Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Otonomist Marksizm
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 3272
Yazdır

[i]Türkiye'de bir hayalet dolaşıyor. Siyasi iktidarın ve ekonomik düzenin bütün bir hayatı ve dünyayı baskıcı bir şekilde belirlemesinden rahatsız veya buna direnen insanların bir araya gelme, birlikte çalışma ve örgütlenmesinin hayaleti. Neredeyse bir aydır sokakta olan gençlik, "Artık yeter!" feryatlarıyla ülkenin dört bir yanında sokaklara dökülen halk ve onlarca parkta "Ne yapmalı?" sorusunun sorulduğu ve tartışıldığı halk meclisleri ve forumları bunun bir kanıtı. Siyasi iktidar, polis, medya ve işbirlikçi entelektüeller kol kola girip bu hareketlerin halk düşmanı bir komplonun oyunu olduğu yalanını haykırıyor.

Uluslararası medya, partiler ve insanların bir kısmı bu olayın yarattığı dönüşümde yer alabilmek veya kendi istedikleri şekilde çerçeveye sokmak için Gezi Parkı’yla başlayan hareketi çeşitli biçimlerde tanımlamaya çalışıyor. Ancak Gezi bunlara direniyor! Park meclislerinde, yürüyüşlerde ve en önemlisi aklımızda bıraktığı izlerde gezintisine devam ediyor: "Mesele iki-üç ağaç değil, mesele Topçu Kışlası veya Gezi Parkı değil, mesele Tayyip değil, mesele AKP değil. Mesele, bunların hepsi! Siyasi iktidarlar ve onların bünyesinde oluştuğu sosyo-ekonomik düzen tarafından insan hayatının ve bütün varoluşun baskıcı ve şiddet dolu bir şekilde belirlenmesi ve düzenlenmesine karşı direnen özgürlük ve adalet meselesi!"

Bugün birçok kişi, akıllara ve vücutlara kazınan ve iz bırakan, bir sürü yönüyle şahane olan Gezi Parkı direnişinin farkında olmadığımız toplumsal, politik ve devrimci bir potansiyelimizi gösterdiğini ve bu potansiyelin bireysel hayatımızın ve mevcut dünyanın tamamını sorguya ve yeni bir bakışa açtığını veya açmaya çağırdığını düşünmekte. Gezi Parkı’nda hissettiğimiz aynı anda özgürlük ve toplumsallık hissinin zaman tünelimize sığmayacağını, gündelik ve toplumsal bütün ilişkilerimizin kıstası olacağı yeni politik duruşlar ve örgütlenme biçimleri üzerinden vücut bulması gerektiğini ve Gezi olaylarının herkesi kapsayan çok temel bir imperatifi (çağrı şeklinde emir) olduğu aşikâr: "Hayatını değiştirmek zorundasın!"[ii]

Elinizdeki yazıda, mevcut dünyanın tepeden inme ve 'tepe'yi meşrulaştıran özü karikatürize bir şekilde çizilmeye ve buradan hareketle radikal (yüzeysel sonuçlarla uğraşmak yerine sorunun köküne inen) bir dönüşümün imkanlılığının ve bunu oluşturacak politik hareketin ve tavrın kendini temelleyebileceği alanın görünür kılınmasına teşebbüs edilecek.

 

1) Mevcut Dünya Düzeni

2) Mevcut Siyasal Sistem

3) Mevcut Muhalefet ve Siyaset

4) Mevcut İnsan

 

1) Mevcut dünya düzeni ve değer yargıları insanı pasifleştirmek üzerine kuruludur. Hepimiz bize dayatılan hayatları yaşıyoruz. Bütün köşelerin kapılmış, kuralların belirlenmiş olduğu eşitsiz bir Monopoly oyununda yanlış zar atıp iflas etmemeye çalışan piyonlar olarak geçiriyoruz hayatımızın ciddi bir kısmını. Sanki sandalye kapmaca oyununda müzik kapatıldıktan sonra odaya girmiş, hangi şirketin kucağına oturacağımıza karar vermeye çalışıyoruz. Oyunun adı Global Kapitalizmdir. Kural da maksimum kârı getirmektir. Kâr getirmeyen şeyler oyundan atılır veya oyuna sokulmaz (eski oyunlardan artıklar), kâr getirmeyen insanlar da asgari ücret görüntüsü altındaki köleler sınıfına katılır. Bu temel, belirleyici etkisini o kadar genişletmiş ve kemikleştirmiştir ki gündelik hayatımızın en ince ayrıntıları piyasa ilişkilerinden etkilenir ve birçoğumuz bu durumun doğal bir olay olduğu vehmine kapılır.

