Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Otonomist Marksizm
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 2933
Yazdır

İtalyan yoldaşlarımızın Gezi süreci üzerine sorularını yanıtladık...

 

İstanbul’daki hareket bir parkın savunulması ile başladı, ama kısa sürede genel sorular ortaya çıkardı. Hareket nasıl başladı? Özellikle hareketin soykütüğünü öğrenmek istiyoruz: önceki mücadeleler ve hareketlenmeler, yeni olan öğeler, katılım biçimleri vs. Bu hareket, önceki direniş biçimlerinin yeniden bileşiminin bir alanını mı, yoksa her şeyden önce politik eylemin yepyeni bir alanını mı ifade ediyor?

 

 

Otonom: Bu sorunuza kapsamlı bir yanıt vermek istiyoruz. Öncelikle sorunuz gibi, yanıtı da iki kısma ayırmamız gerekiyor. İlk olarak, sorunun anlaşılması için soruyu aşan bir soykütük çalışmasına girişmek gerekiyor. Çünkü bugünün kurucu güçlerinin bileşimi üzerine bir düşünme, geçmişin kurucu güçleri üzerine tarihsel-politik bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Böyle bir soykütüğü üç başlık altında toparlayabiliriz: Osmanlı mirası ve Cumhuriyet’in kuruluşu; 2002 ile başlayan AKP iktidarı ve 2013 1 Mayıs’ıyla yeniden başlayan Taksim yasağı. İkinci olarak ise, bu soykütük temelinde, sorunuzda ifade ettiğiniz gibi, hareketin direniş biçimlerinin yeniden bileşiminin bir alanı mı olduğuna ya da daha ziyade politik eylemin yepyeni bir alanını mı açtığına bakmamız gerekecek.

Öncelikle, Osmanlı’nın son dönemi ve I. Dünya Savaşı’nın gerek günümüz Türkiye’sinin gerekse Kuzey Afrika ve Ortadoğu İslam ülkelerindeki gelişmelerin anlaşılması açısından çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki son gelişmeler, I. Dünya Savaşı’ndan gelen bastırılmış sorunların kendi özgünlüklerinde açığa çıkışıdır.

Osmanlı’nın son dönemi, modernleşme ve ulus devlet biçiminin oluşum dinamiklerinin gerilimlerini taşır. Konunun anlaşılması açısından vurgulamak gerekirse, İslam ülkeleri içinde Türkiye’nin modernleşme, ulus devlet ve laiklik gerilimlerini yarı içkin bir şekilde yaşayan tek İslam ülkesi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Osmanlı’nın son dönemini anayasal monarşinin kuruluşunu ifade eden 1908-1909 II. Meşrutiyet üzerinden düşünebiliriz. II. Meşrutiyet süreci, iç ve dış gelişmelere bağlı olarak Osmanlı’nın emperyal gücünü yitirdiği ve yeni kurucu süreçlere gebe olduğu bir dönemdir. II. Meşrutiyet’in iki tarafı vardır. Birincisi Abdülhamit, ikincisi ise İttihat ve Terakki hareketidir. Her iki hareket de Osmanlı’nın krizinin aşma çabası içindeki kurucu güçlerdir. Abdülhamit, Osmanlı’nın emperyal sınırları üzerinden düşünmeyi terk etmiş, Osmanlı’yı İslamlaştırabileceği sınırlar içinde yeniden tesis etmek istemiştir. Anadolu ve Ortadoğu’yu İslamlaştırmayı hedeflemiştir. Abdülhamit’in dayandığı güçler, İslami temelde hareket eden Türkler, Araplar ve Kürtlerdir. Nitekim başta Ermeniler olmak üzere gayri Müslimlerin tasfiye tarihi Abdülhamit’le başlar. Bu süreçte İslami temelle hareket eden Kürt egemenleri, Ermenilerin tasfiye edilmesinde politik ve askeri bir güçtür. Bundan dolayı, Kürt egemenleri İslam ve İmparatorluğun rantı üzerinden Osmanlı egemen güçleri ile ittifak içinde yer almıştır.

İttihat ve Terakki ise moderniteye dayalı emperyal bir siyasetin taşıyıcısı olarak 1908-1909 devrimini üstlenmiştir. 1908 devrimi bu toprakların modern anlamda ilk devrimidir. Başka bir deyişle, Osmanlı içinde yaşayan her kesimi kapsayan ve herkesin kendisini ifade ettiği bir burjuva devrimidir. Devrimin yürüyüşünde Ermenice, Türkçe, Rumca ve Arapça “Yaşasın Özgürlük!” pankartları taşınmıştır. 1908’in ruhu dinsel değil Abdülhamit diktatörlüğüne karşı özgürlüktür. 1908 Osmanlı’nın 1789’udur. Fakat herhangi bir ulusa dayanmayan Osmanlıcılık üzerinden kurulmuştur.

Dinamiklerine gelince, Osmanlı’dan gelen devşirme geleneğine bağlı olarak, 1908 devrimi modern aydın, gençlik ve ordu güçlerine dayanır. Kapitalizmin gelişme dinamiğine dayanan ne bir sınıf hareketi ne feodaliteye karşı bir köylü isyanları tarihi vardır. Toplum, ulus bilinci taşımaz, tamamen dinsel bir taban oluşturur. Oysa ordu, gençlik ve aydın geleneği moderndir ve burjuvaziyi politik olarak temsil eder. Toplumu Abdülhamit; ordu, aydın ve gençliği İttihat ve Terakki temsil eder. Abdülhamit ve İttihat arasındaki bu fark, kapitalizmin gelişim dönemlerine bağlı olarak değişik biçimlerde katmanlaşarak günümüze kadar bir gerilim olarak taşınmıştır.

Balkan Savaşları’yla birlikte gerek Abdülhamit gerekse İttihatçıların Osmanlıcılık söylemi parçalandı. Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ile birlikte bu söylem tamamen iflas etti. Yeni bir söylemin kuruculuğuna ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı emperyal devletten ulus devlet paradigmasına geçiş karşılayacaktı.

