Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Otonomist Marksizm
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 4520
Yazdır


[i]
Sercan Çalcı ile Hasan Aslan

 

“Hiyerarşi basitçe piramit biçimli değildir; patronun ofisi kulenin tepesinde olduğu kadar koridorun sonundadır.”

Deleuze ile Guattari

 

Intro

Kuleyi asansörle çıkan birisinin hiyerarşiyi yalnızca dikey bir şey olarak düşünmesi kaçınılmaz olmasa da, merdivenden çıkmak zorunda olan diğeri için her bir adımda kendini hissettiren hiyerarşiyi ve iktidarı yataylık, döngüsellik olarak düşünmek zorunludur. Çağımız, bürokratik ve hukuki bir hiyerarşi-iktidar modelinin terk edilerek gündelik hayatta kendi organik-inorganik kaynaklarını bulan yeni bir iktidar teknolojisinin gelişimine tanıklık ediyor.

Bedenlerde, dilde ve düşünmede kendi koşullarını bulan bir yataylık olarak işliyor söz konusu teknoloji. Bu durum, bir yandan iktidar ilişkilerinin bir “şebeke” olarak örgütlenmesi üzerine kurulu bir analizi siyaset teorilerinin gündemine taşırken diğer yandan bu analizin de ötesinde düşüncenin hiyerarşik olmayan bir formunu yaratmayı felsefenin meselesi haline getiriyor. Bu yüzden dayanışma düşüncesinin olumlayıcı bir çizgide ve yatay ya da dikey hiyerarşik imgelerin ötesinde düşünülmesini öneriyoruz, bir şeye karşı olmadan önce ile dayanışma olarak. İle, bir varoluş tarzı olarak görünüyor bize, dilsel bir bağlaç olmaktan ötede bir ontolojik olanak olarak kendisini sunuyor. İle yalnızca bir bağlaç değil öte yandan bir kavramsa, dayanışma düşüncesinin bu kavramsal yapısını araştırmak bu metnin hedeflerinden birisi. İle kavramını “evrenin dayanışması” sorunu ekseninde tartışıyoruz. Hiyerarşik olmayan bir dayanışma düşüncesinin koşulları nelerdir? sorusunu felsefe sahnesine çıkarmayı deniyoruz. Bize göre, böylesi bir dayanışma düşüncesinin en temel özelliklerinden birisi varlığın ontolojik açıdan potansiyellerine işaret etmesidir. Her varlık kendi aktüelliği içerisinde bir başka varlığın potansiyellerini taşımakta. Evrene bakmanın bir başka yolu olarak dayanışma, ile dayanışma başka bir tür kozmolojiye alan açıyor. Böylesi bir varlık anlayışına değinmeksizin dayanışma kavramını yalnızca insan-merkezli bir bakış açısına sıkıştırmak ciddi bir hayal kırıklığı olurdu felsefe için. Öyleyse, iktidar ve hiyerarşinin dikey-yatay modellerinin dışında bir tür çaprazlığı düşünmek artık felsefenin kendi içerisinde bulduğu bir zorunluluk ve olanaktır. Çünkü dikeyin karşıtı yatay değil aslında onun karşıtı çapraz olandır. Bu yüzden ile dayanışma kavramı simetrik, aynılaştırıcı bir düşünce imgesinin kırılmasını gerektiriyor daha baştan. Dayanışma aynı olanların ya da benzer olanların dayanışması değil yalnızca, aynılaştırma hiç değil. Çapraz ilişkiler gerekli, organik-inorganik bir dayanışma için. Doğa ile dayanışma örneğin, insanın doğa-kültür çatışması ekseninde düşünüldüğü ikili-hiyerarşik bir imgeden kurtarmalı kendisini. Bu yüzden dayanışma düşüncesi, ikili karşıtlık sistemlerinin ötesine geçmeyi gerektiriyor, birbirinden yalıtılmış ve kutupsallaştırılmış bedenlerin tabi kılındığı mesafe rejiminin kırılmasını gerektiriyor. Aslında örümcek adamın bakış açısından düşünüyoruz kuleyi; bir ağ atımı kadar uzakta olan odanın camını. Örümcek adamın bakış açısından ne kulenin tepesinde ne de koridorun sonunda değil patronun odası. Olumladığımız şey ağların dayanışması ya da dayanışma ağları bu yüzden; karşı olmadan önce ile halinde birbirini çaprazlayan ağlar. Bu yazıda Deleuze ve Guattari’nin hiyerarşik olmayan bir düşünce imgesi üretme çabalarından ve Whitehead’in süreç felsefesinden yola çıkarak ile dayanışmayı olumlayıcı bir bakış açısından düşünmeyi deniyoruz. Whitehead bize düşüncemizin nesnelerinin bir aradalık şeklinde örgütlendiğini söylüyor. Burada, bir elmayı düşünmenin aslında elmayı kendi bağlantı ağı içerisindeki diğer varlıklarla dayanışma içerisinde düşünmek anlamına geldiğini vurgulamak istiyoruz. Elmayı düşündüğümüzde onu renkle, ağaçla, dalla ve elma kurduyla birlikte düşünüyoruz, soyut bir elma olurdu diğer türlüsü.

