Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Otonomist Marksizm
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 2728
Yazdır

Sermayenin politik pratiği değil, emeğin politik pratiği üzerinden bir okuma: İtalyan Otonomist Marksist gelenek

 

Sermayenin genişleyerek yeniden üretiminin tarihini okurken iki temel Marksist yaklaşım söz konusudur. Bunlardan birisi sermayenin tarihini üretici güçlerin gelişmesinin tarihi olarak okurken, diğeri sınıflar mücadelesinin politik tarihi olarak okur. Elbette bu iki farklı okumanın devlet, birey, özgürlük, komünizm meselelerinde farklı yaklaşımları mevcuttur. Bu farklılıklar aynı zamanda politik olanın kuruluşunda da farklı eğilimleri beslemektedir.

 

Sermayenin genişleyerek yeniden üretiminin tarihini üretici güçlerin gelişmesinin tarihi olarak okuyan yaklaşımların temelinde, sınıflar arasında var olan antagonizmayı üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki antagonizmaya tabi kılmaları yatar. Üretici güçler bütünüyle gelişip üretim ilişkilerini bütünüyle parçalayana kadar devrim ve işçi sınıfının özgürleşmesi olanaklı değildir.

Bu yorumların tarihsel kökenini 19. yüzyıla kadar götürmek ve 1848 yenilgisinden sonra, Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisi’ne Katkı’da yazdığı ifadeye dayandırmak mümkündür: “Burjuva toplumunun üretici güçlerinin, burjuva ilişkileri çerçevesi içinde, mümkün olan olanca hız ve bereketiyle geliştiği genel refah döneminde, gerçek bir devrim söz konusu olamaz. Devrim…ancak modern üretici güçler ile burjuva üretim biçimleri çatıştıkları dönemlerde mümkündür. İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olamaz…Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi koşulları eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini alamazlar.”[i] Bu ifade, farklı Marksist okumalarda tezahürleri farklı bile olsa temel varsayım olarak yer alır. Teori/pratik, ekonomik olan/politik olan, yapı/özne, kitle/öncü, parti/işçi sınıfı gibi ikilikler ve bunların yasacı/belirlenimci ilişkileri zemininde, izleri günümüze değin uzanan Marksist okumalara kaynaklık eder.

Başta Alman Marksizmi olmak üzere emperyalist dönemin Marksistleri arasında, sermayenin üretici güçlerinin geliştirilmesini yasalaştıran bir analizin ve buradan da reform ve devrim tartışmasının temelini kurmuştur. Reformizmin kurucuları Bernstein, Hilferding ve Kautsky tarafından politiklik, sermayenin kendi iç çelişkilerinin olgunlaşmasının tamamlanması ve kendi kendini yok etmesinin ekonomik koşullarının gerçekleşmesine, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki diyalektik çelişkiye oturtulur. Kapitalizmin nihai krizinin gelmeyeceği varsayımına dayalı bu yaklaşım, krizlerin devrime dönüştürülmesi, hatta işçi sınıfının kriz yaratma kudretinin olumlanması fikrini, ekonomik determinizm ve sermayenin kendini olumlamasının politikliğine kapatarak bertaraf eder. İşçi sınıfının politikliğinin burjuva demokrasisine tabi kılınması ve radikal demokrasi içinde özneleştirilmesi, izlerini bugüne değin sürebileceğimiz bir politikliğin önünü açar.

Yine bu tartışma zemininde yer alan ve sermayenin içsel çelişkilerinin olgunlaşması fikrinden kopamayan Rosa Luxemburg, sermayenin nihai krizi sorununu emperyalizm kuramına dayandırdığı sosyalist devrim temelinde sınıf mücadelesinin sürdürülmesi gerektiğine vurgu yapar. Rosa emperyalizm ve kriz kuramını, Marx’ın sermaye birikiminin genişleyerek yeniden üretiminin hareketine dayandırır. Artı-değerin gerçekleşme sorununu, aşırı-üretim/eksik tüketim krizi temelinde yalnızca pazarın genişletilmesi üzerinden okuyarak kavramsallaştırır ve emperyalizm kuramını buradan kurar. Rosa’ya göre emperyalizm, “kapitalistleşmiş alanların henüz” kapitalistleşmemiş alanları ele geçirmek için verdiği “rekabetçi mücadele içindeki sermaye birikimi sürecinin siyasal ifadesidir.”[ii] Rosa, kapitalizmin yayılmacı niteliğine ve sermayenin genişleyerek yeniden üretimine dair ön açıcı bir analiz geliştirmesine rağmen, sermayenin nihai krizinin koşulları oluşmadan kapitalizmin nasıl yıkılacağı sorusunu boşlukta bırakır.