Ancak Osmanlı topraklarında Balkan ülkeleri hariç ve özellikle İslam ülkelerinde, ulus devlet paradigmasının hiçbir anlamı yoktu. Egemenlik, İslam’ın birliği halifelik üzerinden düşünülüyordu. Ulus devlet bir tahayyül olarak bile çok uzaktı. Arap ülkelerindeki ulusal sınırlar, meşhur deyişle, adeta cetvelle çizilmiştir. Bu bağlamda Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Türkiye’de uluslaşma hareketleri toplumsal konsensüse bağlı değildir ve devrimci-demokratik yanı yoktur. Ulus devlet yaklaşımı, yukarıdan aşağıya doğru emperyalist ve egemen güçlerin toplum mühendisliği ile bu coğrafyaya dayatılmıştır. Bu coğrafya ulus devlet egemenlik biçimini sindirememiştir. Bu saptama günümüzde Türkiye ve İslam ülkelerinde gelişen hareketleri anlamada önemlidir. Türkiye dâhil bütün İslam ülkelerinde egemenlik orduya dayalıdır. Bu coğrafyada en güçlü politik güç ordudur.

1923, tüm bu gerilimlerin içinden doğmuştur. Cumhuriyet’in kuruluşu Kemalistlerin iddia ettiği gibi, bildiğimiz anlamda bir anti-emperyalist savaş değil, I. Dünya Savaşı’nın bu topraklardaki devamının bir sonucudur. Birinci Cumhuriyet, 1923’tür. Ulus devlet, kapitalizmin içinde kalacağının anlaşmasıyla emperyalist güçler ile ittifakını kurmuş ve iç nedenlere dayalı üç temel tehdide karşı kurulmuştur. Birincisi Abdülhamit geleneği ekseninde, halifeliğe bağlı İslam’ın politik gücü, ikincisi Kürt halkının varlığı, üçüncüsü ise Ekim Devrimi ve Komünist hareket. Birinci Cumhuriyet, bütün askeri ve siyasi dinamikleri tek parti ve tek düzenli ordu altına alarak bütün kurucu demokratik güçleri kontrol etmiş, direnenleri tasfiye etmiştir. 1923 kurucu kadrolarının hemen hemen hepsi ordudan gelmedir. Türkiye’de modernite ve ulus-devletin kuruluşu orduya ve zorbalığa dayalı tam bir siyasal gericiliktir.

1923 Halifeliği kaldırmış ve İslam ülkelerinin birliğini dağıtmıştır. Arap ülkelerinin tamamı siyasal birlikten çıkmıştır. Müslüman Kardeşler örgütü, bu dağılmaya bir alternatif olarak kurulmuştur. Müslüman Kardeşler’i yaratan 1923’tür. Bir diğer dinamik olan Kürt egemen sınıfları Abdülhamit’ten gelen siyasal güçlerini yitirmişler ve Lozan Antlaşması’yla dört ülke sınırları içinde parçalanmışlardır. Üçüncü bir tehdit olarak komünist hareket acımasız bir şekilde tasfiye edilmiştir. Trajik olan, komünistlerin Bolşeviklerin sunduğu silahlarla katledilmiş olmasıdır. 1923’te kurulan ulus devletin resmi ideolojisi, Anadolu’nun Türkleştirilmesine ve devlet kontrolü altında İslamlaştırılmasına dayanır. Bu sebeple, gayri Müslimler tamamen tasfiye edilmiş, acımasız bir biçimde mallarına, mülklerine el konularak sürgün edilmişlerdir. Kürtler ise egemen güçler ilişkisinden dışlanarak kanlı bastırmalar ve acımasız bir asimilasyon politikası ile Türkleştirilmeye çalışılmıştır.

 

2002: AKP’nin İktidara Gelişi

AKP’nin iktidara gelişi, kapitalizmin egemenlik biçiminin emperyalizmden yeni bir egemenlik biçimi İmparatorluk’a dönüşümü ile doğrudan ilişkilidir. İmparatorlukla birlikte ulus devletlerin çözülüşünün İslam ülkelerine yansıması güç ilişkilerini yerinden oynatmıştır ve yeni güç ilişkilerinin oluşumuna neden olmuştur. I. Dünya Savaşı’yla üzeri örtülen bütün sorunlar, Irak Savaşı’yla açığa çıkmıştır. Emperyalizm döneminin egemenlik hiyerarşisi içinde kurulan bütün ulus devletler İmparatorluğun biyo-politik tahakkümü ile uyumlulaşmaya zorlanmıştır. Bu bizim açımızdan Üçüncü Dünya Savaşı’dır. III. Dünya Savaşı, İmparatorluğun başta İslam ülkeleri olmak üzere tüm ulus devletlere açtığı bir savaştır. Türkiye’deki, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’daki gelişmeler emperyalist dönemin hiyerarşisi ile çalışan egemen güçlerin tasfiyesi ve yerine emperyal ağ sistemine uygun şirket devletlerin ve yeni güç ilişkilerinin kuruluşudur. Bu bağlamda AKP III. Dünya Savaşı’nın bölgedeki kurucu gücü olarak iktidara taşınmıştır. Kapitalizmin biyo-politik tahakkümü, gerçek tahakkümü tasfiye etmektedir. Bu durumun Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin özgünlüğünde nasıl şekil aldığı, başlı başına ayrı bir çalışmanın konusudur. Bugüne kadar İmparatorluğun kuruluşu Batı üzerinden düşünülmüş, fakat Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da İmparatorluğun kuruluşu boşlukta bırakılmıştır.

AKP, biyo-politik tahakkümle çalışan kapitalizmin egemenlik biçimi İmparatorluk ile organik bir bağın kuruluşudur. Bu aynı zamanda İslam’ın Protestanlaştırılması sürecidir. İslam’ın Protestanlaşmasını ilk üstlenen AKP’dir. Bu Protestanlaşmanın anlamı, İslam ile para, İslam ile kapitalizmin uzlaştırılmasıdır ve bütün dinamiklerin İmparatorluğun biyo-politik gücüne dönüştürülmesidir. Arap ülkelerindeki gelişmelerin başlangıcı AKP’nin iktidara getirilişi ile başlatılmıştır. Şöyle bir soyutlamayla durumu netleştirebiliriz: AKP bütün İslam ülkelerinde İslam’ın Protestanlaştırılmasının Truva atıdır; İmparatorluğun bütün İslam ülkelerini kapitalizmin biyo-politik tahakküm sürecine entegre etmesinin küresel gücüdür ve bunu yeni Osmanlıcılık üzerinden yapmaktadır.

