Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Otonomist Marksizm
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 3201
Yazdır

Sınıf kavramı güç istenci düzlemindeki bir politik söylemdir ve toplumsal ilişkileri politik olanın içinden okumanın nosyonudur. Peki bir söylem olarak sınıf kavramının düzlemi nedir? Sınıf kavramının düzlemi, değer teorisine içkin üretici güçlerle üretim ilişkileri kuvvetlerinin taşıdığı güç istençlerinin ölçülemez akışkanlığı ve virtüelliğidir. Sınıf kavramı, tarihsel dönemlerin kuvvetlerine ve genel zekâsına göre işleyen bu düzleminin başkalaşımlarına içkin işler ve çalışır. Bu bağlamda sınıf kavramı dinamik bir kavramdır ve politik pratiğin virtüelliğinde farklanarak yeniden kurulur.

 

Gezi devriminden sonra sınıf ve sınıfsallık sorunsalının, “bilenlerimiz” tarafından bilindik bir biçimde yeniden gündemleştirildiği görülüyor. Fakat bu gündemleştirmenin sağlıklı ve üretken bir yerden yürütüldüğünü söylemek bizim açımızdan mümkün görünmüyor. Bu gündemleştirme, sınıf kavramını bir olay olarak düzlemin virtüelliğinin dinamizmi içinden değil, kavramı düzlemle özdeşleştirerek ve mutlaklaştırarak yaşama aşkın bir ahlak olarak dayatmayı ifade ediyor. Bu tür bir okuma, materyalizm adına tam bir idealizmin savunulmasıdır: Kavramın mutlaklığı üzerinden yaşamı dondurarak okumak… Oysa kavramı, yaşamın içindeki içkin farklanması ve sınıf bileşimindeki değişimi üzerinden yeniden okumak gerekiyor. Gezi devrimi, bir olumlama ve “ifade”nin etik politiğine içkin sınıf ve sınıfsallık sorunsalını yeniden düşünmek ve kurmak açısından bir olay ve olanaktır. Ne var ki bir olumsuzlama nosyonu olan “temsil”in politiği içinden bakarak Gezi pratiğinde sınıf ve sınıfsallığın olmadığı üzerine bir okuma yapılmaktadır. Bu düzlem, olumsuzlamanın ahlakçı bakış açısıdır ve Gezi devriminin bir “Olay”, deneyimleme, yaşantılama pratiğinden daha çok, ilkesel bir eksiklik üzerinden “olgu”laştırılarak okunmasıdır. Gezi devrimi, başsız ve eksik olandır, dışarıdan bilinç ile nesneleştirilerek tamlaştırılmalıdır. Bu iki bakış açısı arasında antagonist bir fark vardır ve bu fark üzerinden yeni bir sol kurulmaktadır. Zapatistalardan başlayıp Seattle, Occupy, Mısır’a uzanan deneyimler ekseninde coğrafyamıza Gezi olayı olarak çarpan ve 21. yüzyılın sol dalgasının düzlemini oluşturan bu soldur. Bu solun ifadesi Gezi’dir ve burada ortak olanın kurucu gücü, duvarsız politik mekânlar olan çokluğun demokrasisi komünalist forumlardır.

Gezi parkında devrimin “bengi-oluş”u içinde 20 gün komün yaşadık. Bu bir kırılmadır. Bu kırılmanın farkına varmak için uzun sürecek bir düşünme pratiğinin içinden geçmemiz kaçınılmaz görülüyor. Bu makale bu düşünme pratiğinin küçük bir deneyimidir; teori üzerinden pratiğin okunması değil, pratiğin içinden teorinin okunmasıdır.

 

Ahlak, Özne ve Etik

Batı düşünme geleneğinin kadim kavramı “akıl”dır. Akıl, bedenin tanrıya en yakın yeteneğidir. Bu bağlamda teori, akıl gözü ile tanrıyla tefekkür etmek anlamına gelmektedir. Aşkınlık ve aşkınsallık düzlemi aklın hiyerarşisi üzerinden kurulmuştur. Aklın hiyerarşisi metafizik, teorik felsefedir. Yüklemler kavrama içkindir ve kavram nesnelliktir. Her şey analitikte keşiftir, apriori bilgidir ve kavramın aşkınlığında anlam kazanır. Kavramın toplumsal ve politik boyutu “ahlak”tır. Öz ve ölçü, ahlakın aşkınlığında ve temsilinde mutlak ve evrenseldir. Ahlak, insanın ve toplumun bedeninde ölçü ve özün hareketidir. Değerin ahlakı sermaye, biyo-politik üretim zamanında artı-değerdir ve tahakkümdür.