Lenin ise, bu tartışmada emperyalist arası krizin işçi sınıfı açısından devrimcileştirilebilecek politik olanaklarına işaret eder ve sermaye birikim sürecinin krizini egemenlik krizi olarak okuyarak politikleştirir. Alman Marksizminden teorik olarak değil, politik olarak kopar. Ekim Devrimi’ni olanaklı kılan, Lenin’in krizi politik olarak okumuş olmasıdır. Ancak Ekim Devrimi’nden sonra üretici güçlerin geliştirilmesi fikri hâkim hale gelir ve bu fikir Sovyet Marksizminin ideolojik payandası olur. Sovyet Marksizmi, diyalektik materyalizm (diamat) ve tarihsel materyalizm (histomat) temelinde, ücretli emek ilişkisine dayalı değer üretiminin ortadan kaldırılmasına değil, üretici güçlerin üretim ilişkilerini parçalayacağı zamana kadar devam ettirilmesini meşrulaştırır. Sovyetlerin üretici güçlerin geliştirilmesi yönünde sanayileşmeyi ve ücretli çalışmayı yüceltmesi, üretimin devlet eliyle geliştirilmesi sosyalizme, oradan da komünizme geçiş ideolojisini kurar.

İki dünya savaşı sonrasında Marx, bir yandan Sovyet Marksizminin ideolojisine, diğer yandan akademinin bilimselciliğine sıkıştırılır. Marx ya sermayeyi analiz eden bir iktisatçı ya sınıf analizi yapan bir sosyolog ya da bir filozof gibi algılanır ve çalışmaları akademik çalışma nesnesine dönüştürülür. Evet Marx sermayeyi analiz etmiş, sınıfsal ilişkilerin kuruluşunu açıklamış ve bunu yaparken felsefi bir yöntem kullanmıştır. Ama Marx’ın akademinin çalışma nesnesi haline getirilmesi, onun kavramlarının ve kategorilerinin indirgemeci ve determinist yorumlarla katılaştırılmasına, sermayenin toplumsal kuruluşu ve işleyişi ile kavram ve kategoriler arasında dışsal bir ilişkinin kurulmasına, kapitalist gelişmenin mantıksal ve tarihsel analizlerine dayandırılan yasacı ve belirlenimci yaklaşımların hakim olmasına yol açmıştır. Bu anlamıyla bir yandan akademik Marksist iktisadi analizler, “sermayeyi” bir “ilişki” olmaktan çıkarıp “şeylerin bilimine,” diğer yandan ise akademik Marksist sosyoloji “sınıfı” bir “ilişki” olmaktan çıkarıp kapitalist toplum içinde “niceliklerle” ifade edilen bir “konuma” indirgemiştir. Bu anlamıyla akademik Marksizm, sermayenin işleyişinin ortadan kaldırılmasının ve emeğin özgürleşmesinin politik olanakları üzerine düşünmenin önünü tıkamıştır.

Marx’ın üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye yaptığı vurgudan çıkarak, determinist, teknolojik ve teknik ilerlemeyi yücelten, altyapı-üstyapı, üretim alanı-dolaşım alanı, teori-pratik, özne-yapı ve benzeri ayrımlar temelinde yapılan Marksist okumalar, emeği ücretli emeğe indirgemeleri sebebiyle, sermaye ile emek arasındaki antagonizmayı da ücretli emekle sermaye arasındaki çelişkiye indirgemiş ve böylece emeğin kurucu politik öznelliğini göz ardı etmişlerdir. Yirminci yüzyıl Marksizminin krizi budur.