AKP stratejisi ordunun siyasal gücünü tasfiye etmek ve devletleşmekti. Buna bağlı olarak AKP, başta ordu olmak üzere ulus devlet egemen güçlerini AB’ye dayanarak tasfiye etti. Birinci Cumhuriyet’in güç ilişkileri tasfiye edilmeden İkinci Cumhuriyet kurulamazdı. AKP birinci aşamada bunu tamamladı. Hükümetini iktidara çevirdi. Bu süreçte Birinci Cumhuriyet’in söylemi şeriata karşı laiklikti. AKP’nin karşı söylemi ise orduya karşı demokrasi söylemi oldu. Birinci Cumhuriyet’in kurucu ve koruyucu gücü ordunun politik vesayeti ortadan kaldırıldıktan sonra, Türkiye’nin siyasi tarihinden gelen güçler açığa çıkmaya başladı. Buradaki en önemli güç, Kürt siyasal hareketidir.

İçinden geçtiği tüm farklı aşamalardan sonra 1979’da PKK ile başlayan günümüz Kürt siyasal hareketi, ne İslami temele ne de ulusların kendi kaderini tayin hakkına bağlı moderniteye dayanmaktadır. PKK, soldur, devrimci geleneğin içinden gelmektedir ve ilginç bir dinamiğe sahiptir. İçinde anarşizmden milliyetçiliğe kadar tüm renkleri görebilirsiniz. Öcalan’ın yazılarına ve düşüncelerine baktığımızda Negrici bir damarın olduğunu görmek mümkündür. Dünyanın yerlileri olarak ulus devleti savunmayan ulusal bir harekettir.

AKP, Kürt siyasal hareketini İkinci Cumhuriyet’in bir dinamiği haline getirmeden İmparatorluğun Ortadoğu’daki küresel güç aktörlerinden biri olma imkânına sahip değildir. Bunu gören AKP, Kürt hareketiyle bir müzakere süreci başlatmıştır. Şimdi AKP devlet partisidir ve bir polis devletidir.

 

Taksim’in Yeniden Yasaklanması ve Sol

Bu noktada solun tarihini kısaca özetlememiz gerekiyor. Bizim topraklarımızda direnişlere dayalı bir siyasal birikim geleneği yoktur. Bu geleneği bozan, yalnızca Kürt siyasal hareketidir. Direnişlere dayalı bir siyasal kazanım örneği, Kürt siyasal hareketidir. Soldaki direnişler, toplumsal bir kazanıma dönüşememiştir. Sol tarihini Birinci Cumhuriyet’le başlatır. Kökü anti-emperyalizm ve siyasal bağımsızlıktır. Bu, günümüze kadar devam etmiştir. Solu kuran ikinci söylem 1970’den 12 Eylül 1980’e kadarki süreçte, anti-faşizmdir. Bu iki söylemin dışında sol, kurucu yeni bir söylem yaratamamıştır. Soldaki farklılıklar, 68 ile başlayan mücadele biçimindeki değişikliklerle sınırlıdır. 68 ile birlikte silahlı mücadele ve buna bağlı örgütlenme anlayışları solun yapısını değiştirmiştir. 12 Eylül 1980’le birlikte sol çok ciddi bir darbe yemiştir ve hâlâ kendisini toparlayabilmiş değildir. Bunun nedeni, yalnızca baskı değil, neredeyse yüzyıl öncesinin paradigması içinde kendini kurmasıdır. Öyleyse solu kuran iki temel söylemden bahsedebiliriz: anti-emperyalizm ve anti-faşizm. Bu anlamda sol, anti-kapitalist bir politik kültüre sahip değildir. Bundan dolayı genel olarak sol, AKP karşısında hâlâ anti-emperyalizm bağlamında Birinci Cumhuriyet’i savunan bir dinamiğe sahiptir. Emperyalizm döneminin söylemi olan ulusal bağımsızlık, şeriata karşı laiklik ve modernite içinden konuşmaktadır. İmparatorluk altında kapitalizmi okuyamamaktadır. Hâlâ Fordist dönemin geleneklerine bağlıdır. Klasik bir sol mücadele geleneği ile 2013 1 Mayıs’ına gelindi. 1977 1 Mayıs katliamından beri Taksim, sola yasaklanmıştı. 2010 ve 2011’de Taksim, öncesinde verilen üç yıllık mücadeleler sonucunda kazanıldı. 2013’te tekrar yasaklandı. Sol açısından bu durum, AKP’ye karşı çok ciddi bir birikime neden oldu. Gezi direnişinde solu harekete geçiren dinamik, bağlı olduğu geleneksel paradigma olmasına rağmen, harekete geçen tüm güçlerin öz-yaratımı olan bu öznesiz ve temsilsiz direniş, solun anti-kapitalizmle tanışmasına ve kendi paradigmasının duvarlarına çarpmasına neden olmuştur. Devam eden süreç, anti-kapitalist bir politik birikimin oluşturulmasının olanakları açısından bakıldığında, solun tarihinde kesinlikle bir milat olarak anılacaktır.

Gezi direnişi, İkinci Cumhuriyet’le birlikte yalnızca geleneksel sol gibi tarihsel dinamikleri değil, oluşum halindeki bütün yeni kurucu güçleri de harekete geçiren bir olaydır. Yeni bir anayasa ve demokratikleşme sürecini zorlamaya çalışan Kürtlerden Birinci Cumhuriyet’in ulusalcılığını üstlenmiş olan politik temsiliyetlere, tüm tarihi boyunca devlet tarafından zulmedilen ve değersizleştirilen tarihsel devrimci soldan, anti-kapitalist Müslümanlara, maddi olmayan emekçilerden bedeninin onuru için mücadele için LGBT bireylerine, taraftar gruplarından çevre ve şehir örgütlenmelerine ve bir sürü isimsiz kahramana uzanan bu kudretler çeşitliliği, direnişte bedenleşen bir ortak olan yarattı: yeni bir politik düzlemin virtüelliği. Buradaki en önemli nokta, eski politik düzlemin yeterli olmadığı, bu düzlem içinde sorunların çözülemeyeceğinin farkındalığına eşlik eden, yeni bir politik düzlem arayışıdır. Temsiller ve ittifaklardan, çıkarlardan bahseden bir politik düzlemin sorunsallaştırılmasıdır. İfadenin, tekilliklerin, farkların çokluk temelindeki bir demokrasi arayışıdır. Bu bağlamda, mevcut bütün güçlerin kendilerini yeniden gözden geçireceği kaçınılmaz bir durumla karşı karşıyayız. Bu düzlemde Gezi dünyalılaşmıştır. İmparatorluğa karşı küresel direnişlerin bir parçası olması, dünyanın başka yerlerindeki hareketlerle aynı sorunları gündemleştirmesiyle değil, türlü sorunların nasıl bir politik düzlemde çözüleceğinin bir arayışını ifade ediyor olmasıyla ilgilidir. Yine de bu politik düzlemin ne olduğu henüz bilinmemekte ve üzerine düşünülmektedir. Kendi dilimizce özetlersek, bizce bu temsile karşı ifadenin politik bir kuruluşudur. Kapitalizm politik bir muhalefet olarak ifadeyi nasıl özneleştireceğini, sol ve var olan diğer bütün muhalif temsiliyetler ise bu ifadeyi nasıl kurumsallaştıracağını ve politik bir güce dönüştürebileceğini henüz bilememektedir. Hiç kimse böyle bir isyanı beklemiyordu, fakat oldu. Bir çevre hareketi olarak başlayan Gezi, kapitalizmin biyo-politik tahakkümüne karşı bir isyana dönüştü. İlk defa eylem, dünyalılığını hissetti. Gezi, demokrasi kavramını moderniteden kopardı.