Şimdi soru şu: Hiyerarşik olmayan bir dayanışmanın gerçek kaynaklarını nerede aramalı? Bu soru yalnızca dayanışmanın örgütlenmesinin mantığının ne olabileceğini değil, evrenin dayanışmasının koşullarını da sormaktadır. Whitehead’e göre bir aktüel varlık kendi kendisini örgütler, üretir. Onu yukarıdan yöneten bir ilke dâhilinde değil, kendi aktüelliği içerisinde deneyimlediği potansiyeller yoluyla kendi kendisini yaratır. Kendi kendisini besteleyen bir senfoni gibidir varlık ve bu yönüyle o her diğer varlığa bir yenilik potansiyeli açar. Bir aktüel varlık diğerinde deneyimlenir, güncellenir. Varlık, dayanışmadır bir anlamda. Bu, politik ontolojinin doğum anlarından birisidir; varlığın içerisinde bir politikanın; politikanın içerisinde bir varlığın doğuşu olarak politik ontoloji. Bu yazı, hiyerarşinin dağıtılması için kuleyi ters çevirmekle ya da yan yatırmakla yetinemeyeceğimizi düşünen bir politik ontoloji denemesidir; varlığın dayanışmasından dayanışmanın varlığına.

 

Olay’ın Durdurulamazlığı

Dilin yerleşik kullanımı ve gramerin sınırlarından okunan bir dünya, potansiyellerinden soyutlanmış ve özne-nesne ikilemine hapsolmuş gibi görünebilir. Oysa olay kavramının gerçeklikle ilişkisi paradoksaldır, kelimenin tam anlamıyla paradoksal. Paradokslar üreticidir ve düşünceyi sürekli kendi sınırlarının dışına doğru bir serüvene çağırırlar. Şimdiye kadar sorulmamış tarzda bir soru sormayı gerektirir her bir paradoks ve bir problemi yeni bir formda ortaya koymanın esin kaynağıdır.

Dünyaya öznenin perspektifinden bakmak ve bakış açılarının çoğulluğunu göz ardı etmek dogmatizmin üzerinde yükseldiği zemini oluşturur. Oysa gerçeklik ne öznenin zihnindeki kategorilere ne de nesnenin kendi başınalığına indirgenemez. Öyleyse burada olayın gerçeklikle ilişkisini yerleşik düşünce imgelerinden kopararak onu başka bir yerden düşünmeye başlamak gerek: Nedir bir olay?

 

“Bir olay yalnızca ‘bir adam ezildi’ değildir: büyük piramit de bir olaydır, onun 1 saat, 30 dakika, 5 saniye… boyunca süresi, Doğa’nın bir geçişi ya da Tanrı’nın geçişi, Tanrı’nın görüşü. Her şeyin olay olabilmesi için, bir olayın koşulları neler olmalıdır? Olay, kaosun içinde, kaotik bir çokluk içinde, bir tür eleğin bir araya girmesi koşuluyla üretilir.”[ii]

 

Bir an nesnelerle ya da şeylerle çevrili olduğumuz önyargısından kurtulup dünyanın olaylardan kurulu olduğunu düşünelim. Bu durumda elimdeki elma basitçe olmuş bitmiş bir “şey” değildir, bir nesne değildir artık. Elma, çürümektedir, onun rengi sararmaktadır ya da Âdem onu çoktan ısırmış, elma kurdu içerisine yuvasını yapmıştır. Elma, bir olaydır bu açıdan ve bir nesne olabilmesini sağlayan da onun bu değişken karakteridir. Olaylar elmada bedenleşmekte ya da elma kendi olay potansiyeliyle bir arada süreçler yaşamaktadır. Daha doğrusu elma olaylar yoluyla her an elma haline gelmektedir; elma-oluş sürecini deneyimlemektedir. Böylesi bir evren şizoid akışlarla kurulan bir evrendir. Büyük piramit, Kleopatra’nın İğnesi, içerisinde bulunduğum oda, bedenim ve elbette ki elma gerçek birer olaydırlar. Ancak, imgelerle yaklaşmaya çalıştığımız dinamik bir bakış açısı aklın tek ve dogmatik bir kullanımı tarafından engellenmektedir. Evrene fark açısından bir bakış, aklın teksesliliği içerisinden yazılan bir tarih yoluyla tümüyle anormal bir deneyim olarak sınıflandırılmıştır. Geleneksel ve yerleşik bakış açıları bize sürekli olarak olaylarından bağımsız soyut bir elmanın temsilini dayatırlar. Aslında gerçekte tam da şimdi ve burada olmakta olanı aşkın bir hakikate dönüştürerek hiyerarşik bir düşünce imgesi üretirler.

