düzleminde bakarsak, “aşkınsal özne”nin koşulunda toplumsal devrim, toplumsal sermaye birikimi üzerinden düşünüldü. Toplumsalı ve devrimi temsili özneyle özdeşleştirdi. Konuşturan önderlikten konuşan parti-devlet ile birlikte, politik olanı aşkınlaştırdı. Bir deneyimleme devrimcisi olan Lenin’in, yaratılan bürokrasiye karşı bir muhalif olarak ölmesi bizi düşündürtmelidir. Ekim Devrimi’nin, kurucu güç olarak devlet kapitalizmini ve sermaye ile rekabeti tercih etmesiyle birlikte politik olanın içkinliği Sovyetler çöktü. Bizlere düşen görev, politik olanı içkinlik düzleminde yeniden kurmaktır. Demokratik özerklik, politik olanı içkinlik düzleminde yeniden kurmak ve kurar iken düşünmektir.

Politik olanın aşkınlığı bir sır olarak kaldı; sırrın gerilimi arayışlara içkin olarak hep devam etti. Kant ile başlayan Hegel ile doruğa çıkan fenomolojiye karşı Althusser’in “tarihin öznesi yoktur” çığlığı ve Frankfurt Okulunun “negatif diyalektik”i Hegel’e önemli müdahalelerdir. Politik olanın aşkınlığı ve reformistliği üzerine düşünme, diyalektiği sorunsallaştırdı. Arayış “çatışma” kavramını aşkınsallıktan ve reformistlikten çıkartıp içkinlik düzleminde antagonizmaya dönüştürmekti. Frankfurt Okulu, çatışma kavramını içkin çelişkiden bağımsıznasıl kurabiliriz sorusunu bizlere sordurttu. Bu, önemli bir sorunsallaştırmaydı. Gelebildikleri nokta, çelişkiye dayalı özdeşlik dışındabir çatışma olan “negatif diyalektik” oldu. Fakat diyalektiğin içinden çıkılamadı. Sorunsallaştırma, nihilizm ile boğuldu.

Sorun, içkin çelişki üzerinden özdeşliğin reddidir. Olumlama kavramını özdeşlikten kurtarmaktır. Bu, içkinliği reformist ve aşkınsal özdeşlikten çıkarmak demektir. İşte o zaman antagonizmayı özgürleştirebilir ve politik olanı, özgürlük pratiği olarak sonsuz ufukta düşünebiliriz. Olumsuzlamaya içkin olumlamayı terse çevirmenin zamanı gelmiştir: olumlamaya içkin olumsuzlama! Emeğin öznellik üretiminin felsefesi, olumlamaya içkin olumsuzlamadır. Emek, kendini olumladığı oranda olumsuzlamanın gücünü “hak” olarak bulacaktır. Kudret, kendini olumlama politik pratiği içinden etkinliktir. Antagonizma, kendini olumlamanın ve değerli kılmanın içkinliğinde olumsuzlama etkinliğidir. Sermayenin krizine müdahale etmek için beklemek değil, kendini olumlamaya içkin sürekli kriz üretmektir. Evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçmişliği politik olanın içkinliğidir. Devrim, kendini olumlama pratiğinin etik-politik mücadelesinin ürünü olacaktır. Sınıflar mücadelesi, kendini olumlamanınetik-politik pratiği üzerinden antagonizmanın siyasal mücadelesidir. Hegel’e karşıtlık, gerçek içkinlik felsefesinin kurucusu Spinoza’dır ve Spinoza, “komünizmin etik-politiğidir”.

Olumsuzlamaya içkin olumlama özdeşliğine karşı olumlamaya içkin olumsuzlama antagonizması, emeğin politik öznelliğinin etik-politik felsefesidir. Bu, politik olanın farklı bir düzlemidir. Sosyalizm kavramı politik olanın aşkınlığında kalmıştır.

Evet! Kürt özgürlük hareketinin kazandırdığı “demokratik özerklik” kavramı, politik olanı yeni bir düzlemde düşünmeye bizi davet etmektedir: Politik olanı tahakküm ve egemenlik teorisi dışında ve karşısında sonsuz bir özgürlük pratiği olarak içkinlik düzleminde düşünmek… Bu düzlem içinde düşünmeye başladığımızda, komünizmi politik olanın içinden bugüne içkin komünalist bir oluş olarak düşünebiliriz.

“Eski Bolşevikler”in bizleri düşünmeye davet etmeyen, hayata ve kendi bedenlerine ajitasyon çeken propaganda metinleri göreceklerdir ki Paris Komünü, politik olanın içkinliği olarak her zaman bize rehber olacaktır. Rojava, 21. yüzyılın Paris Komünü’dür.

 

Cengiz Baysoy

 

 

*  21 Eylül Pazar günü Özgür Gündem gazetesinde “Sosyalizm Kavramı, Demokratik Özerklik Kavramından Geri Bir Kavramdır” başlıklı bir makalemiz yayınlandı. Bu makaleye karşı haber.sol portalında “Yaşasın Rojava, Kahrolsun Sosyalizm” başlıklı ve Aytek Soner Alpan imzalı bir metin yayınlandı. Bu metinde geçen birkaç yanlış anlaşılmayı “onun dili” ile düzeltmemiz gerekiyor.

Aytek arkadaşımız “Baysoy, cesaretle bu tartışmalara girmeyecekse, hiç girmemelidir. Baysoy’un attığı ‘Tony Cliff yoldaş demokratik özerklik kavgamızda yaşıyor’ sloganları yetmiyor ve yetmez,” ifadesindeki yanlışlığı düzelmek zorundayız.

  1. “Sosyalizm Kavramı, Demokratik Özerklik Kavramından Geri Bir Kavramdır” başlıklı bir makale kaleme almak ve yayınlatmanın bir cesaret ve meydan okuma olduğunu anlayamamış…

  2. Biz Tony Cliff’çi değiliz, uzaktan yakından alakamız yok. Arkadaş, bizim “Otonomist Marksizm” içi olduğumuzu bilmiyor. 

Aytek arkadaşımız “Bir fikir tartışmasına girerken, Baysoy, meydanın boş olmadığını bilmelidir. Türkiye’de sosyalizmi güçlü bir siyasal alternatif haline getirecek siyasal ve teorik birikim mevcuttur” haa! hatırlatmasında bulunuyor.

  1. Bizleri tanımıyor. Bu tarihin bedelleri içinden geldiğimizi ve akademizmin saksılarında büyümediğimizi arkadaşa hatırlatmak gerekiyor. Bizim için bir şeyleri sorunsallaştırmak hayatımıza sahip çıkmaktır.

  2. Ayrıca hatırlatmayı gerektiren başka bir nokta, yalnızca Türkiye’deki birikimin değil dünyadaki birikimin de farkındayız…

 

Son Söz

Tartışmak ve genel zekada bir sıçrama sağlamak bir erdem üretimidir. Demagojik polemikler bizden uzak dursun, bu kendimize saygısızlık olur. Peki demagojik polemikler ile genel zekada bir sıçrama sağlayacak tartışma arasındaki fark nedir? Tartışılan şeyin insanları düşünmeye davet edip etmediğidir. Bizim çizgimiz budur. Bu bağlamda, yukarıdaki metin düşünmeye bir davettir.