 

 Hareketin bileşimi nedir? Özellikle hareketin bileşimi ile sınıf bileşimi arasındaki ilişki ile ilgileniyoruz. Bu bağlamda, toplumsal cinsiyetin, nesil ve ırkın rolü nedir?

 

O: Gezi direnişinde Fordist emek biçimleri ile post-Fordist emek biçimleri, aynı sorun etrafında mücadele eden eşit özneler olarak ilk defa yan yana gelmiştir. Gezi’yi anlamak, kapitalizmin biyo-politik tahakkümünü anlamak ile mümkündür. Fordist emek biçimleri ve özellikle bu emek biçiminin kurumları sendikalar, toplumsal bir güce sahip olmasa da sol içinde geleneksel bir ağırlığa sahiptir. Toplumun diğer muhalif güçlerini açığa çıkarmada bir etkinlikleri yoktur. Ciddi bir kriz içindedirler. Biyo-politik tahakkümün emek biçimlerini hâlâ küçük burjuva ya da orta sınıf olarak algılamaktadırlar. Sermayenin yaşamı metalaştırdığı ve rantlaştırdığı ilişkiler içinde emeğin sınıflaştırılmasını görememektedirler. Gezi ise tam da biyo-politik tahakküm içinde sınıflaştırılan çoklu emek biçimlerini politik olarak görünür kılmıştır. Zamanın mekânlaştırılarak ölçüldüğü Fordist dönemin emek biçimlerinden farklı olarak, mekânlaştırılarak ölçülemeyen zamanın metalaştırılmasının üretiminde yer alan bu emek biçimleri, Gezi bileşenleri içinde daha önceden görülmemiş bir ağırlık oluşturuyorlardı. Ama mücadelenin bileşiminde post-Fordist emek biçimlerinin bu ağırlığı, özgül bir ekonomik arka planın ya da ekonomik talebin ağırlığından ziyade, bir bütün olarak hayatın rantlaştırılarak ve metalaştırılarak onursuzlaştırılmasına karşı itirazın ölçülemez politik ağırlığı olarak hissedildi. Başka bir deyişle Gezi, kapitalizmin biyo-politik tahakkümü karşısında, bedenin ve duygulanımın onurunun en önemli anti-kapitalist politik güç olduğunu gösterdi. Direnişimizi, bir talep ya da çıkar hareketinden ziyade bir ifade hareketi yapan en önemli niteliği bizce buydu. Mücadele, temsiller ve çıkarlar arası rekabetin diyalektiğinden çıktı. Bu temsillerin ve çıkarların, tekilliklerin kendilerini özgürce ifadelerinin ve ortak olanı arayışlarının önüne koyduğu bütün engeller aşıldı. İlk sorgulanan, devletin ve paranın egemenliği oldu. Her şey, şehrin merkezinde devlet ve sermayenin mülkiyeti altında olmayan tek ortak alan olarak kalan parkın devletin aracılığıyla metalaştırılması ve rantlaştırılmasına isyanla başladı. Ortak olanın onuruna sahip çıkıldı. Bedeni yapabileceklerinden, tekillikleri ifadelerinden, toplumsal emeği ortak olanından ayıran devletin ve paranın temsili reddedildi. Devletin ve paranın, bedeni ve duygulanımları bireyselleştirerek, ortak olanı ise metalaştırarak ölçme ve temsil etme gücü sarsıldı. Polisin acımasız şiddeti karşısında gösterilen direniş, bunun en güçlü ifadelerinden biriydi. Yaşanan yalnızca diyalektik bir şiddet sarmalı değildi. Her şeyin ötesinde sokağa çıkmak, bireyleştirilerek kudretsizleştirilmeyi reddetmenin ve ortak olanı arzulamanın bir ifadesiydi. Biyo-iktidarın tahakkümü altında bedenin yapabileceklerinden ve ifadesinden koparılmasına ve onursuzlaştırılmasına isyanın yataylığı, post-Fordist üretim koşulları içinde çokluğun genel zekâsının ulaştığı düzeyin adeta cisimleşmiş bir haliydi.