Dilin olağan kullanımı ve gramerin hiyerarşik yapısı açısından olaylar hareketsiz nesnelere ve “şey”lere indirgenir. Peki dilde temsil edilen evren gerçekten de deneyimlenen evrenin kendisi midir? Deneyim ile onun temsili arasındaki bu yarılma tehlikeli bir ayrımı beraberinde getirir düşünce tarihinde: Düalizm. Ve Batı felsefesinin modern denen döneminin büyük bölümünde bu sorun tartışılır. Hiyerarşik düşünme tarzları olarak karşımıza çıkan felsefi sistemlerin arkeolojisini yapsak karşımıza bu türden ikici yapılar çıkacaktır.

 “Bir adam ezildi.” Peki, nedir bu di’li geçmiş zamanın hikâyesi? Haber bültenlerinde bir olayın haberinin verilme şekli işte bu garip gramere dayalı. Olay sürmekte ya da en azından etkileri devam etmekte hatta bu olay bir başka olayı tetiklemiş durumda. Gerçeklikle üretici bir ilişki içinde düşünürsek, olaylar birbirini üretiyorlar ve birbirlerinde kendilerini güncelliyorlar. Adam ezildi ama olay bitmedi; süregiden bir etkiler zinciri söz konusu. Olaylar kendilerini zamanda ve mekânda genişleten bir karaktere sahipler. Bu yüzden olaylar kesilemeyen durdurulamayan bir üretim içerisinde: gerçekliğin üretilmesi. Ya da süreksizliğin perspektifinden olaylar kesildikleri anda, durduruldukları anda yeniden üretici bir atılım yaratan varoluş olanakları. Peki, özneler ve nesneler böylesi bir evrende tümüyle kendi konumlarını yitirdiler mi? Söz konusu olan ne öznenin ölümünü ne de nesnenin yitimini müjdelemek değildir. Artık mesele özneyi de mümkün kılacak şekilde birbirine doğru uzanan/yakınsayan olaylar silsilesinin içerisinde ontolojik-politik bir olanak bulmaktır. Bir kuklayla kuklacının ilişkisini düşünelim.

 

“Bir rizom veya çokluk olarak kukla ipleri varsayılan bir sanatçı ya da kuklacının iradesine değil, birinciye bağlı başka boyutlarda başka bir kukla oluşturan sinir liflerinin çokluğuna bağlıdır”[iii]

 

Kuklacının kuklayı oynattığı söylenebilir ama gerçekten de kuklacı kuklasına dönüşmeksizin yapamaz bunu. Aralarındaki ilişki bir neden-sonuç ilişkisi ya da aktif-pasif ilişkisi değildir. Tersine kuklacıyla kuklanın oluşturduğu bir toplanış, kümeleniştir burada söz konusu olan. Kimsenin yönetiminde olmayan bir birleşimdir bu. Kuklacı ne kadar kontrol altına almaya çalışırsa çalışsın kuklayı, onun ellerini ve parmaklarını kuklanın tahtadan kolları ve ellerine, başına bağlayan iplerin asimetrik oyunu, hiyerarşik bir yapılanmayı engeller. Hiyerarşiyi kıran bir dizi ifade edilmemiş deneyim içerisindeyizdir ama egemen dil içerisindeki ikili zıtlıklara dayalı sistemler dünyayı anlamanın hiyerarşik olmayan bir yolunu sürekli olarak kısıtlar. Kuklacıdan bir özne yaratmak için kuklasıyla arasında Tanrı ile insan arasındaki gibi bir ilişki varsaymak gülünçtür. Bizim için bu ilişkide ayrıt edici olan şey kuklacıyla kuklayı bütünsel bir oyun içerisinde geliştiren süreçlerdir. Bu süreçler karşılıklılık ilkesiyle süregiderler ve dayanışmanın başka bir imgesini düşünmeyi olanaklı kılarlar.