Ahlak, pratik ve bedensel olanı küçümser. Pratiğin sonlu, hareket, görüntü, değişim, başkalaşım, fark, ölçülemezlik, tekillik ve çokluk vb. nosyonları, ahlak açısından hiçliktir. Hiçlik, ahlakın mutlak, evrensel temsilinde ve ölçüsünde anlamdır. Bu bağlamda toplumsal pratikte politik ölçü ahlaktır ve ahlak “yapmanız gerekenler şunlardır” diyerek emreder. Ahlak tanrının aşkın yasaları, politik olan ise bu yasaların adaletidir.

Aristoteles pratik olanı üçe ayırır: ahlak, politika ve ereği olmayan teknoloji. Ahlak ve politika özgürlük alanını, ereği olmayan teknoloji alanı ise zorunluluk alanını ifade eder. Özgürlük, ereği hareketine içkin olan etkinliktir. Bu bağlamda ahlak ve politika, ereği harekete içkin bir özgürlük pratiğidir. Hareket, mutlağın durağanlığında ve hiyerarşisinde anlamdır.

Zorunluluk alanı, ereği dışarıdan gelen köleliliktir. Köleler bedensel bir pratiktir, insan olmayan konuşan makineleri, teknolojik aletleri ifade eder. Sermaye, üretim zamanında emeği ücretli emek biçimi altında sınıflaştırarak teknolojileştirmektir. Özgürlük alanının zenginliğini ve boş zamanı kuran aile, zorunluluk alanıdır, bir başka deyişle ekonomik alandır. Zorunluluk alanında özgürlük, bir başka deyişle ahlakın adaleti yoktur. Mülkün yasası öldürmek doğal haktır.

Zorunluluk alanı “aile”, “familia” kökünden gelmektedir. Efendinin mülküne bağlı kölelerin bütününü ifade etmektedir. Ekonomi kavramı ise ev ve yönetim anlamına gelen “oikos” ve yasa anlamına gelen “nomos” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu bağlamda zorunluluk alanı, üretim alanı olan ailenin yönetimidir. Dolayısıyla ekonomi politik, üretim zamanının mekânlaştırılarak ölçülmesi ve metalaştırılmasıdır.

Antik dönemin site devletlerinin yıkılıp imparatorluk dönemine geçtiğimizde önemli bir kırılma yaşanır. Antik şehir devletlerinin yurttaşları imparatorluğun tebaaları haline gelecektir. Bu koşullar altında temsilin ölçüsü ahlak ve politika, zorunluluk alanında işlemeye başlar. Yok sayılan zorunluluk alanı görünür kılınır. Ahlak ve politik olan artık sınıflar mücadelesi alanına girmiştir. Ereğine içkin erdem, erdemsizleştirilecektir. Politik olanın anlamı değişmiştir: Özgürlük alanını ifade eden politika ve ahlak, artık tahakküm ve sömürü alanını ifade etmektedir.

Bu kırılma, emek kavramını kurucu bir tarihsel söylem haline getirir. Bedenin tanrıya en yakın yeteneği akıl karşısında, bedenin insana en yakın yeteneği olan “emek” kavramı antagonist yerini alır. Ahlak, mülkiyetin üretim ilişkilerini; emek, ortak olanın üretici gücünü ifade etmeye başlar. Konuşan alet olarak köle, emek kavramıyla artık politik varlık olarak insana dönüşmüştür.