Çokluğun politik kudretinde, en çarpıcı olarak temsilden ifadeye geçişle ayırt edilen bu artış, aynı zamanda yeni bir politik bileşimin olanaklarını yarattı. Daha önce yan yana gelmesi bile tahayyül edilemeyecek, birbirlerine yabancı ve hatta düşman bedenler, mücadelenin bedeninde kardeşleştiler. Anti-kapitalist Müslümanlar sokaktaydı. AKP'nin İslam üzerinde kurduğu temsil tekeline isyan ettiler. İslam'ın protestanlaştırılması ve ticarileştirilmesine karşı, İslam’ın ortak bir yaşam ve direniş etiği olarak da yaşanabileceğini gösterdiler. Yapılacak olan üçüncü köprüye Yavuz Selim’in adının verilmesiyle ilgili tartışmaların ortasında, Aleviler de sokaklara çıktı ve yüzyıllardır vermekte oldukları onur mücadelesinde bu sefer yanız kalmadılar. Bu topraklarda devletin kardeşleri düşmanlaştırmak için kullandığı laik-muhafazakâr, Sünni-Alevi gibi bütün karşıtlıklara, tekillikler direnişi kardeşleştirmekle yanıt verdiler. Özellikle Gezi Parkı’nın boşaltılmasından sonra, çeşitli gruplar kendi gündemleriyle sokaklara çıktıklarında, öncesinde bu gündemlere karşı çıkan, bu sorunlar karşısında çekinceli ya da tamamen ilgisiz kalan insanlardan oluşan kalabalıklarla buluşabildiler. Ramazan’ın ilk günü, lüks otellerde verilen iftar yemeklerine inat, Taksim’de inanan inanmayan binlerce insanın katılımıyla kurulan yeryüzü sofrası, direniş dualarıyla açıldı ve bu sofralar kısa sürede komünleşme alanlarına dönüştü. LGBT bireyleri de sokaktaydı. Cinsiyetin ve cinsiyetçi bütün tahayyüllerin kurduğu temsillere karşı, bedenlerinin onuruna sahip çıkarak direndiler. Kendi mücadele deneyimlerinden süzdükleri “Aşk örgütlenmektir” sloganını direnişin en güçlü ifadelerinden biri haline getirdiler. Medyatize olmuş gençlik, devlet baba tarafından “kandırılabilecek çocuklar” olarak temsil edilmeyi, genel zekâsına ve bedeninin yapabileceklerine bir hakaret olarak kabul etti. Direnişindeki ciddiyeti, kudretine sahip çıkmanın neşesinden geliyordu. Bu yüzden en etkili mizah, barikatlarda verilen militanca savaşın içinde üretildi. Yıllar yılı sokakların afyonu olarak görülen futbol taraftarlığı, özellikle Beşiktaş taraftar grubu ÇARŞI'nın bitmek bilmeyen coşkusu ve enerjisiyle, direnişin en önemli gücü olarak ortaya çıktı. Takımlarının şirketleştirilmesine ve tribünlerden dışlanmalarına karşı verdikleri onur savaşını, Gezi direnişinde devam ettirdiler.

Bu toplumsal ve politik yeniden bileşim içinde yeni bir tahayyülün kolektif inşası boyunca en tartışmalı konulardan biri, parkta ve sokakta Türk bayrakları ile PKK bayrağının, Atatürk ile Öcalan posterlerinin yan yanalığıydı. Birinci ve İkinci Cumhuriyet'in egemen güçleri arasındaki savaşta değerlendirilmeye ve onun bir parçası haline getirilmeye çok açık olan bu durum karşısında, başta Kürt siyasal hareketi olmak üzere herkes temkinliydi. Fakat Kürt hareketi şunun çok iyi farkındaydı. Yürütülmeye çalışılan barış ve çözüm sürecinin ruhu, temsiller arasında yürütülen görüşmelerden daha çok, Gezi Parkı’ndaki hayatta, Lice’de öldürülen Kürt genci için tüm Gezi direnişçilerinin birlikte örgütlediği o unutulmayacak eylemde yatıyordu. Kürt sorunu ancak Gezi ruhunun kurduğu politik düzlemde çözülebilirdi.

Gezi direnişinde tekilliklerin ifadesi, kendileri için ölçülüp biçilmiş ve uygun görülmüş bütün temsilleri yıktı. Temsillerin tekilliklerin akışına, kesişmesine, bileşmesine koyduğu bütün sınırların ortadan kalkmasıyla, şimdi tekillikler kimliklerinin ya da özgül yaşam biçimlerinin ötesinde, hayatın ve ortak olanın onuruna sahip çıktıkları yeni bir etik-politikanın inşasını başlattılar. Temsili sistemin ancak hukuki bir karşılıklı tanıma ilişkisi olarak tahayyül edebildiği demokrasi, yaşama içkin bir etik-politikaya dönüşmekte. Onurlu başlangıcımız, geçmişin bütün acılarını hayatın ortak acısı olarak sahiplenmek oldu. İktidar ve egemen temsiller tarafından ötekileştirilen, değersizleştirilen ve itibarsızlaştırılan bütün hayatların itibarı şimdi iade ediliyor. Gezi Parkı önceden Ermeni mezarlığıydı. Şimdi ise Gezi Parkı’ndaki her bir ağaç, mezarına bile tahammül edilemeyen bir Ermeni, 1977 1 Mayıs’ında Taksim’de öldürülen bir devrimci, Roboski’de katledilen, katili bir türlü ortaya çıkarılmayan bir Kürt, direnişimizde kaybettiğimiz bir can. Bu daha başlangıç, mücadelemiz devam ediyor…

 

Pek çok yorumcu bir orta sınıf isyanından bahsediyor. Oysa orta sınıfın “downgrading” sürecini yaşıyoruz, yani önceki orta sınıfın proleterleştirilmesi sürecini. Dolayısıyla orta sınıf, sınıf mücadelesi karşısında geleneksel politik aracılık rolünü kaybediyor. Sizin bağlamınızda ve hareketiniz içinde bu öğenin önemi nedir?

 

O: Gezi olayını bir orta sınıf isyanı olarak okumak, onu anlayamamaktır. Gezi, bütün toplumsal kesimleri içine alan genel zekâda bir değişim talep eden bir harekettir. Yeni bir virtüellik yaratan bir pratiktir.

Türkiye dolara en yüksek faiz veren ülkelerin başında gelmektedir ve küresel sermayenin aktığı ülkelerdendir. Türkiye güçlü bir orta sınıfa sahiptir. AKP ile, orta sınıf daha da güçlendirilmiştir. Orta sınıfta bir yoksullaşma yoktur. Yoksullaştırma finans ve borç ile derinleştirilmektedir. Fakat bundan kaynaklanan bir ekonomik kriz ve politik çıkış yoktur.

Farklı bir gerçeklik üzerine düşünerek sorunuza yanıt vermeye çalışacağız. Türkiye’nin tarihsel olarak bir orta sınıf ülkesi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Politik gelişmelerde orta sınıfın önemli bir yeri vardır. Bugün AKP’nin orta sınıfın tamamına hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye Ankara, İstanbul ve İzmir’den ibaret değildir. Anadolu kültürel olarak bu üç şehirden farklıdır. İstanbul’da oruç tutmadan yaşayabilirsiniz fakat Anadolu’da bu çok zordur. Orta sınıfın yaşam kültürü tamamen dinseldir, modern kültürle barışık değildir. Bu bağlamda orta sınıfın ideolojik karşılığı AKP’dir. Kemalizm orta sınıfın ideolojik duruşunu modernleştirememiştir. Türkiye’de yaşanan politik gelişmeler, sınıfsaldan ziyade ideolojik bir ağırlığa sahiptir. Bugün AKP bu durumu daha da derinleştirmektedir. Orta sınıf sola uzak durmaktadır. Sol da tarihi boyunca orta sınıfla ilişkilenememiştir.