Deleuze ve Guattari açısından egemen düşünce tarzları ise çoğunlukla bir kökten başlayarak dallara ve yapraklara doğru gelişen lineer bir hattı takip ederler.[iv] Bir temel olmalı ve bu temel üzerinde sistematik bir şekilde inşa edilen bir gerçeklik temsili yaratılmalıdır bu bakış açısı içerisinden. Oysa olaylarla kurulu olduğunu düşündüğümüz bir yeryüzünü böylesi lineer bir bakış açısı tümüyle devinimsiz ve güçsüz kılar. Sanki her varlık potansiyellerini yitirmiş gibi görünür. Aktüel olanın anlamı gittikçe tükenir. Ancak bir yeryüzü felsefesi, dayanışmanın ontolojik-politik hattı üzerinden düşünülürse hem aktüel olanın hem de potansiyelin anlamı değişecektir. Aktüel olan ve potansiyel olan birbirinden yalıtılmış ve birbirini tüketen alanlar olmaktan çıkacaktır artık. Elimdeki elmada kendisini aktüelleştiren bir çekirdek olduğunu söyleyebilirim, ancak aktüel varlık dediğimiz gerçeklik, hareketini ve içsel farklılaşma eşiklerini sürekli olarak başkalaştıran bir özelliğe sahiptir. Aktüel varlık sürekli bir aktüelleşme süreci olarak düşünülmelidir. Şimdi olaylardan kurulu bir evrenin, dayanışmanın ontolojik-politik ekseniyle temel bağlantısı kurulabilir. Dayanışma, aktüel ile potansiyelin iç içe bir oyunudur. Potansiyel kendisini aktüelleşme yoluyla dışavururken, ifade ederken aktüel olan bu süreçte yeni bir deneyim olanağı edinir kendisine. Artık yalnızca kendisini elmada açığa vuran çekirdek değildir potansiyel olan, elmanın kendisi de bir potansiyele dönüşmüştür; elma kurdu ile kurduğu o özel ilişkide elma bir yer-yurt haline gelmiştir. Biz dayanışmayı yalnızca bir tür birleşme, bir araya gelme olarak değil birleşmeleri ve ayrışmaları mümkün kılan ontolojik ilke olarak görüyoruz. Bu yüzden söz konusu olan hiçbir zaman bireylerin dayanışması değildir, dayanışma olmaksızın bireyleşme (individuation) mümkün değildir.

İnsan bireyini beden bakımından düşünürsek, Whitehead bedene de toplum (society) olarak bakmayı önerir örneğin.[v] Bu açıdan beden, yalnızca organların, dokuların çokluğundan oluşan bir topluluk değildir. Beden bir toplumdur çünkü bileşenlerinin organik ilişkileri sürekli kendi dışarısıyla bir bağlantının arayışındadır. Deleuze ve Guattari’nin bağlantı (connection) kavramı işte tam da bu hat üzerinde dayanışmanın yerleşik ve hiyerarşik imgesine meydan okumanın bir yolunu sunar. Hiyerarşik düşünme tarzlarının bir kökten başlayarak ürettikleri lineer düşünme alışkanlığı yerine, düşüncede devrimci bir dönüşümü hazırlar. Rizom dedikleri düşünce imgesi, köksüz ve organizmanın hiyerarşik modeline karşı duran bir yersiz-yurtsuzlaşma deneyimidir. Ancak rizom ne bir model ne de bir kategoridir. O, gerçekliği hiyerarşinin ötesinde birbirini çaprazlayan ağlarla düşünme arayışıdır. Peki, bu olaylarla örülü evrende arzulamanın yapısıyla dayanışma imgesinin nasıl bir ilişkisi olabilir?

 

Dayanışma Arzusu, Arzuların Dayanışması

Aslında arzuların çatışmasından bahsetmek çok daha kolay ve makuldür çoğu kimse açısından. Ancak, sağduyu çoğu zaman kısır ve verimsiz bir alana sürükler düşünceyi. Arzuların çatıştığını varsayan böylesi bir sağduyu anlayışı içerisinde bu çatışmanın ortadan kaldırılabilmesi için ya birileri arzularından vazgeçmeli ya da egemen bir güç gelip otoritesini kurmalıdır. Sağduyu egemenlerin en tehlikeli silahlarından birisi değil mi? Peki, neden arzuların bir dayanışması mümkün olmasın, hatta arzuların çatışabilmesinin olanaklılık koşulu bile böylesi bir dayanışma düşüncesi olmasın?

Deleuze ve Guattari arzunun felsefi tarihinin büyük bir yanılgı içerisinde olduğunu düşünürler; çünkü geleneksel arzu mantığı olarak adlandırdıkları hiyerarşik düşünce modellerinde arzu bir tür eksikliğe, yasaya ve koda sıkıştırılmıştır.[vi] Sanki arzulamanın yapısı kayıp ya da eksik bir nesne tarafından harekete geçirilmişçesine, arzunun üretici fonksiyonlarını tahrip eden bir çerçeve geleneksel arzu anlayışları tarafından meşrulaştırılmıştır. Peki, arzulama hep bir eksikliğe mi yönelir? Sağduyu burada devreye girer ve şunu söyleyebilir: Zaten sahip olunan bir şey arzulanamaz ki! Oysa öykü tersten de okunabilir. Arzulama sürecini önceleyen hiçbir nesnenin olmadığını düşünelim bir an. Olaylarla örülen bu evrende arzulamayı sahip olma ve elde etmeye indirgeyen bakış açılarından sıyrılalım. Eksik olunan ya da Yasa’ya dönüştürülen şey ve sahip olunan şey ile arzulama arasında nasıl bir organik bağ olabilir ki? Öncelikle arzulama sürecini geleneksel anlayışlar içerisinde düşünmek onu bir mülkiyet mantığına hapsetmek anlamına gelir. Arzulama süreci içerisinde nesneler ortaya çıkabilir ama ne nesne ne de özne gerçekliğin olaysal yapısını ve sürecin dinamiklerini önceleyebilir. O halde arzulamak sahip olmaya veya mülkiyete indirgenemez; o, üreticidir.