2) Siyasal sistem Parlamenter Demokrasidir. Güya bütün kurallar burada halk tarafından belirlenmektedir. Aslında olay, mevcut dünya düzeninin en iyi çalışmasını sağlayacak koşulları çeşitli görünümler altında hazırlamaktır. Bu yüzden demokrasiye halkın yönetime katılması denir. Peki nedir bu sürekli sadece katılmaya çalıştığımız yönetim?

Bugün parlamenter demokrasinin krizinin yaşandığı bir dönemdeyiz. Gezi Parkı olaylarını tetikleyenlerden biri de budur. Temsil mekanizmasının hiçbir şekilde doğru düzgün işlemediği, büyük sermaye tarafından desteklenen asalak yapıdaki iki-üç partiden birine dört senede bir oy atmak durumunda bırakılan halk, toplumsal hayatın nasıl düzenleneceği konusunda çok sınırlı bir söz sahibidir. Dayatılan gruplardan birinin insafına bırakılır, böylece Ankara'daki bir adam İstanbul'un ortasındaki bir parkı AVM'ye çevirmeye, Sulukule'deki insanların nerede nasıl yaşayacağına ve Haliç'e dev bir yat limanı yapılmasına karar verebilir. Bu veya benzer şekillerde eline gücü toplayan iktidar, her zaman bir kesimi dışlar ve şiddet uygular. Toplumsal hafızamıza kazınan Türk-Kürt, Müslüman-Seküler, Alevi-Sünni kutuplaşmalarını yaratan acı olayların kökeninde fazla gücü kendisinde toplamış iktidarlar vardır. Bugün Mısır’da darbeyle sonuçlanan süreç de parlamenter demokrasinin yapısal bozukluğundan ayrı düşünülemez.

Birinci Dünya ülkelerinde de parlamenter demokrasi kriz halindedir. Amerika'da Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin ortak olarak kurduğu bir şirketin ana akım medyadaki seçim kampanyalarını ve tartışmalarını organize edip diğer partilerin bu sürece katılmasına izin vermediği gerçeği son seçimler öncesinde ciddi huzursuzluklar yarattı. Yunanistan'da halk son senelerde üç başbakan eskitti, İtalya'da bütün medyayı kendi propaganda aracına çeviren Berlusconi'ye büyük tepki gösterildi.

Kaldı ki bugün politik nitelikteki tek tartışma kapitalist ekonominin nasıl düzenleneceğine indirgenmiş durumda. Orada da kararlar üst düzey IMF ve DB veya başka teknokratlar tarafından veriliyor. Obama'nın krizde bankalara milyarlarca dolar hibe etmesi ve Fransa'da sosyalist partinin aynı neo-liberal icraatları devam ettirmesinin yarattığı soru işaretleri büyümekte. Bu yüzden Badiou'nun Gezi olayları üzerine yazdığı yazıda Türklerin "dünya sermaye ve mal pazarına uyum sağlamış bir oligarşik gücün basit, kendine çıkarına hizmet eden, seçilen ve kusurlu bir demokrasinin müşterisi olan orta sınıfın var olmasını sağlamak arzusudur"[iii] olarak tanımladığı Batı demokrasisine ulaşmaya çalışma kafasına girmemelerini temenni etmesi oldukça manidar.

3) Eğer politik olmaktan ve örgütlenmekten bahsediyorsak bir şekilde siyasetin alanındayız demektir. Mevcut siyaset kalıpları ve parlamenter demokrasi sistemin insanı pasifleştiren özünün en âşikar olduğu alandır. İnsanın pasifleştirilmesi demek, belirleyici aktif bir iktidarı imâ eder. İktidar, sadece güç ve şiddet kullanarak zapt etmek demek değildir. Güç kullanılan yerde bir direniş vardır, yani bir iktidar mücadelesi söz konusudur. İktidar, kendi karşıtını da aynı potada kendi kanununun boyunduruğunda tuttuğu ölçüde iktidar olur. Siyasetin soyut veya metafizik konumu bugün buna hizmet eder.