Gezi olayları ve orta sınıf bağıntısı kurmaya çalışırsak şunu söyleyebiliriz. Abdülhamit ekseniyle güçlü bağları olan orta sınıf, 1923’teki kırılmadan AKP’ye kadar kalıcı temsiliyle buluşamamıştır. Değişik partilere orta sınıftan verilen destek tamamen geçici olmuştur. AKP ile birlikte ise orta sınıf gerçek temsiline kavuşmuştur. AKP iktidarı orta sınıfın tarihsel bloğudur. Temsil bağlamında ne sermayenin ne de emeğin tarihsel bloğu kurulamamıştır. Türkiye’de sermaye açısından siyasal blok devlettir. Türkiye’de sınıflarlara dayalı temsil sistemi oturmamış ve toplumsal konsensüs oluşturulamamıştır. Emek cephesi de politik olarak orta sınıftan kopamamıştır. Orta sınıf ile AKP arasındaki tarihsel bloğun kırılması tarihsel bir kriz ile mümkündür.

AKP iktidara geldiğinde demokrasi söylemini kullandı. Bundan dolayı, sol dâhil, liberallerden ve değişik çevrelerden destek aldı. CHP, Kemalist bir partidir ve toplumsal desteği %25’dir. MHP %15 civarında bir desteği olan faşist bir partidir. Bu iki parti de toplumsal talepleri içerecek bir siyaset üretememektedirler ve gelecekleri olmayan, geçmişten kalma siyasi oluşumlardır. AKP şu an için kendi dışından gelen destekleri yitirmiş bulunuyor. Salt kendi tabanıyla yalnız kalmış bulunuyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri, AKP’nin kendisinden olmayanları ekonomik, politik ve kültürel bütün alanlarda mülksüzleştirmesidir. Gezi, mülksüzleştirilen bu güçlerin bir tepkisi olarak da okunabilir. Orta sınıfın iktidara desteğini çekmesi bir yana, Gezi ile birlikte diğer politik güçler orta sınıfa desteğini çekmiştir. Provoke edici bir yanıt vermek gerekirse Gezi, Türkiye’nin orta sınıfına karşı bir isyandır ve başarısı orta sınıfı politik olarak parçalamasına bağlıdır. Bu bağlamda gelecek neyi gösterecek bilinmiyor.

 

Hareket ve (eski ya da yeni) sol arasındaki ilişki nedir? Temsil sistemi ile ilişkisi nedir?

 

O: Sovyetlerin yıkılması ve 12 Eylül darbesiyle birlikte sol, ciddi bir darbe almıştır. Bunun yanında sol, kapitalizmin gelmiş olduğu boyutu, yeni bir egemenlik biçiminin III. Dünya Savaşı ile kuruluşu yüzünden Türkiye, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanmakta olan değişim ve dönüşümleri okuyamamaktadır. Sol, kilitlenme halindedir ve bir uygarlık krizi içindedir. Fordizmin ve Üçüncü Enternasyonal’in solunu aşamamıştır. Sol bu krizini iki biçimde aşabilir: ya kendini reforme ederek, ya da yeni bir sol dalga içinden yeni bir sol yaratarak. Birincisi mümkün görünmemektedir. Solun kendisini reforme edebilme kudreti yoktur; tam bir muhafazakâr kilitlenme içindedir. Gezi direnişi ise ikinci durumdur. Yeni bir sol dalgadır. Gezi, bütün solu pratik bir zeminde yan yana getirmiştir.

Biz bu muhafazakâr sola modernist sol diyoruz. Modernist sol, Gezi’de büyük ve yüksek pankartlarıyla bulunmasına karşın bir etkiye sahip olamamıştır. Modernist solun öncülük ve temsil kibri kırılmıştır ve bir şaşkınlık içindedir.

Gezi olayı sola, “temsil”e karşı “ifade”yi, “tümel”e karşı “tekilliği”, “bir”e karşı “çokluğu” politik olarak tanıtmıştır. Eski söylemlerin ezberini bozmuş, yeni bir sol arayışının önünü açmıştır. Düne kadar “çokluk” ve “ortak olan” kavramları felsefi, anlaşılmaz kavramlarken, bugün somut politik bir karşılık, yaşamı anlamlandırmada yol açıcı kavramlar haline gelmektedir.

Spinoza, Deleuze, Negri, Holloway, otonomist Marksizm bu arayışlarda önemli anahtarlar olarak görünmektedir. Fakat bu gücün en zayıf yanı yine kendisinde bulunmaktadır. Bu kurucu paradigmalar, Türkiye’de hayattan ve politik kuruculuktan uzak entelektüel piyasanın tekelinde mülkleştirilmiştir. Politik ve örgütsel bir duyarlılığı değil bireyselliği meşrulaştırmakta ve bir elitizmin aristokratik hazzını tatmin etmektedir. Herkes Negri’yi konuşur, fakat Negri’yi politik olarak üstlenmekten uzaktır. Bu kurucu paradigmaların kurucu militanlığa ve bizim anladığımız türden bir Leninistliğe ihtiyacı vardır.

 

Hareketin krizdeki diğer mücadeleler ile ortak öğeleri ve farkları nelerdir? (Kuzey Afrika isyanları, İspanyol acampadas, Amerika Occupy hareketi, Brezilya’daki hareketlenme vs.) Sizce krizde bir ulusötesi mücadeleler döngüsünden bahsedilebilir mi?

 

O: Gezi direnişi, kendini sürekli yenileyebilme ve tüm iniş çıkışlar içinde isyankâr bedenleri geri çağırabilme gücünü ne mutlu ki hâlâ yitirmiş değil. Bunun en önemli nedeni, en başından beri özgül bir sorun ya da gündemle sınırlı kalmak ve etkinliğinde tepkisel olmak yerine, hiçbiri baştan öngörülmemiş olan türlü sorunların üzerinde ifade bulduğu yeni bir politik düzlem olarak varlığını sürdürmesi. Hareketin bir parkın savunulmasından başlayıp çok çeşitli genel sorular doğurması belki de en iyi, politik öznelliğin kuruluşunda, temsilin diyalektiğinden ifadenin antagonizmasına geçişle tanımlanabilecek böyle bir düzlem değişikliğiyle açıklanabilir. Dahası politik öznelliğin düzlemindeki bu değişiklik, direnişimizin yerliliğindeki dünyalılığının, tekilliklerinde yaşayan ortak olanın da bizce en önemli öğesini oluşturuyor. Bu yüzden Gezi direnişinin diğer küresel mücadelelerle yakınlıkları ve uzaklıklarını düşünürken, onun bu yönüyle akılda tutulmasının çok daha verimli olacağını düşünüyoruz.