 

“eğer arzu üretiyorsa, onun ürünleri gerçektir. Eğer arzu üretkense, o yalnızca gerçek dünyada üretken olabilir ve yalnızca gerçekliği üretebilir”[vii]

 

Dayanışma bir arzu olarak düşünülebilir ancak yeni bir arzu mantığı içerisinde artık o yitik bir nesne değil üretim sürecinin nexus’udur. Arzulamanın üretici fonksiyonları keşfedildikçe niçin arzuların çatışmasına mahkûm olmadığımız daha çok gün yüzüne çıkar. Arzuların çatışmasını varsayan mantık temelde arzunun geleneksel mantığının ürünüdür. Arzu, mülkiyetleştirildiğinde artık çatışmanın düzlemi hazırlanmıştır ama daha derinden bakılırsa arzu-üretimi mülksüz ve yersiz-yurtsuzdur. Başlangıcı ve bitişi olmayan ara-yüzeylerde kendi süreçlerini geliştiren bir arzulama yapısı, dayanışma kavramıyla bir diğer bağlantının yolunu açar. Artık arzular sahip olmayı ve mülk mantığını kıran bir tür üretimsel alan kurarlar. Duyguların toplumsal rolü bu bakımdan düşünülebilir. Arzuların dayanışmasından doğan bir fikir de dayanışma arzusudur; çünkü dayanışma arzudur.

 

Dayanışmanın Yüzeyleri ve Arkhe

Hakikat arzusu, hakikati arzulamak ile ona sahip olmak ve elde etmek arasında derin bir ayrım var bu bakış açısından. Felsefe böylesi bir arzunun ve arayışın adıdır ama hakikati elde etmek ve sahip olmak daha çok egemenlerin meselesidir. Bu yüzden felsefenin kendi tarihi içerisinde egemenlerle ilişkisi ne olursa olsun, egemenlik alanının dışını düşlemenin bir yolu olarak bugün yeniden keşfedilmeyi bekleyen kaynakları var. Bu kaynaklardan birisi de Sokrates öncesi düşünürlerin arkhe anlayışlarında gizli. Sokrates öncesi doğa filozoflarının arkhe kavrayışlarında da organik bir dayanışma arayışı içerisinde olduklarını ve evreni, böylesi bir birleşme-ayrışma zeminini kuran dayanışma ekseninde açıklamaya çalıştıklarını düşünüyoruz.[viii] Bu bakış açısının güzel bir örneği Herakletios’un Logos kavramında görülebilir. Herakleitos’a göre evrenin temel maddesi ateştir ve arkhe-ateş evrenin sürekli bir değişim süreci olarak, kendi kendisiyle özdeş kalmayan bir farklılaşma süreci olarak düşünülmesini sağlar. Bu değişim ve farklılaşma sürecinde karşıt olanların sürekli bir savaşı ve çatışması evrendeki dinamizmin kurucu ögesidir. Ancak karşıtların çatışması aynı zamanda onların birliğinin bir ifadesine dönüşerek evreni dayanışma olarak okumayı mümkün kılar. İşte Logos, evrendeki bu değişim sürecine içkin bir ilke olarak karşıtların birliğini ve çatışmasını sağlayan dayanışma ilkesidir.

Sokrates öncesi doğa filozoflarında (her birinin ayırt edici yaklaşımlarını saklı tutarak) ortak bir diğer eğilim de gerçekliği insan merkezli bir bakış açısı yerine kozmosun özgül ilkeleriyle açıklamaya çalışmalarıdır. Bu yüzden dayanışma düşüncesinin soykütüğü, kaos ve kozmos arasındaki oyunun adımlarını takip etmelidir bize göre. Deleuze’ün sözünü ettiği kaosun içerisindeki elek bir olayın ne olduğu sorusunu gündemimize taşırken karşılaştığımız bir soruna işaret eder. Kaos, kendi başına saf ve karanlık bir imgeyle kuşatılarak felsefe tarihinin kıyılarına atılmış olsa da onu yaratıcı bir ilke olarak düşünmek mümkündür. Saf bir kaos ve saf bir kozmos düşünmek zorunda değiliz. Kaos, düşüncenin yok edilemeyen isyancı bir ögesidir. En tutarlı düşünce sistemlerinin bir anda kendi içlerinden türeyen kimi paradokslarla karşılaşmaları bunun bir işaretidir. O halde kaos ve kozmos birbirlerinden yalıtılmış ve öncelik-sonralık ilişkileriyle değil, neden-sonuç bağlantılarıyla değil fakat birlikte evrimleşme düşüncesiyle iç içe düşünülebilir.