Bugün siyaset gerçek hayattan koparılmıştır. Nihayetinde toplumsal hayatın düzenlenmesi demek olan siyasetin, insanın toplumsallığını ve somut hayatını oluşturan işiyle, okuluyla, mahallesiyle ve pratik aktiviteleriyle organik bir bağı kalmamıştır. Bunun yerine kişi 'birey' olarak oy vermek suretiyle kendi gerçekliğinden bağımsız bir düzlemde kendi toplumsallığıyla ilgili karar verdiği vehmine kapılır. Aslında burada olan, iktidarın halktan alınıp devlete verilmesidir. Bu durum, mevcut muhalefeti de pasifleştirir veya re-aktifleştir. Böylece düzgün bir alternatif sunamayan ve iktidara cevap vermek üstünden hareket edip iktidarın belirlediği alandan çıkamayan ve onu nihayetinde yeniden üreten bir yapı haline gelir. Seçmenlerine vaat ettikleri şudur: "İktidar kötüdür, biz iktidara geldiğimizde iyi şeyler yapacağız." Ama bu muhalefetin iktidara geleceği dünya sadece siyasetin hayali dünyasındadır. Benzer bir şekilde devrimci olduklarını iddia eden sosyalist partiler, kapitalizmin kötü olduğunu, sosyalist devrim olduğunda çok iyi şeyler olacağını söylerler, ancak mevcut ilişkilenme yapılarına alternatifler üretmekte genel itibariyle acizdirler. Gerçek, somut hayatın ötelenmesi olan bir sosyalist ideal böylece bağlayıcılığını yitirir. Bu açıdan bu dünyanın yalan olduğunu, öteki dünyada gerçeğin tecrübe edileceğini veya adaletin öbür tarafa mahsus bir mefhum olduğunu söyleyenlerle benzeşirler. Bahsedilen gün, bugün değiştirilmediği sürece hiç bir zaman gelmeyecektir. Gezi hareketi, bu yüzden mevcut siyaset kalıplarına sığmadı. Kendi politikliğini "Park, park olarak kalsın!" tavrının gerçekliğinden aldı.

4) Mevcut insan, hayatı mevcut dünya tarafından belirlenen pasif insandır. Ancak hayatın cilvesidir ki, insan söz konusu olduğunda her zaman umut vardır. Bugün genel olarak iki tip insandan bahsedebiliriz. Mevcut iktidar yapısını (düşünüp karar vermeden bağımsız) kabul eden ve hayatını mevcut iktidar ekonomisi içerisinde üst düzeyde güvenli bir konum elde ederek güç sahibi (iyi bir kariyer [çok para]) olmak üzerinden düzenleyen tip. İkincisi, mevcut dünyanın dayatmasını kabul etmeyen, baskının şiddetini hisseden, bir alternatif üzerinde düşünen veya onun sıkıntısında duran veya mevcut alternatifler üstünden hayatını düzenlemeye çalışan ikinci tip. Bu sınıflandırma ancak, yapılan bir seçime gönderme yapıyor ve dolayısıyla bir seçim şansı bile olmamış büyük çoğunluğu dışlıyor. Ama sistemin fakirlik ve kölelik koşullarıyla dışladığı ve imha ettiği bu kitlenin bu sınıfsal konumu nedeniyle sistemle bir derdi olan kitleye yakınlığını belirtmekte fayda var. İnsanın pasifleştirilmesi ve hayatının düzenlenmesi üzerine kurulu mevcut dünya tarafından birinci tip daha değerli bulunuyor ve teşvik ediliyor. Tabii ki bu kutbun ara renkleri de mevcut ve insanların bir kısmı arada bir yerde bulunma eğiliminde. Ayrıca ikinci grubun da içerisinde çeşitli iktidar yapılarının mevcut olduğunu reddetmiyoruz ancak meselemiz şu anda egemen yapı.

