Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Otonomist Marksizm
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 2263
Yazdır

Futbolun afyon olduğu, lümpen bir alan olduğu, aslında insanların uyku tulumu haline getirilmiş stadyumlarda uyutulduğu tartışmaları, “Gezi Parkı Direnişi” ve taraftar gruplarının direnişteki konumu ile ayyuka çıktı. Yaşam alanlarının giderek ticarileşmesi, futbolun piyasalaştırılması süreciyle de başa baş gidiyor. Bu anlamda futbolun piyasalaşmasının ikinci boyutundan, taraftarlığın dönüşümüne bakmak, giderek muhalifleşen taraftar gruplarını anlamak açısından yardımcı olabilir.

Oyunun öznelerinin nasıl nesneleştirildiği, piyasada birer tüketici, stadyumlarda birer izleyici konumuna nasıl sürüklendiğini görmek için lisanslı ürünlere bakalım. Artık taraftarlık öyle bir hale geldi ki; anlamını lisanslı ürün satın almakta buldu.

Lisanslı ürün almayan taraftar, taraftar sayılmaz. Korsan ürün bir kulübe ihanet göstergesidir. Ürünün üretimi aynı fabrikaya dayansa da, biri lisanslı, diğeri lisanssız olarak tanımlanarak, değeri buna göre belirlenir. Futbol takımlarının arması, anlamını nerede bulur? Taraftarları olmasa o armanın anlamıyla kendini özdeşleştiren, o arma için kilometrelerce yol giden insanlar olur muydu? Ya da armanın taşındığı yerler futbol sahası dışına çıkabilir miydi? Bu ortak değerin tekdüzeleştirilmesi, bir şekilde ürünleştirilmesi ve nitel değerinin belirlenmesi taraftarlıkla özdeştir. Ancak kulüp yöneticileri, taraftarlardan bağımsız bir biçimde o armanın nerede dikeleceğine, nerede ve ne fiyatla satılacağına karar verir. Şimdi, armayı kamusal ortak alanlarla, kulübü devletle, yöneticileri ise hükümetle değiştirirsek, Gezi Parkı ile taraftarlar arasındaki gizemli ilişkiyi anlamlandırabiliriz. Beşiktaş taraftarlığının öznel hali, Beşiktaş’ı diğer “büyüklerden” ayıran özelliklerden de anlaşılabilir. Semt kültürü, 80’li yılların, 12 Eylül şiddetinde kurulmuş olması, üçüncü büyüklük ve mütevazilik…

Geçtiğimiz günlerde yayılan bir haber, üniversiteler ile stadyumlarda denetim ve güç hakkının özel güvenlikten polise devredilmesi düşüncesi, Gezi Parkı direnişinde futbol taraftarlarının rolü ile perçinlenmiş olmalı. Tribünlerin taşıdığı politik yaratıcılık alanı, müdahaleleri gazlar ve tazyikli sulara bırakırken, bir korkunun da giderek büyümesine neden oluyor. Uyutacak denilen futbol, meydanlarda, sokaklarda çalar saat işlevi görüyor. Gündeme gelen denetim değişikliği, Gezi Parkı direnişindeki öznelere bakıldığında, ideolojik ve politik olarak nerelere dayandığını özetler nitelikte. “Toplumların afyonu” futbol ile “ilim-irfan yuvası” üniversitelerin birlikte anılması Gezi Parkı direnişinde öne çıkan taraftar gruplarını da gördükten sonra kimseyi şaşırtmıyor.

İtalyan düşünür Antonio Negri, futbol ile, daha doğrusu futbol kulübü olan Milan ile olan bağını 1998 yılında, Rebibbia Cezaevinde, 1 Mayıs’ta kaleme aldığı “Milan, Kesinlikle!” yazısıyla anlatıyor. Bu yazıda, futbolun içine düştüğü değer bunalımına ve dönüşümüne değiniyor, bu yıkımdan Milan’ın da etkilendiğini söylüyor:

 