İnsanın kozmostaki yeri bu açıdan doğanın karşısında değildir. İnsan, doğanın zincirleme faaliyet alanları içerisindeki bir ile’liktir (withness). İle kavramı doğanın bakış açısından evrende hiçbir merkezin olmadığını ama kümelenme-toplanma ve ayrışma düzlemlerinin olduğunu açığa çıkarır. Öyleyse ile dayanışma düşüncesi içerisinde insan-merkezcilik ile elma-merkezcilik (bu ifadeyi Michael Pollan’dan ödünç alıyoruz) arasında doğa-farkları açısından bir ayrım yoktur.

Michael Pollan Arzunun Botaniği adlı kitabında şöyle bir soru sorar: Bahçedeki elma ağacı için ben ve arının rolü ve genel olarak bahçe için yaban arısı ile benim rolüm arasında nasıl bir fark ve ilişki olabilir?[ix] Peki, biz elma ağacının yerine dayanışma kavramını koyalım bir an ve soralım: Neden dayanışmayı insan-merkezli bir algıya sıkıştırıp hiyerarşik bir düşünceye hapsedelim ki? Aslında dayanışma, evrenin tam da birleşen-ayrışan, yakınsayan-ıraksayan olaylarının hiyerarşik olmayan ilkesi değil mi? Mesela arılarla çiçeklerin doğa tarihindeki o özel ilişkisini düşünelim. Arılar muhteşem taşıyıcılar değiller mi? Kendi besinlerini üretirken çiçeklerin coğrafya üzerinde dağılmalarını ve gelişmelerini sağlayan canlılar arılar.

Öte yandan Pollan elmanın binlerce yıllık evrimleşme süreci içerisinde önemli bir varolma stratejisi edinmiş olabileceğini ve bu stratejiyi anlayabilmek için dünyayı öznelere ve nesnelere bölmekten vazgeçmemiz gerektiğini belirtir. Elma, kendisini insanın arzu nesnesi kılarak kendisini türsel çeşitlilik ve sayısal olarak coğrafya üzerinde geliştirmeyi başarabilmiş bir tür ise, insanın elmayı evcilleştirdiği ve onu bilinçli bir şekilde çoğalttığı fikri tümüyle sorgulanmaya açık hale gelir. Pollan, elmanın genetik kitabında insani arzuların bir tarihini bulgulamanın mümkün olduğunu düşünür.[x] Bize göre ise çizdiği doğa resmi ile dayanışmanın izini sürmektedir. İşte dayanışmanın üretici olan ama hiyerarşik olmayan bir yanı bu açıdan doğa tarihinde hala keşfedilmeyi bekliyor: İnsan ile elmanın özel tarihi…

 

“Bir orman karşılıklı olarak birbirine bağlı türlerin örgütlülüğünün zaferidir. Hatta ormanı yok eden bir mikrop türü kendisini de yok eder.”[xi]

 

İnsanın ile dayanışma kavramı açısından diğer insanlarla kurduğu ve kurabileceği “olağandışı” örnekler var. Bir revir, mutfak, kütüphane vb. oluşturmak için direnişçilerin el ele, yan yana durarak kurdukları insan zincirleri bizim ile dayanışma olarak adlandırdığımız şeydir. İnsan zincirlerinde işbölümüne, cinsiyete ya da yaşa bağlı bir emek kullanımı yok. Başlangıcı ve sonu yok bir insan zincirinin, yani başlangıç ve son her an değişebilir bir nitelikte. Yeni bir insanın zincire girişi ya da çıkışı zincirin tümündeki bir değişimi yanında getiriyor, zincir bundan tümüyle etkileniyor. Potansiyelleri değişiyor. Öte yandan bir otobüs kuyruğu ile dayanışmanın bir örneğini sunmuyor. Çünkü bir kuyruk başta ve sonda olmanın tümüyle hiyerarşik bir imajını oluşturuyor. Bir otobüs kuyruğu teleolojiktir; saptanmış amacına eriştiğinde ortadan kalkar; ama otobüste ayakta kalanlar ile oturanların konumu kuyruktaki yerlerine göre belirlenir. Kuyruk, hiyerarşiktir, yatay olsa da hiyerarşi barındırır. Oysa insan zincirleri yatay görünse de çaprazdır. Her bir bileşeni farklı olduğu için her hangi bir ayrıştırmaya ihtiyaç duymaz insan zincirleri.