Bunların dışında iktidar, insanın politik hayatını veya potansiyelini, ideolojik ve fiziksel olarak dayatılana alternatif üretemeyecek bir şekilde iktidar isteği ve iktidarsızlık üzerinden düzenler. Fiziksel güçsüzlük insanın sistem karşısındaki güçsüzlüğüdür. Sebebi örgütsüzlüktür. İktidar kişinin politik hayatını 'birey' olması üstünden örgütler. Ancak insan için toplumsala ve dünyaya dair somut birlikteliklerinden bağımsız bir anlayışı veya talebi olması söz konusu değildir. İdeolojik yön de siyasi kurumlar, eğitim kurumları, devlet, medya ve aile üzerinden üretilir. Söz konusu ideoloji alternatifin imkansız olduğunu iddia eder, mevcut ve verili olanın kaçınılmaz olduğu üzerine bir tarih kurar, tarihselliği inkâr eder. Özgürlük ve adaletin sandık ile, başka bir dünyada veya hesap gününde mümkün olduğu fikrini empoze eder.

Dünyanın ve hayatların tepeden inme bir şekilde global kapitalizm çerçevesinde ince ayrıntısına kadar dayatıldığını söylemek illa dayatan aktif ve dayatılan pasif bir grubun olduğu bir çarpma işlemi anlamına gelmez. Mevcut dünya, oldukça karmaşık bir süreç ile mevcut iktidar yapılarını yeniden üretecek şekilde tüm insanların arka planda aynıyı yeniden üretecek ideolojik ve fiziksel motivasyonları olan gündelik yaşantısı ve ilişkilenme biçimleriyle kurulur. Dolayısıyla bu çarkı tersine çevirebilecek, kaynağını gündelik, somut hayattan ve insandan alacak yeni ilişkilenme, politika, direniş ve örgütlenme biçimlerini düşünmek zorundayız.

Yeni özgürlükçü ilişkilenme ve politik örgütlenme biçimlerinin kurulması, harekete geçmesi ve yaygınlaşması uzun zaman alabilir. Yeni bir şey ortaya koymak veya düşünmek mevcut fikir ve tavırlarımızı bir başka biçimde dizgiye sokmaya benzemeyeceği için sancılı ve hata dolu, ama daha iyi hatalar yapacağımız yaratıcı bir sürece işaret eder. Burada yapmamız gereken, Gezi Parkı’nın ezberimizi bozduğu, aklımızı açtığı ve bizi heyecanlandırdığı noktaya ve açtığı soruya sadık kalmak ve yeni devrimci bir dönemin doğum sancılarını çekmektir. Bu noktada Gezi’nin açtığı soruya sadık kalmayı umarak alternatif düşünce çerçevesinde insandan ve insanın somut hayatından çıkan gerçek (Hakiki, doğru anlamından ziyade, Wirk-lich, Tesire kâbil, Act-ive anlamında) yeni politik tavrın ve örgütlenmenin kendine bir zemin bulabileceği bir alanı çizilmeye gayret edilecek.

 

1) Alternatif Tavır

2) Alternatif Düşünce Hayatın Ciddiye Alınmasıdır

3) Alternatif Düşünce Hayatın Etik-Politik olarak Üstlenilmesidir

4) Alternatif Düşünce Toplumsaldır, Örgütlenmedir

5) Alternatif Düşünce Radikal Devrimci Bir Tavırdır

 

1) Alternatif, Latince, başka, diğer, öteki anlamına gelen “alter” sözcüğünden gelir. Alternatif de “başka bir imkan olarak müsait durumda olan şey”e denir. Alternatif düşünce, verili olanı doğrudan kabul etmemeyi, bu başka imkanları aramayı ve müsait duruma getirmeyi, gerekirse var etmeyi kendine ilke edinir. Tepeden belirlemelere karşı direniş yöntemleri arar ve bu tepeden belirlemelere karşı hayatın kendi kendini belirlemesi ve düzenlemesine en yüksek değeri atfeder.