Türkiye’deki Haziran isyanı ile dünyanın farklı yerlerindeki hareketler arasındaki gözle görülür bir farkın, aslında bunlar arasındaki derin bağlantıyı ortaya çıkarması, düşünmeyi kışkırtıcı bir paradoks oluşturuyor. Gezi direnişi, kıvılcımını belki bir parkın savunulması kadar spesifik olaylardan alsalar da ister Kuzey Afrika’da olduğu gibi diktatörlük rejimlerine isterse Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi küresel finansal krizin güçlü bir biçimde açığa çıkardığı siyasi temsil, sosyal adalet ve refah krizine karşı gelişen hareketler gibi, derhal doğrudan “anti-sistemik” bir harekete dönüşmedi. Elbette bu daha ilk bakışta Türkiye’ye özgü şu iki durumla açıklanabilir. Birincisi, burada yakın coğrafyamızda tanık olduğumuz türden acımasız bir diktatörlük rejimi mevcut değil ve türlü yönlerden etkinliğini yitirmiş olsa bile temsili demokrasi hem bir politik araç hem de politik kültür olarak işlevini sürdürmeye devam ediyor. İkinci olarak ise, 2008 finansal krizinin etkileri burada, en temelde kredi genişlemesinin henüz tıkanmamış olmasından dolayı, toplumsal bir patlamaya yol açacak bir şiddette hissedilmedi. Ancak tüm bunlardan yola çıkarak, Gezi direnişinin anti-sistemik ve anti-kapitalist bir harekete dönüşmesi için koşulların henüz olgunlaşmadığı gibi bir sonuca varmak, diyalektiğin erekselci bakış açısının bir versiyonundan başka bir şey olmayan ve modernizmin bu topraklardaki çokluğun zekâsını ve kudretlerini her zaman küçümsemiş olan oryantalizmini yeniden üretmekten başka bir şey olmayacaktır. Koşullar, içkin oldukları güç ilişkilerinin virtüelliğinin edimselleşmeleridir ve Gezi direnişi tam da bu virtüellikte bir değişim meydana getirmiştir. Gezi direnişi, çokluğun toplumsal bedeninin, el koyma, rantlaştırma, metalaştırma ve temsil etme yoluyla kendisinden ayrılmış olan kudretlerini yeniden temellük etme hareketidir. Bu yeniden temellük etme hareketi karşısında, biyo-iktidarın yönetebilme kapasitesi ciddi bir kriz içindedir. Bir el koyma ve yönetme gücü olarak kapitalist biyo-iktidar ile yaşamı üreten bir güç olarak çokluk arasındaki hiyerarşik güç dengesi kesin olarak bozulmuştur. Bizce hem dünyadaki hem de bu topraklardaki hareketlerin yaratmış olduğu krizin “sistemik” niteliği, çokluğun her nerede olursa olsun İmparatorluğun kendi topraklarında dayatmış olduğu güç ilişkileri bileşimi içinde daha fazla özneleşmeyi reddetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu küreselleşmiş olan reddin arkasında, Tahrir’den Puerto del Sol’a, Zuccoti’den Taksim'e çoklukların öz-belirlenime dayalı yeni bir güç bileşimini arzulaması yatıyor. Yine de çokluğun gücünü yeniden temellükü hareketinin, her coğrafyanın kendi özgünlüğüne bağlı olarak hiyerarşik güçler bileşiminin reforme olarak yeniden tesisine mi, yoksa yepyeni bir bileşimin kuruluşuna mı götüreceği henüz belirsiz.

Kendi örneğimizden yola çıkarsak, Gezi direnişinin seyrine ilişkin belirsizlikler dünya deneyimleri ile karşılaştırılabilmesi için elverişli bir zemin de sunuyor. Yeniden hatırlatacak olursak, Türkiye bir yandan, İkinci Cumhuriyet’in kuruluşunun bir parçası olarak, temsilin demokratikleştirilmesi sürecini ileriye taşıma hamlesi içinde. 1980 yapımı darbe anayasası yerine yeni bir anayasanın hazırlanması süreci AKP’nin geleneksel tabanının ötesinde ciddi bir toplumsal destek görüyor. Birinci Cumhuriyet’in resmi ideolojisinin bugüne kadar dışlamış olduğu Sünni Müslümanlardan Alevilere, Kürtlerden gayri Müslim yurttaşlara kadar bütün ötekiler, yeniden onursuzlaştırılmayacakları koşuluyla bu sürecin bir parçası olmayı arzuluyor. Tam da bu yüzden Gezi direnişinde temsili sistemin doğrudan reddinin, örneğin İspanya’da olduğu kadar güçlü bir biçimde vurgulandığını söyleyemeyiz. Ama Gezi direnişinde tüm kesimlerin sistem tarafından tanınmak ve çıkarlarını güvence altına almak için değil, hayatın onuruna sahip çıkmak için verdikleri ortak mücadeleden sonra, yeni anayasanın yazım sürecinin politik temsiliyetlerin ittifakı ve uzlaşmasına bağlı bir pazarlık sürecine indirgenemeyeceği görülmüş oldu. Bu onur mücadelesi devam ettiği oranda, demokratikleşme devletin değil hayatın demokratikleşmesine dönüşecek, barış süreci ise savaşın başka araçlarla devamı yerine yaşamın kardeşleşmesini getirecektir. Buradan bakıldığında, Gezi Parkı’nın boşaltılmasından sonra Türkiye’nin birçok şehrindeki yerel parklarda sürdürülen forumlar ve bu forumları dünya örneklerinde olduğu gibi meclislere dönüştürme yönündeki çabalar, demokrasi ve barışın etik-politik bir yaşam olarak örülmesi yönünde ölçülemez olanaklar barındırıyor.