İsyancı ögelerin düşüncede ve gerçeklikte başkaldırdığı bir dönemde hiyerarşik olmayan yeni varolma ve direnme formları üretiliyor. Artık sözlüklerin yeni baştan yazılmasını gerektiren bir çokluk hareketiyle karşı karşıyayız. Mekânı kendinde-tutarak bir yersiz-yurtsuzlaşma deneyimi oluşturuyor işgal eylemleri. Çadırın, bu göçebe imgenin egemenler için tehlikeli bir imgeye dönüşmesi gerçekten de çok düşündürücü değil mi? Biz ile-oluşun, isyancı ögelerin yeni ifade tarzlarından birisi olduğunu düşünüyoruz. Bu yeni ifade tarzları ne yeni bir iktidar arayışını ne de daha reforme edilmiş bir hiyerarşik yapılanışı kabul etmiyor.

 

Fiil Halindeki Evrenin Dayanışması: İle

Dayanışma fiil olarak düşünülebilir. O zaman fiilleri durduran ve olayları tıkamaya çalışan her türlü egemenlik aygıtı karşısında isyancı bir öge olarak düşünülebilir dayanışma. Fiiller ifade tarzlarıdır, dışavurumun saf hareketleridir. Fiiller olayları dışa vurur onları bedenleştirir ve ifade eder.[xii] Ağaç yeşildir demekle ağaç yeşillenmektedir demek arasında silinemez bir ayrım var Deleuze’e göre. Birinci ifade, töz ve niteliklerden, özne ve yüklemden oluşuyor. Yeşil olmak ağacın bir niteliği olarak kalıyor. “-dır” ekini bir niteliğe ekleyip özne ve nesnenin trajik oyununu yeniden üretiyor dilin bu yerleşik grameri. Ancak bu yapılanışa isyan eden kimi ögeler de onların içerisinden birer paradoks olarak doğuyorlar. “-dır” ekini kaldıralım bir an. Ağacın yeşil oluşunu onun bir niteliği olarak değil; ağacın kendi olma sürecindeki bir fiil olarak görmeyi deneyelim. Öte yandan rengin de bedenleşmekte olduğunu, bir şeyin niteliği değil bir olayın taşıyıcısı olduğunu düşünelim. Yeşil, yeşillenme fiiline dönüşsün. Bir anda karşımıza fiillerden ve dışa vurdukları olaylardan kurulu bir yeryüzü düşüncesi çıkabilir ama bu yeryüzünü betimlemek pek de kolay değil. Whitehead, gerçekliği süreç olarak kavrayarak fiillerle ifadesini bulan olayların gerçeklikle doğrudan bağlantısını yakalar.

 

“Gerçeklik süreçtir… Doğanın gerçekliği doğadaki kendinde-tutma (prehension, kavrayış) edimleridir yani doğadaki olaylardır.[xiii]

 

Dayanışmayı böylesi bir fiili evrendeki kurucu bir faaliyet tarzı olarak düşünmenin ve ile kavramının bir başka boyutunu yakalamanın bir yolunu arıyoruz. Eğer yeşil, “yeşillenme” fiiline, ağaç “ağaç-oluşa” dönüşmüşse dayanışmayı dil içerisindeki basit bir ad olarak düşünemeyiz. Bu yüzden dayanışmanın bir ad değil bir fiil olduğunu düşünüyoruz. Klasik, modern ya da postmodern temsil oyunlarının parçalandığı yerdeyiz artık. Kendi temsiline izin vermeyen isyancı ögelerin hareketiyle ilgileniyoruz, paradokslarla ve aykırılıklarla.

Alfred North Whitehead ile-oluşu dünyanın algılanışındaki temel bir ilişki tarzına dönüştürür. Aslında o da isyancı ögelerin bir dayanışmasını kurmanın peşindedir. Bu arayış güzergâhının en etkili kavramsal çantasını yine süreç ve bedenin ortak cephesi oluşturacaktır.