Bu açıdan alternatif düşünce hayatın her alanını kapsayan bir niteliktedir ve bugün de çeşitli alanlarda bir kısmı Gezi direnişinde de yer alan sayısız örneği mevcuttur. Kitlesel bir uyuşturucu ve iktidarın propaganda aracına dönmüş olan ana akım medyaya karşı alternatif oluşturan Naber Medya (Revoltİstanbul), Çapul TV, Gezi Radyosu ve Gezi Postası girişimleri, kapitalist mantığı içselleştiren ve hakimleşen Müslümanlık yorumuna karşı alternatif bir yorum getiren Anti-Kapitalist veya Devrimci Müslümanlar hareketleri, bunların dışında bilişim sektöründe fikrî mülkiyet üzerinden kurulan tekelleşmeye karşı Linux gibi açık kodlu sistemler, vahşi kapitalizmin en iyi ekonomi olduğunu dayatan neo-liberal iktisada karşı eleştirel iktisat teorileri, reklam dünyasının üstünü örttüğü global ticaretin karanlık yüzünü reklamları kullanarak gösteren Adbusters hareketi, GDO karşıtı kimyacılar, sisteme entegre olmayan bankacılık pratikleri üstüne düşünenler, interneti bir direniş aracı olarak kullanan Hacktivistler ve daha binlercesi mevcut sisteme üretilen alternatiflere örnek verilebilir.

Yeni politik örgütlenmenin alternatif düşünce çerçevesinde insanın dünyayla doğrudan ilişki kurduğu gündelik hayat içerisinden gelmesi gerektiğini ve bu şekilde mevcut dünyanın özünde olan insanın pasifleştirilmesine karşı radikal bir tavır alınacağını söyledik. Peki bu örneklerini verdiğimiz ve tanımladığınız alternatif düşüncenin özü ve imkanları nelerdir?

2) Alternatifin ortaya konması, ilk olarak mevcudun ciddiye alınması demektir. Ciddiye almak, gündelik hayata farklı ve yeni bir bakış demektir. Bu bakış, bugüne kadar neredeyse dürtüsel olarak devam ettirdiğimiz uğraşlara ve pratiklere bir mesafe alıp “Yaptığım şey nedir? Ne içindir? Ve neye yol açar?” sorularının sorulmasıdır. Gündelik hayatımıza dair bu soru, yalnızca Gezi olaylarının zihin ve fantezi dünyamızda yarattığı kırılmayla sorulabilirdi. Süreç, fantezi dünyamızın arka planında nasıl bir faşizmin yattığını, devletin organize şiddet aygıtlarıyla nasıl da kendisine tehdit gördüğünü öldürmeye hazır ve nazır olduğunu ve hain medya eliyle olayları nasıl görmezden gelme, çarpıtma ve manipüle etme araçlarını kullandığını ortaya çıkardı. Ve bu belirim, bugüne dek kim bilir nelerin görmezden gelindiğini ve mesela Kürdistan'da cumhuriyet tarihi boyunca özellikle son otuz senedir yaşananların (devletin yaktığı köyler ve yaptığı işkencelerden, JİTEM’in gerilla kıyafetleriyle sivil katliamları yapmasına kadar) nasıl haince batıya servis edildiğinin de ipucunu verdi. Ve bu durum birçok insanda "Peki biz bu rezil duruma karşı ne yapabiliriz?" sorusunu doğurdu.

Gündelik hayatımızı askıya alarak kalkışacağımız bir mücadele döneminde değiliz. Evet olaylar devam etmekte ama tansiyon elbet düşecek ve Tayyip Bey ölene kadar iktidar olsa da ondan sonra hayatımızı kuşatan baskı ve iktidar yapıları sürmeye devam edecektir. Dolayısıyla sürekli ve kalıcı olacak ve iktidarın temelini kazacak soru, gündelik hayatın nasıl politize edileceğidir?

3) Mevcut ve gündelik hayatın ciddiye alınması ve sorguya açılması bir tefekkür süreci değildir, hayatın etik-politik olarak üstlenilmesinin temelini oluşturur. Dünyayla doğrudan ilişkilendiğimiz yere dair soru, uğraşımızın varlık sebebi olan gönderme yapılarını aşikar kılarak verili-mevcut dünyayı bütünlüğüyle ortaya çıkarır.