Bir soybilim olarak emek kavramıyla birlikte teorik felsefeden pratik felsefeye geçmiş bulunuyoruz. Temsil düzleminin kurucu söylemleri, akıl, “arkhe”, öz, töz, aşkınlık, hiyerarşi, tümel, bir, ölçü, mutlak, apriori evrensel, değişmez kesinlik, tanrı, ahlak ve mülkiyet düzlemine karşı, ifadenin kurucu kavramları emek, sonlu, hareket, içkinlik, başkalaşım, fark, tekillik, çokluk, etik ve ortak olan düzlemi antagonisttir. Temsilin düzlemi sınıflaştırma, ifadenin düzlemi ise sınıfsızlaştırma pratiğidir. Muhabbetimizin bu uğrağında ve sürekli aklımızda tutacağımız soruyu sorma noktasına gelmiş bulunuyoruz. Sınıf kavramı hangi düzlemde üretilecektir? Bir sınıf üretme ilişkisi, temsilin diyalektik düzleminde mi yoksa ifadenin sınıfsızlaşma düzleminde mi yer alır? Sınıf akılın hiyerarşisinde mi yoksa emeğin, bedenin içkin ifadesinde mi anlamdır?

 

Kant ve Hobbes

17. ve 18. yy. tanrının öldürüldüğü yüzyıllardır. Tanrının kelamı apriori ahlak, sorgulanmaya başlanmıştır. Evrensel iyilik ve kötülük bir nesnellik olarak apriori bilgi olmaktan çıkar. Apriori artık “özne” üzerinden kurulacaktır.

Kant, aklın hiyerarşisinin özne üzerinden yeniden kuruluşudur. Descartes, kuşkuya içkin düşünce üzerinden özneyi töz olarak kurarken, Kant özneyi koşul üzerinden sentetik apriori evrensel bilinç olarak kuracaktır. Artık öz ve görüntü yoktur; fenomenler vardır. Fenomenler, öznenin koşulu olan görünün formları apriori zaman ve mekân üzerinden deneyimleştirilerek bilinç olarak aşkınlaştırılacaktır. Nesnel apriori bilgi, öznenin koşulu sayesinde sentetik apriori bilince dönüşmüştür. Özne fenomenleri, nesneleştirmeye içkin evrensel bilinçte kurucu bir varlıktır. Aşkınlığın düzlemi aşkınsallık düzlemi olarak değişmiştir. Özne yargı bildiren bir mahkemedir. Yaşam ahlakın yasaları ile değil öznenin koşulları üzerinden hukuktur. Artık yalnızca “görev” değil, hak ve özgürlük vardır.

Kant, metafiziği ontolojik düşünmekten çıkartır ve modernizmin epistemolojisi üzerinden metafiziği bilimselleştirir. Kant metafizik adına ontolojik metafiziğe müdahaledir. Yaşam üç ana alana ayrılır: Zorunluluk, özgürlük ve estetik. Zorunluluk alanı aşkınsal öznenin evrensel barışını temsil eden birer mahkeme olan yetkili mercilerdir. Özgürlük alanı ise numen alanı dediğimiz ahlaki alandır. Bu alan bilinemez ve bilinç değil inanç alanıdır. Özgür irade bu alanda işler ve çalışır. Aşkın ahlak yapılması gerekenleri emrederken; aşkınsal ahlak evrensel bilince bağlı ilkedir ve özgür irade hangi ilkeye göre hareket etmeliyim sorusunu sorar. Ahlak kelamdan ilkeye geçmiş ve sekülerleşmiştir. Artık düşünce kuşkuculuk üzerinden değil, eleştiri üzerinden çalışacaktır. Kant’ta temsil, koşul haline gelen kurucu öznedir.

Modernist sol, Hegel’den önce Kantçı’dır ve sınıf kavramına Kant düzleminde bakar; sınıfı bir özne olarak değil bir fenomen olarak okur. Parti, sınıfı bir fenomen olarak nesneleştiren özne koşulunda sınıf bilincidir. Bu bağlamda bir koşul olan bilinç, kitle olan sınıfa parti aracılığıyla dışarıdan götürülür. Sosyalizm, parti-devlet özdeşliği üzerinden sınıfın politik bilinci olarak öznenin ve emeği ücretli emek altında sınıflaştırmaya devam ederek ilksel birikimin kuruluşudur. Modernist solun düzlemi budur ve Gezi devrimine de böyle bakar. Gezi’nin sınıfsallığı partinin özne koşuluna bağlıdır. Parti önderliğinde bir temsil yok ise Gezi’nin sınıfsallığı yoktur. Oysa Gezi’nin politik sınıfsallığı, pratiğin sınıfsızlaştırma kudretinde yatar. Her türlü sınıfsallığını reddetmiş parti kadrolarının yerini sınıfsallığını reddetmiş “olay” olarak politik pratik beden alır. Sınıfsallığını reddetmiş kadrolardan oluşan bilincin temsili öncü parti, komünistliğin ölçütü olmaktan çıkmış; komünistlik, tekilliklerin ifadesinde oluşan çokluğun demokrasisinde işleyen komünalizmin sınıfsızlaştırdığı bedensel pratiğin ortak düzlemine geçmiştir. Gezi kendini olumlayan fark ve komünalizmdir.