 

“Örneğin, mevcut sandalyeyi görüyoruz ama onu gözlerimiz ile (with our eyes) görüyoruz ve mevcut sandalyeye dokunuyoruz ama ona ellerimiz ile (with our hands) dokunuyoruz. Bu nedenle, renkler öznenin deneyimindeki ögeler olarak sandalyeyi bir türde gözleri ise başka bir türde somutlaştırıyor.”[xiv]

 

Eğer gözlerimiz ile (with our eyes) yerine gözlerimiz aracılığıyla (through our eyes) deseydik bu büyük bir hata olurdu. Çünkü o zaman algımın üretilmesinde gözlerim yalnızca araçsal ve ikincil bir konumda kalırlardı. Oysa dünyayı algılamamın temel bağlantılarında gözler etkin olarak sürece katılmakta, bir ile ilişkisi yoluyla renkleri kendilerinde-tutmakta ve algıyı oluşturmaktadırlar. Benzer bir durum kulak ve ses ilişkisi için de geçerli. Kulaklarım ile algıladığım ses algısının oluşumunda kulaklar yalnızca araçlar değil tersine beğeninin, tepkinin ve genel olarak değerlerin üretilişinde aktif ögeler. İle-oluş bize bir ve aynı anda hem bedenin gizil tarihinde arkaik bir olanak hem de çağdaş isyancı ögelerin ürettiği yeni bir varoluş formu olarak görünüyor. Bu yüzden dayanışmayı ontolojik-politik bir eksende “evrenin dayanışması” olarak okumayı deniyoruz ile kavramıyla. Çünkü düşüncenin ve dayanışmanın hiyerarşisiz bir imkânını düşünmeyi mümkün kılıyor ile: İşte dayanışmanın ile haline bir giriş denemesi de böyle olabilirdi. Bu arada patronun ofisi çoktan örümcek adamın ağlarıyla sarıldı ve kule yerle bir olmaya yüz tutuyor.

 

Kaynakça

Aslan, H. (2007) Sokrates Öncesi Filozofların Doğa Anlayışında Dayanışma (Solidarity) Düşüncesi, Kaygı Dergisi sayı: 9, Bursa: Uludağ Üniversitesi Yayınları, 119-131.

Deleuze, G.-Guattari, F. (1988) A Thousand Plateaus, trans. Brian Massumi, London: The Athlone Press.

Deleuze, G. (1990) Logic of Sense, trans. Mark Lester with Charles Stivale, New York: Columbia University Press.

Deleuze, G.-Guattari, F. (1994) Anti-Oedipus, trans. Robert Hurley, Mark Seem, Helene R. Lane, London: The Athlone Press.

Deleuze, G. (2006) Kıvrım: Leibniz ve Barok, çev. Hakan Yücefer, İstanbul: Bağlam Yayınları.

Mesle, C. R. (2008) Process-Relational Philosophy- An Introduction to Alfred North Whitehead, West Conshohocken and Pennsylvania: Templeton Foundation Press.

Perez, R. (2008) Anarşi ve Şizoanaliz, çev. Şervan Adar Avşar, İstanbul: Versus Yayınları.

Pollan, M. (2011) Arzunun Botaniği, çev. Sevin Okyay, İstanbul: Domingo Yayınları.

Whitehead, A. N. (1948) Science and the Modern World, New York: Pelican Books.

Whitehead, A.N. (1968) Modes of Thought, New York: Free Press.

Whitehead, A.N. (1979) Process and Reality, ed. David Ray Griffin and Donald W. Sherburne, New York and London: The Free Press.



[i] 8. Karaburun Bilim Kongresinde sunulan bildiri metni.

[ii] Deleuze, G., Kıvrım: Leibniz ve Barok, çev. Hakan Yücefer, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2006, s. 115.

[iii] Deleuze, G., Guattari, F., A Thousand Plateaus, trans. Brian Massumi, London: The Athlone Press 1988, s.8.

[iv] A.g.e., s.16.

[v] Whitehead, A.N., Process and Reality, ed. David Ray Griffin and Donald W. Sherburne, New York and London: The Free Press, 1979, s.204.

[vi] Deleuze, G., Guattari, F., Anti-Oedipus, trans. Robert Hurley, Mark Seem, Helene R. Lane, London: The Athlone Press, 1994, s.25.

[vii] A.g.e. s. 26.

[viii] Aslan, H., Sokrates Öncesi Filozofların Doğa Anlayışında Dayanışma (Solidarity) Düşüncesi, Kaygı Dergisi sayı: 9, Bursa: Uludağ Üniversitesi Yayınları, 2007, s. 128.

[ix] Pollan, M., Arzunun Botaniği, çev. Sevin Okyay, İstanbul: Domingo Yayınları, 2011, s.1.

[x] A.g.e., s. 5.

[xi] Whitehead, A. N. (1948) Science and the Modern World, New York: Pelican Books, 1948, s.207.

[xii] Deleuze, G., Logic of Sense, trans. Mark Lester with Charles Stivale, New York: Columbia University Press, 1990, s. 184.

[xiii] Whitehead, A. N., Science and the Modern World, New York: Pelican Books, 1948, s.72.

[xiv] Whitehead, A.N., Process and Reality, ed. David Ray Griffin and Donald W. Sherburne, New York and London: The Free Press, 1979, s. 62.