Geçtiğimiz dönem Boğaziçi Üniversitesi'nde Sosyal Bilimler Ne İşe Yarar? atölyeleri düzenlenmişti. Politik olarak da özel bir konumda bulunan sosyal bilimlerin yerinin ve yönünün ne olduğu, gitgide şiddetini artıran bir dünyaya karşı gelişmiş bir duyarlılığın artık kendi gündeliğine dair sorusu kamusal alanda sorulmuştu. Bu soru bugün bütün disiplinler için anlamlıdır. Yoruma açık olmayan bilimler ve mühendislikler de bu soruyu sormalıdır. “Bugün teknolojinin ve bilimin gelişimini ne yönlendirmektedir veya engellemektedir, mühendisliğin askeri sanayi ve ekonomik eşitsizlik ve adaletsizlik ile ilişkisi nedir, inşaat mühendisliği Ağaoğlu'na, kentsel dönüşüme, konut piyasasına nasıl yaklaşmalıdır?” gibi sorular çoğaltılabilir. Ayrıca gündelik ilişkilerimizde arkadaşımıza attığımız kazıktan vaktimizi ne yaparak ve ne konuşarak harcadığımıza kadar her şey mevcut dünyanın vaziyetiyle derinden ilintilidir.

Ciddiye almak aynı zamanda muhatap almaktır ve vermemiz gereken bir cevaba işaret eder, gündelik uğraşımız aracılığıyla ilişkilendiğimiz dünyaya karşı bizi konumlandırır. Bu, yaptığımız işte yaşadığımız sıkıntıları, maruz kaldığımız haksızlıkları, yaşadığımız hayal kırıklıklarını çağırır. (Bugün öğrenci gençliğin akılları ziyan eden geri zekalılıkta ve yüzeysellikteki dersleri almaya zorlanarak maruz bırakıldığı fiziksel şiddet gene örgütsüzlükten ve hayatın ciddiye alınmamasındandır.) Mevcuda dair bu bilinç, içimizde olması gerekenin ne olduğuna dair bir iştah doğurur. İşte burada vereceğimiz cevap, takınacağımız tavır, alternatifin kendini hissettirdiği ve gündelik hayatın etik-politik bir mesele olarak ortaya çıkışıdır.

4) Hayatın etik-politik olarak üstlenilmesi gündelik hayatımızı ciddiye almamızı gerektirir. Vaziyetin farkındalığı ve uğraşımızla girdiğimiz birebir, fiziksel ilişki. Gündelik hayatımız işimiz, okulumuz, mahallemiz ve diğer sosyal uğraşılarımızdan mütevellittir. Bütün bu aktivitelerde her zaman diğer insanlarla birlikteyizdir. Yeni bir politik özne olarak gündelik hayatın üzerinden örgütlenmenin temelini, şimdiye dek bireysel bir mesele olarak anlattığımız "soru"nun kolektif/toplumsal tecrübesi oluştur. 'Birey' olarak politikleşmenin pasif insan fantezisi olduğunu belirtmiştik. "Gerçek" insan toplumsaldır. Dolayısıyla gündelik hayatın sorusunun açıklığında, insanın gündelik hayatını paylaştığı insanları da ciddiye alması ve alternatif düşünce minvalinde diyalog kurması, örgütlenmenin başlangıcıdır. Bugün parklarda yapılan mahalle meclisleri, gerçek anlamıyla örgütlenmeye başlamanın örneğidir. Sendikal ve partisel örgütlenmenin tarihsel kökenleri de benzer bir tecrübede yatar, ancak kuvvetini ve kitle nezdinde bağlayıcılığını kaybetmiş bu mefhumun yeniden düşünmeye devam etmemiz gerekiyor.

Örgütlenen insan gerçek anlamıyla toplumdur, halktır. Alternatif hareketin ve örgütlenmenin (Sol da bir şekilde alternatif düşünce demektir) güçlü olduğu 70'li yıllarda Mahir Çayan'ın halk mefhumu hakkında şu söyledikleri oldukça manidar: "Halk soyut bir kavram değildir. Halk, içinde bulunduğu devrim aşamasında çıkarları devrimde olan sınıf ve tabakalardır."[iv] Ancak son yaşananlar gösteriyor ki, örgütsüz darbe sonrası toplumu olarak, halk kelimesi bizim için soyut bir kavramdır. (Hangi halk? AKP'ye oy vermişlerin halk olmadığını söylemek en hafif tabiriyle gülünç olur.)