Hobbes, Kant’ın Kant öncesi egemenlik teorisinde işletilmesidir. Kant özneyi, aklın koşullarına dayalı bir deneyimin bilinci üzerinde kurarken; Hobbes özneyi, güç ve hak üzerinden kurar. Hobbes’ta evrensel iyilik ve kötülük yoktur. İyi ve kötüyü belirleyen “güç”tür. Güç hakkı belirler. Egemenlik doğal yasa ahlaka göre değil, doğal hak üzerinden okunacaktır. İnsan insanın kurdudur; hak, öldürme pratiği gücünden geliyorsa haktır ve tahakkümü talep eder. Egemenlik, gücün hakkıdır. İnsanlar, egemenlik gücü olan doğal haklarını sözleşme ile krala devrederler. Hobbes’ta temsil, sözleşmeyle doğal hakkın devredildiği kralın tüzel kişiliğinde devlettir. Barış, devletin temsilinde mümkündür. Komünizm, parti-devlet temsilinde sosyalizm içinden bir erek olarak kurulacaktır.

Temsilin demokrasisi sözleşmeyle hak devridir. Tüzük hak devrinin hukukudur ve demokratik merkeziyetçilik ile işler ve çalışır. Demokratik merkeziyetçilik, hakkın temsilin tekelinde toplanması; tekilliğin, ifadenin özgürlüğü ve çokluğun demokrasisi değil çoğunluğun azınlığı ötekileştirmesinin iktidarıdır. Modernist sol, burjuva egemenlik teorisinin içinden çıkamamıştır; sınıf kavramını burjuva egemenlik teorisi içinden okumaktadır. Gezi devrimi ise sınıf kavramını burjuva egemenlik teorisinin reddi üzerinden konuşturmaktır.

 

Nietzsche ve Marx

II. Dünya Savaşı’ndan sonra politik teori ve pratikte bir tıkanma yaşandı. Bu tıkanma konjonktürel değil stratejikti. Bugün yaşadığımız tıkanıklık önceki tıkanıklığın aşılmamış devamıdır. O dönemde Marx’ı özne parti koşulunda savunan Marksistler, bu tıkanıklığı günümüzdeki gibi göremediler. Görememenin ötesinde krizin aşılmasının önünde engel oldular. Bu tıkanıklığın aşılması için çaba sarf edenler, her türlü politik küfür ve linç girişimlerine uğrayarak bedel ödediler, buna rağmen arayışlarını direnişle devam ettirdiler.

Althusser “tarihin öznesi yoktur” çığlığıyla bu tıkanıklığa başkaldırdı. Bu çığlığı kimse anlamadı, kendisi de altında kaldı. Ama çığlık atılmıştı: “Özne” kavramı sorunsallaştırılmalıydı. Yapısalcılık da bu sorunu çözemedi. Özneyi eleştirirken bilim adına töze geri döndü. Öznenin yerine töz olan “yapı”yı yasa olarak koydu. Krize müdahale eden bu tür ilk arayışların çıkmaz sokaklara sapması doğaldı.

Heidegger’in Nietzsche okuması ve Nietzsche’nin Fransa’ya çarpması post-yapısalcı düzlemin kapısını açtı. Nietzsche kurucu bir özne anlayışının eleştirisiydi. Foucault üzerinden ifade edersek, özne kurucu olan değil kurulandı. Özneyi kuran güç istencidir ve kuvvetler ilişkisidir. Bu zemin her şeyi allak bullak etti.