“Eskiden, insanlar hangi takımın taraftarı olacağını seçerken (ya da aileden devralırken) insanlar neye göre karar alacaklarını bilirdi. AC Milan, Torino ve Roma kent proletaryasının ‘kızıl’ takımlarıydılar. Öte taraftan Inter, Juventus ve Lazio patronların takımıydı. 70’li yıllarda Milan taraftar grubu ‘Kızıl-Kara Tugayların’ kurucuları arasındaydım. Oğlum ile iki kızımı, birinin erkek arkadaşı Inter’i tutuyor olmasına rağmen Milan geleneğiyle yetiştirdim. Artık bunların hiçbir anlamı kalmadı. Milan’ı Berlusconi satın aldı ve artık Van Basten’in, Gullitt’in veya Rijkaard’ın Sovyetik profillerini taşıyan t-shirtlerini vermiyor.” (Negri 2010: 164)

 

Böylesine eylemci bir düşünürün, bir futbol taraftar grubu kurucusu olması, 90’lı yıllardaki Türkiyeli düşünürlere ve politik olarak kendilerini solda konumlandıranlara “komik” gelebilirdi. Türkiye’deki solun, muhalefetin, entelektüellerin v.d. futbola ya da futbol taraftarlığına ilgisi yakın bir zamana tekabül eder.[i] Negri’nin sınıfsal konumlar ile takımlar eşleştirmesini Türkiye’ye uygulamaya çalışsak, Adanademirspor’un dışında ilk olarak akla Beşiktaş’ın “Halkın Takımı” olarak bilinmesi gelecektir.

Diğer taraftan, Türkiye’de futbol tribünlerinde toplumsal olaylara dair göndermeler yapan[ii], 1 Mayıs’larda[iii], çeşitli protesto eylemlerinde ön saflarda yer alan yine Beşiktaş taraftarları[iv] olmuştur. Elbette bu görünümler pür-ü pak bir alandan, bir muhaliflik olanağından ya da bir “proletarya takımı”ndan bahsedilmeye imkan vermez. Ancak Türkiye’de Beşiktaş’ın yazgısı hep “şerefli ikinciliklere”, üçüncü büyük olmaya, mütevaziliğe ve kısmi olarak da iki büyük karşısında muhalif olmaya dayanmıştır. Beşiktaş taraftarı diğer “iki büyük” takım taraftarları gibi makul bir taraftar olamamıştır. Futbol tribünlerinde tehlike arz edenlerin meydanlara, direnişlere katıldığında nasıl bir etki yaratacağını Gezi Parkı direnişi süreci gösterdi. Giderek stadyumlarda izleyiciliğe sıkıştırılmak istenen, seyirciliğe dönüştürülmek istenen taraftarlık, kendini meydanlarda ifade etmeye başladığında, o müdahale etme çabasının, gösteriye kapılmama çabasının nelere kadir olduğunu anlattı. Bir araya gelmesi imkânsız olan takım taraftarları ortak bir amaçla birleşebildi. Gezi Parkı ile stadyumların ve taraftarlığın dönüşümü arasındaki benzerlik, piyasanın belirleyiciliğine karşı yaratıcılık olanaklarını, alternatif olanaklarını da gösterdi.

Yıllardır tribünden toplumsal meselelere müdahale etmeye çalışan Çarşı, Beşiktaş çevresindeki direnişin lokomotifi oldu. Tüm bu noktaları bir araya getirdiğimizde yazının başlığı anlam buluyor: Negri Türkiye’de yaşasaydı, Beşiktaşlı olurdu.

 

KAYNAKÇA

Negri, A. (2010) Milan, Kesinlikle! (çev: Ulus Baker) Cogito, Sayı: 63, Yapı Kredi Yay., İstanbul.

 

Halil İbrahim Gürel[v]



[i] Bu görünümden ayrılan bildiğim tek örnek Tanıl hocadır. Kendisi yazarlık ve akademi süreçlerinden önce de futbol tribünlerindedir.

[ii] “Madımak”, “Yunus Parkları Kapatılsın”, “Hüseyin Üzmez Tutuklansın”, “Çarşı Faşizme Karşı, No Racism-Irkçılığa Son”, “Nükleersiz Türkiye”, “Çocuk Pornosuna Hayır”, “Emek Sinemasına Dokunmayın”

[v] Sosyoloji lisans. Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.