Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Otonomist Marksizm
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 1948
Yazdır

Bu Haziran başka bir Haziran. Bu Haziran gökyüzünün özgürlüğünü hisseden bir Haziran. Onurlu Haziranlardan bir başkası…

27 Mayıs günü sabaha karşı dozerin Gezi parkına girmesi ile bir grup insan şehirlerini korumak ve hafızalarına sahip çıkmak adına Gezi Parkı’ndaki yıkıma dur demek için nöbet tutmaya başladı. 29 Mayıs sabahında polis biber gazı ile eylemcilere müdahale ederek eylemcileri alandan çıkarmaya çalıştı. İnançlarından vazgeçmeyen halk orada kalarak direndi. 30 Mayıs akşamı polis şiddetine rağmen parkta ve birlikte olmanın gücü ile halk sesini duyurmaya devam etti. Çocuk, genç, yaşlı herkes parklarına, sokaklarına, şehrine sahip çıkmak için oradaydı.

31 Mayıs sabahı polisin inanılmaz güç kullanımıyla, TOMA ve biber gazı ile halka saldırmaya başladı. Akın akın insanlar Taksim meydanına yürüdü. Kadıköy, Beşiktaş, Gazi, Okmeydanı… Binlerce insan mahallelerinden çıkıp Taksim’e geldi. Polis Taksim meydanını ele geçirmiş, halk ara sokaklarda Taksim’e ve Gezi Parkı’na ulaşmak için polis ile çatışıyordu. Halk, kendi sokağı, meydanı, şehri için direndi.

1 Haziran günü direne direne halk meydana koşarken meydan özgürleşiyordu. Sıraselviler, İstiklal caddesi, Harbiye, Kazancı yokuşu… Her yerden insanlar Taksim Meydanı’nı doldurdu. Polis yok, devlet yok, zabıta yok, hükümet yok. Din, dil, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, etnik köken; birbirinden farklı olan birçok insan Gezi Parkı’ndaydı. Birlikte öğreniyor, birlikte yiyor, birlikte temizlik yapıyor, an içerisinde birlikte karşılaşıyor, birbirlerine korkmadan değiyor ve konuşuyorlardı. Birbirini tanımayan insanlar selamlaşıyor, eline karton-kalem alan pankart, sprey boya alan duvarlara yazılama yapıyordu. 31 Mayıs-1 Haziran günlerinde sadece İstanbul’da değil Ankara, İzmir, Adana ve birçok ilde insanlar sokaklara döküldü. İnsanlar her şeye benim diyen başbakana karşı, el konulan sokağına, deresine, suyuna, rüzgarına, meydanına, bedenine sahip çıkmak, onlar bizim demek için sokaktaydı. 31 Mayıs ve 1 Haziran tarihleri yıllarca ele geçirilen, susturulan, onursuzlaştırılan yaşamların vicdanının bir anda sokağa çıkıp haykırmasıydı. 1 Haziran Türkiye halkının devlet ve iktidar ile kendi içinde yaptığı vicdan hesaplaşmasının isyanıydı.

Ortada ne yönetilecek bir algı ne de karışık bir durum vardı. Bize ait olanı istiyor,  yaşamımıza karışılmasına “Yeter Artık!” diyorduk. Demokrasi denilen şeyi söylemiyor yaşıyorduk. Özgürlüğü bedenimizde, dilimizde hissediyorduk. Yazıyor, çiziyor, kuruyor, bozuyor, paylaşıyor; yıllarca eyleyemediklerimiz, ifade edemediklerimiz için kendimize alan yaratıyorduk. Duygular akıyor, aktıkça Gezi Parkı’nda birleşiyordu.

Gezi Parkı’nda, Taksim’de yaşamlarımız bir oldu. Çelik kapılı evlerdeki yaşamlarımız sokaklara indi. Aynı kazandan yemek yedik, aynı talcidli sudan kullandık. Birbirine değmeyen, birbirini hissetmeyen nefeslerimiz birbirine değdi birbirini hisseder oldu. Gezi direnişi, bu coğrafyada başka bir yaşamın mümkün olduğuna inandı. Umudumuz gerçek oldu, hayale gerek kalmadı. Bir yerden öğrenmedik ya da bir geleneğin devamı değildik. Gezi Parkı’nda yaşamlarımız anda oluşan, duyguların ifadesiyle yol alan, gülümseten, kahkaha attıran, direndiren, isyan ettiren bir dereydi. Dere, yolunu birbirine güvenmekle buluyor, mizahla şekilleniyordu. Her gün sesler daha gür geliyor daha da kalabalıklaşıyorduk.

Gezi’de düşünceler hareket oluyor, eyleme dökülüyordu. Yaratıcılık düşünceden çıkıp eyleme dönüşüyor, insanları etkiliyor ve bir araya getiriyordu. Alışık olmadığımız kalabalık, tanımlara sığmıyor, hepimize ezber bozduruyordu. Bildiğimiz eylemlere, direnişlere benzemiyor; ertesi gün ne olacağını, neye uyanacağımız bilmiyor, an’da olmanın keyfini sürüyorduk. İktidar kendinde bu kalabalığı tarif etme gereksinimi hissediyordu. Buradaki kalabalığı istediği düzlemde tarifleyecek ve hareket meşrutiyetini kaybedecekti. Fakat hareket kendi içinde gayet meşru bir yerdeydi. Sadece iktidarın gözünde “öteki” bir hareketti. İktidar, bu hareketi ötekileştirmek, marjinalleştirmek için “Çapulcu” kelimesini kullandı. Artık TDK için “Çapulcu” kelimesi düzeni bozan, düzene aykırı davranışlarda bulunan bir anlama geliyordu. Çapulcuyduk, çünkü biz olduğumuz sürece ne düzen vardı ne de düzenin içinde bize yer vardı. Düzene girmemiz için onurumuzdan ve vicdanımızdan vazgeçmemiz gerekiyordu. Sorun düzeni rahatsız edende değil, sorun zaten düzenin içindeydi. İnsanlar bu düzende yer bulamadığı ve bu düzenin yaşamlarını ellerinden aldığı için sesini duyurmaya, haykırmaya başladı.

Artık isyanı, neşeyi ve özgürlüğü tadıyoruz... Bundan sonra kim dur diyebilir ki? Akan dereye hangi odun dayanabilir ki? Derenin sakinleştiği yer hızlı akmaya çalıştığı yer değil midir? Derelerin isyanı olan şelalelerden sonra huzuru hissetmez miyiz?

“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”