Nietzsche, apriori bilgi ve öznenin koşuluna bağlı deneyimin evrensel bilincinin yerine kuvvetlerin güç istencine bağlı “söylem”i koydu. Tarih öz, töz ve özne okumasından çıktı ve kuvvetler hiyerarşisinin soybilimine dönüştü. Soybilim, kuvvetler hiyerarşisinin anlam ve değer ilişkisinin söylem üzerinden yapısökümüdür.

Kuvvetler iki biçimde ifade edilir: etkin kuvvetler ve tepkisel kuvvetler. Hegel’in olumladığı diyalektik Nietzsche’de olumsuzlanarak kurulur. Nietzsche’de diyalektik, tepkisel kuvvetlerin güç istencidir. Tepkisel kuvvetlerin diyalektiği, nihilizmdir. Nihilizm, etkin kuvvetlerin kendilerini olumladıkları olanakların elinden alınarak etkinsizleştirilmesi pratiğidir. Bu perspektif antagonizm teorisi üzerinden Marx’ı çağırır. Deleuze’ün “Nietzsche’yi Marx ile birlikte okudum” ifadesi tesadüf değildir. Deleuze’ün Marx ile tanışması Nietzsche üzerinden olmuştur. Sermaye ve ücretli emek iki yabancılaşmış sınıftır. Sermaye ve ücretli emek diyalektiği nihilist bir diyalektiktir. Bu diyalektikte sermaye haz ve tahakküm; ücretli emek ise keder ve hınçtır. Emek ise, toplumsal üretici güç olarak etkin kuvvettir. Tepkisel kuvvet olarak sermaye, üretim araçları üzerindeki mülkiyetiyle etkin kuvvet emeği güç olanaklarından yoksunlaştırır ve etkisizleştirir. Sermaye emeği, ücretli emek biçimi altında sınıflaştırarak yoksullaştırır. Bu bağlamda üretici güç, etkin kuvvet emek ile toplumsal ilişkileri mülkleştiren sermaye ve başta ücretli emek olmak üzere sermayenin bütün biyo-politik biçimleri arasındaki antagonist ilişki içine girmiş bulunuyoruz. Nietzsche antagonizmayı nihilist diyalektiğin içinden çıkarmıştır. Çelişki ve olumsuzlamaya dayanan çatışmadan farkını olumlayan bir çatışmaya geçmiş bulunuyoruz. Modernist sol, Gezi devriminde antagonizmayı ve sınıfsallığı, ücretli emeğin nihilist diyalektiğinde aramaktadır. Gezi’de nihilist bir diyalektik yoktur. Gezi devrimi emeğin kendi farkını olumlayan etkin üretici güçtür ve sermayenin diyalektiğinden politik olarak çıkmaktır.

 

Spinoza

Spinoza, ifade ve içkinlik düzlemini ortak olan üzerinden kuran bir etiktir. Günümüzün bir düşünürü olarak 17. yüzyılda yaşamıştır. Çağının genel zekâsının kavrayamadığı ve unutulan bir politik düşünürdür. Ahlakın doğal yasasının emri uyarınca görev üzerinden anlamlandırılan insanı, aynı dönemde Hobbes gibi Spinoza da yıkar. Doğal yasanın yerine kudrete dayalı doğal hakkı geçirir. Kudretten çıkan üç düşünür: Hobbes, Spinoza ve Nietzsche. Nietzsche, Marx ve komünizm üzerinden Spinoza’nın hatırlatılmasıdır.

Hobbes kudretten çıkmasına karşın, sözleşme üzerinden doğal hakkın temsile devredilmesini savunduğu için temsil üzerinden ahlakı yeniden kurmuştur. Doğal hak pozitif hukukta ortadan kalkar. Toplumsallık korkuyla kurulur. Temsilin egemenlik gücü öldürme hakkıdır. Hobbes’ta etik yoktur. Spinoza da ise doğal hak, tekilliğin ortak olanda kudretini artırma pratiği etiktir. Hobbes’ta olumsuzlanan doğal hak, Spinoza’da olumlanır. Etik, içkinlik düzleminin politiğidir.