5) Devrim düşüncesinin popüler kullanımı yanlıştır. Devrim, bir kişinin veya grubun kendi istediği dünya düzenini zor kullanarak dayatması değildir. Devrim, bir hareket imâ eder. Devir sözcüğünden gelir. Dairesel bir harekettir devir. Devirim şeklinde devrim de duran çemberi hareket ettirmek, devir almasını sağlamaktır. Devrimcilik de çemberin daima hareket etmesidir, sabit durmasına mahal vermemektir. Çemberi sabit tutan şey ise iktidardır. Çemberin tepesinden bastırıp hareketi engeller, statik bir yapıyı dayatır. Dolayısıyla devrim, bu sabitleyen yapıyı 'devirmeyi' gerektirir. Sözcüğün Avrupa dillerindeki anlamı da aynıdır, revolve sözcüğü devir demektir. Devrimcilik, dolayısıyla toplumun kendi kendini döndürmesini istemektir. Kendi kanunu kendi koyması ve kendini kendisi yönetmesidir, örgütlü bir halkın toplumsal hayatı kendi dinamizmi içinde örgütlemesidir. Marx'ın Alman İdeolojisi kitabındaki komünizm tanımı da bu açıdan manidardır: "Komünizm bizim için tesis edilecek bir vaziyet veya gerçekliğin ona uyacağı (uydurulacağı) bir İdeal değildir. Mevcut vaziyeti ortadan-kaldırarak-aşan (aufheben) gerçek (tesir sahibi, wirklich) harekete komünizm diyoruz"[v]

Peki sosyalistlerin bahsettiği sosyal devrim ve sistem değişimi resmin neresinde kalıyor? Sosyal devrim mevcut dünyaya bütünlüklü olarak alternatif oluşturan bir düzenin hayata geçirilmesidir. Bugün bütünsel bir alternatif modernite projesi olarak sosyalizmin dünyaya sadece gönüllerde ve bir ideal olarak alternatif oluşturduğunu görüyoruz. (Oysa alternatifi, başka bir imkan olarak müsait durumda olan olarak düşünmeliyiz.) Ve sadece bir ideal olarak mevcut olan bütüncül projeler ve idealler tarihsel tecrübe ve kültürel dünyamızın geçirdiği dönüşüm vesilesiyle bağlayıcılığını yitirmiş durumdadır. Bugün sosyalizmin yeniden düşünülmesi ve başka bir imkân olarak müsait duruma getirilmesi gerekir. Ancak, yalnızca örgütlü bir toplum sosyal devrimi düşünebilir. Bu yüzden Gezi Parkı deneyimi yalnızca anarşist bir ütopya oluşturabildi. (Tek başına Taksim Komünü fikrini zevzeklik ilan edersek.)

Eğer kapitalist modernitenin başlangıcına bakarsak, hakim sistem olmadan önce kapitalist ilişkilenme (meta ilişkileri) ve modern insanın geleneksel sistemin içinde doğduğunu ve geliştiğini görürüz. Hatta etkisini iyice genişletene kadar geleneksel yapıyla bir çelişki içine bile girmemiştir. Aydınlanma veya modernist düşüncenin 10. yüzyılda çıkmamış olması tesadüf değildi. Bugün de süreç benzerdir. Alternatif düşünce ve yeni örgütlenme biçimleri, illa ki ve doğrudan iktidarı karşısına almaz, etrafından dolaşır. Bunun şüphesiz devrimci bir yönü vardır. Medyadan örnek verelim: Tayyip Erdoğan, bir TV programında, bazen ortalığı karıştıran laflar etmesinin ve ülkede siyasi gündemi kızıştırmasının, tartışmalar yaratmasının sebebi sorulduğunda "Gündemi belirleyemezsem başbakan olmam ne anlama gelir?" şeklinde bir cevap vermişti. Dolayısıyla mevcut dünyanın 2. bölümünde bahsettiğimiz reaksiyoner muhalefetin nasıl da iktidar güdümünde olduğu ortadadır. Biz bugün başbakana şu cevabı vermeliyiz: "Gündem belirleyemeyeceksek halk olmamız ne anlama gelir?" Gezi hareketinde de bunu gördük. Medya ve iktidar, yok sayma ve şiddet ile yok ettiği muhalif politikayı her zamanki gibi görmezden geldi, ancak halkın tepkisi sadece ülke değil, dünya gündemini bile belirleyebilecek güçte olduğunu gösterdi.