Harekete içkin belirsizliklerden bir diğeri ise, bu gücün yeniden temellükü hareketinin paranın komutasına karşı genelleşmiş bir itiraza ve ortak olanı inşa etme ve kurumsallaştırma arzusuna dönüşüp dönüşmeyeceği. Daha önce de vurguladığımız gibi, Gezi özellikle Occupy hareketlerinde olduğu gibi borca, borcun kurduğu toplumsal ilişkilere bir isyan olarak başlamadı. Ama direniş boyunca gücünü yeniden temellükü ve ortak olanı kurma arzusunun önüne paranın ve işin koyduğu sınırları sürekli deldi. Gezi Parkı’nda 15 gün devam eden komün, mesai saatleri disiplininin parçalanması, parayla ulaşılan her şeyin parasızlaştırılmasının ötesinde, parayla asla ulaşılamayacak zenginliklerin elbirliğiyle üretimi sayesinde varlığını sürdürebildi. Adeta büyülü bir gerçeklik gibi yaşadığımız komünümüz şimdi artık yok. Ama para ve işin komutası karşısında ortak olanın kudretinin imgesi olarak yaşamına devam ediyor.

Hareketimize içkin belirsizlikleri onun dünyanın başka yerlerindeki hareketlerle bileşebilme kudretindeki bir artışın olanakları olarak okumaya çalıştık. Tahrir’den yükselen “Artık Korkmuyoruz”, Puerto del Sol’dan yankılanan “Sen beni temsil edemezsin” ya da Occupy hareketlerinin haykırdığı “Krizin Bedelini Biz Ödemeyeceğiz” sloganlarının keskinliği karşısında, Gezi direnişinin hiç kimsenin ama herkesin ortak olanı olan “Bu daha başlangıç, mücadele devam ediyor” haykırışı bizce tam da bu olanakları arama arzusunu dile getiriyor.

 

Hareketinizde ortak olanın önemi nedir? Hem politik dil hem de/ya da somut eylem ve amaç olarak? Mücadeleler ile kamusal olanın savunusu arasındaki ilişki nedir?

 

O: “Ortak olan” olan kavramı çok önemli bir kuruculuğu üstlenmiş görünüyor; dil olarak, eylem olarak ve amaç olarak. Gerek kuramsal, gerek örgütlenme ve mücadele biçimi açısından pek çok kilitlenmeleri açacak bir anahtar işlevini üstleneceği görülüyor. Bizleri arzuya, neşeye ve etkinliğe sürüklüyor. Ortak olan, çıkar, talep siyaseti üzerinden yürütülen Fordist mücadelelerden bizleri uzaklaştırıyor. Toplumsal ve siyasal olan ayrımını ortadan kaldıran, yaşamı bir beden olarak direniş gücüne dönüştüren içkin bir güç olarak karşımızda duruyor. Gezi direnişi “ortak olan” kavramının peşini bırakmamamızı bize söylüyor. Görünen o ki küresel direnişlerin kurumsallaşma ve istikrar kazanması “ortak olan”ların örgütlenmesinden geçiyor. “Olay” olarak “ortak olan”ın örgütlenmesi… komünizme içkin anti-kapitalizm… çokluğun politik bedeni ve gücü olarak ortak olan!..

Kamusal alanın ve olanın savunusu dönemi bizim ülkemizde bitti; artık bu söylemin bir karşılığı yok. Sosyal devlet savunusu bitti; yenildiğini bile söyleyemeyiz, çözülüp çöktü. Devlet şirketleşti. Türkiye’de sermayenin her yeri ve her şeyi metalaştırması artık onun bir yaşam biçimidir. Bu bağlamda Gezi, bir sosyal devlet savunusu, bir kamusal alan savunusu değil, ortak olanın kopuşu ve savunusudur. Ortak olan, sermayenin yaşam biçimine karşı emeğin yaşam biçimidir. Antagonizmanın politik tözü görülüyor. Bu bizi çok umutlandırıyor.

Röportajımızın son noktasını sizlere yoldaşça merhaba diyerek bitirmek isteriz!...

Yoldaşlar! Hayatın vicdanı ve onuru ve neşesi olan güzel insanlar!

Minicik bir devrimin içinden geçtik; iktidar olmayan, kendi iktidarına “hadi oradan lennn!” diyen bir hayatın içinden… Hayata saygıyı öğrendik. Ne özlemişiz bee! Ortak olanın erdemini… Sarıldık, tam bir dünyalıydık! Dünyanın yerlileri olarak unuttuğumuz ortak olanın erdemiyle hasret giderdik. Devrimin neşesiyle direnişin ağız dolusu kahkahasında dans ettik. Onurluyduk, aşkı ve devrimi hak ettik!

Ne de çokmuşuz! Ne kadar yalnızmışız… Neden bu kadar birbirimizi yalnız bırakmışız…

Ne güzelmiş çokluğun içinde birimiz, ikimiz, üçümüz ve binler olmak… Bencilliğin yalnızlığında ne kibirmişiz… Temsilsiz, bir özneye bağlı olmayan ifadenin, farkın çokluğunda kendini mütevazı bulmak ne güzelmiş. Meğer devrim kocaman bir dostlukmuş… Aşk, devrimin dostluğuymuş; öğrendik! Dostluğun aşkında refik, refika ve yoldaş olmak… Ne onurlu bir şeymiş devrimci olmak…

Kelamları “laf” yapmışız. Ağızdan kulaklara seslenmişiz. Meğer kelam gönülden konuşmakmış. Devrim gönülden gönüle konuşan muhabbetmiş. Buram buram hissettik. Tamız!... Eksikliğin iktidar istencinden tamlığın arzu istencine geçtik. Tahakkümde değil dostluk istencinde artık varız. Güç istenci bir iktidar istenci değil artık. Devrimin bir iktidar değişimi, bir olumsuzlama olmadığını; tam tersi, bütün dinamikleri içkin değişime uğratan genel zekânın kültürel aşkınlığı olduğunu öğrendik. Hiç kimse eskisi gibi değil; hiçbir şey eskisi gibi olmayacak artık.

Sizleri çok seviyoruz! Kavganız; onurumuz, neşemiz ve kudretimizdir. Bu topraklarda yoldaşınız olduğunu asla unutmayın. Burası sizin evinizdir, Kapımız kapınız, soframız sofranızdır.

Devrimci kahkahanın neşesiyle “her şeyi istiyoruz”!

 

Hoşçakalın

 

Ağustos 2013