Hegel anlamadığı bir yerden, Spinoza’yı hareketsizlik düzlemi olarak eleştirir. Hegel için hareket, tekilliklerin diyalektik üzerinden yabancılaşmasının pratiğidir. Bu yabancılaşma pratiğinin zorunluluğu, mutlak bilinçte ussallaşarak aşkınlaşır. Hegel’de Tin “kavram”dır ve kavramların fiziği diyalektik ile çalışır. Spinoza’nın metafiziğinde aşkın, aşkınsallık, temsil düzlemi yoktur; hareket, bilincin devinimi, kavramların fiziği diyalektik üzerinden işlemez. Spinoza’da hareket, duygular fiziği etiktir ve bedenlerin bileşimlerinin fikridir.

Spinoza’nın tözünün hareketi, sonsuz tekillik üretimidir. Tekillik temsilde değil, töz tekilliğin sonsuz etiğinde kavranır. Tekilliğin hareketi bedendir ve ifadedir. Tekilliği hiçbir aşkınlık temsil edemez. Tekilliğin kudreti ve hareketi, temsilin tahakkümü değil ortak olanın arzu üretimidir. Ortak olan tekilliğin sonsuz etik üretimi çokluk olduğu gibi, tekilliğin çokluk olarak sonsuz üretimi de ortak olandır. Tekillik, bir açımlanma olduğu gibi aynı zamanda bir içerimleme, bir kapsamadır. Bu bağlamda etiğin istenç gücü arzu, neşeye içkin ortak olanda kudret artırımıdır. Conatus, neşede ortak olanın kurucu çabasıdır.

Spinoza’nın metafiziğinde etik tamamen ortak olanın politik pratiğidir. Etik-politiğin dışında bir düzlem yoktur. Bu bağlamda komünizmin politiği, etik-politiktir; temsil değil ifadedir. Egemenlik tekilliğin çokluk üretiminde kudret artırımıdır ve doğal hak, komünalizme içkin etik-politiğin kuruluşudur. Gezi etiktir, tekilliğin ve ifadenin demokrasisi ve ortak olanın kolektifliğidir; ifadenin egemenliği çokluktur.

 

Sınıfın Temsili Sendikalar

Ezberimizde sınıfın iki temsili gücü vardır: parti ve sendikalar. Partilerin neden gücünü yitirdiğini yukarıdaki her satırda görebilirsiniz. Sorun sendikaların neden bittiğidir. Bunun nedenini açıklamak için sayfalarca yazılabilir, fakat biz konumuzla ilgili ama köklü bir boyutu ifade edeceğiz.

Sendikaların temel dinamiği ücret talebidir. Yeniden üretimin ihtiyacı için gerekli emek-zaman adına toplumsal artı-değerden pay almak, sendikaları üreten temel zemindir. Bu zemin kapitalizmin geldiği biyo-politik tahakküm aşamasında ortadan kalkmıştır.

Ücretli emek, zamanın mekânlaştırılarak ölçülmesidir. Proleterleşmenin ekonomi-politik özü budur. Proleterleşmenin politik boyutu ise fabrika mekânına dayalı grevlerdir. Kapitalizmin biyo-politik tahakkümünde proleterleşmenin politik mekânı, yani fabrikalar ortadan kaldırılmıştır. Emeğin ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılması devam ederken, emek politik olarak mekânsızlaştırılarak de-proleterleşme sürecine sokulmuştur. Bunun nedeni ücretli emeğin, ücreti, finanstan borç olarak talep etmesidir. Toplumsal fabrikanın patronu artık finanstır. Emeğin finanslaşması ve finanstan borç olarak ücret talep etmesi, ücretli emeği politik olarak mekânsızlaştırmakta ve de-proleterleştirmektedir. Gezi ve park forumları, politik olarak mekânsızlaştırılmış toplumsal üretici güç olarak emeğin duvarsız mekânlarıdır.

Artık sınıfın düzlemi, parti ve sendikaların temsilinden çıkmıştır. Sınıfsallığın düzlemi, artık ifade, tekilliğin demokrasi gücü çokluk ve ortak olanın kuruculuğu etiktir. Çokluğun gücü, ifadesi ve duvarsız mekânları olan Gezi ve forumlar, dünyanın her yerinden gelen küresel direnişin sesidir: ORTAK OLANIN KURUCU GÜCÜYLE BÜTÜN TOPLUMSAL İLİŞKİLERİ İŞGAL ET! BİZİM OLAN HER ŞEYİ İSTİYORUZ!