Peki böyle bir düzen istemememizin gerekliliğini nereden çıkarıyoruz?

Hiçbir yerden çıkarmıyoruz.

Alternatif düşünce, kendini bir ilke olarak dayatmasının kendi önüne çıkardığı açmazı kıvançla karşılar. İnsanın özünde özgürlük yatması gibi iddialarda bulunmadan, istediğimizin tersi olan mevcut durumdan bahsetmenin kâfi olduğu inancında olmalıyız. Hayatımızı bugün mevcut düzen ve iktidar belirler, bu, baskıcıdır, özgürlükleri kısıtlar, sömürüp ayrıştırır, yerine göre şiddet uygular ihtiyaç duyarsa öldürür. Bugün küresel kapitalist bir dünyada yaşıyoruz. Bu iktisadi sistem öyle bir hal aldı ki, 10 yaşımızdan itibaren işsiz kalıp sefalet içinde yaşama korkusuyla büyüyüp, bu tatsız duruma düşmemek için çabamızı, bütün enerjimizi sarf ediyoruz. Çalışmaya istekli olmaya rağmen aç veya sokakta kalma korkusu, günümüz sisteminin bir unsuru. İnsanlık onuruna yakışır bir yaşam sürmek için yapmak zorunda olduğumuz işler de çoğunlukla X şirketin hissedarlarını zengin etmeye yarıyor. Bu süreç içerisinde yönetmen olmak, bilim insanı olmak, ressam olmak veya hiçbir büyük şey olmadan mütevazi bir şekilde yaşamak gibi isteklerimiz varsa bunlardan vazgeçip güvenli, paralı işkollarına yönlenmeye zorlanıyoruz. Çok para getirmeyen her şey tek tek yok ediliyor, parklar AVM’lere, ormanlar soya fasulyesi ve mısır tarlalarına, yüzlerce yıllık mahalleler kentsel dönüşüm adı altında lüks konutlara, sahillerimiz 5 yıldızlı otellere ve yat limanlarına, çaycılarımızı pahalı kafelere dönüştürülüyor. Çabuk ve çok para kazandırmayan filmler gösterime girmediğinden düzgün film bile izleyemiyoruz. Bilimsel çalışma yapmak isteyenler teknoloji şirketlerine ve askeri sanayiye zorlanıyor. Sömürü ve büyük sermayenin oyunları sebebiyle Afrika’da milyonlar açlıktan ölüyor ve dünya çapında sadece bir şirkete katma-değer sağlayamadığı için milyarı aşkın insan asgari ücret denen kölelik koşullarında yaşamaya mahkum ediliyor. Dolayısıyla piyasa ilişkilerinin egemen belirleyici olduğu dünyada nasıl sıkıştırıldığımız ortada.

Sistemi ve mevcut dünyayı tek tek hepimizin gündelik uğraşları ve yaptıklarımızın toplamı oluşturur. Gelecek, tek tek hepimizi, herkesi, gündelik uğraş ve bizi doğrudan ilgilendiren konularda, mevcut olanın ve dayatılanın ötesinde alternatifler düşünmeye, tartışmaya, bulmaya, üretmeye, paylaşmaya, örgütlenmeye ve devrimin doğum sancılarını çekmeye çağırmakta.

"Yapabilirsin, çünkü yapmalısın!"

 

Berker Basmacı



[i] Burada, “Bunu okuyorsan direniş sensin!" sloganını hatırlatmak gerekiyor. Hakiki yorum yoktur, okuduğumuz metinlere müdahil olmanın vakti geldi ve geçiyor. Dolayısıyla maksat, affınıza sığınarak, sizi provoke etmekten başka bir şey değil.

[ii] Rilke, Apollo'nun Arkaik Gövdesi.

[iv] Mahir Çayan, Toplu Yazılar, Su Yayınları, 2. Baskı, Sayfa 18.

[v] ."Der Kommunismus ist für uns nicht ein Zustand, der hergestellt werden soll, ein Ideal, wonach die Wirklichkeit sich zu richten haben [wird]. Wir nennen Kommunismus die wirkliche Bewegung, welche den jetzigen Zustand aufhebt." - Karl Marx, Friedrich Engels, Die deutsche Ideologie. MEW 3, S. 35, 1846/1932