 

İtalyan Otonomist Marksist Gelenek

İtalyan Otonomist Marksist gelenek, sermayenin tarihini sınıflar mücadelesinin politik tarihi olarak okuyan ve Marksizmin krizini aşmaya yönelen bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın, kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşu ve sermayenin genişleyerek yeniden üretiminin tarihsel uğrakları üzerine, İtalya’daki politik-pratik deneyiminden, kendi ifadeleri ile “İtalyan laboratuarından”[iii] yola çıkarak geliştirdikleri analizin iki temel dayanağı vardır: Birincisi Marx’ın ekonomi politiğinin ve kapitalist değer yaratma ilişkilerine dair analizinin yeniden gözden geçirilmesi, ikincisi ise felsefi anlamda sermayenin diyalektik işleyişinin yerine, Spinoza’dan çıkıp Deleuze’e kadar uzanan bir içkinlik, kudret ve kendini değerli kılma felsefesinin açtığı politik olanakların araştırılmasıdır.

Otonomist Marksizmin kuramsal seyri iki temel dönemleştirme üzerinden okunabilir: Birinci dönem, ilk dönem kuramcıların, “üretimin sosyalist örgütlenişi ile Keynezci düzenleyici” politikalar arasında bir fark olmadığı fikrinden yola çıkarak geliştirdikleri ve sermayenin gücünün toplumsal niteliğine vurgu yaptıkları “sermaye planı”[iv] analizine dayanır. İlk dönem kuramcılar arasında yer alan R. Panzieri, Rieser, Alquati ve Tronti, sermayenin genişleyerek üretimini, fabrika yasalarının “despotizmi”nin tüm topluma dayatıldığı tezinden yola çıkarak, üretim alanını “despotizmle” dolaşım alanını ise “özgürlükle” tanımlayan anlayışlara yönelik radikal bir eleştiri geliştirmişlerdir. İkinci dönem ise, kapitalist üretim ilişkilerinin genişlemesinde ve krizlerinde, işçi sınıfı mücadelesinin belirleyici rolüne dayanan analizdir. İkinci dönem kuramcıların vurgusu, sermayenin kendini olumlama felsefesinin diyalektik olduğu, emeğin kendini değerli kılmasının, olumlamasının ise diyalektik olmadığıdır. Bu kuramcıları Spinoza ve Deleuze’e yönleten, emeği sermaye için emek gücü olmaktan çıkaracak ve kendi içkin kudretini olumlayacak olanakları araştırma çabasıdır. A. Negri ve Classe Operaia’de operaismo (işçicilik) yanlıları ikinci dönemin kuramcıları arasındadır. Bu dönemleştirme, kavramsal olarak ortak izlekleri içerdiği gibi kopuşları da içerir. Yine de genel olarak bu iki dönemin kuramcılarının geliştirdikleri kavramsal çözümleme araçlarının birbiriyle eklemlenmesi, kapitalizmin tarihini, sermayenin üretici güçlerinin gelişiminin tarihi üzerinden değil, emeğin direniş tarihi üzerinden okunmasının önünü açmıştır.[v]

 

Otonomist Marksizmin Ekonomi Politik Okuması

Otonomist Marksist gelenek ekonomi politik okumasında, sermayenin değer yaratma ilişkilerini, politikliğin kuruluşunu, sermayenin krizlerini ve emeğin politik mücadele olanaklarını analiz ederken referans noktası olarak emeğin kendini değerli kılmasının politikliğinden yola çıkar. Bu şu anlama gelir: Sermayenin gelişme, genişleme ve kriz eğilimleri üretici güçlerin tarihsel gelişiminin tarihi üzerinden değil, emeğin kendini değerli kılmaya yönelik politik pratiğinin, direnişinin tarihi üzerinden okunmalıdır.

Marx’ın değer kuramını, değer üretim ilişkilerinin dönüşüme uğradığı biçimsel boyunduruk, gerçek boyunduruk ve yine Otonomist Marksist kuramın Marx’ın genel zekâ kavramından yola çıkarak kavramsallaştırdıkları “biyo-politik boyunduruk”[vi] dönemlerini, sermayenin teknik ve organik bileşimindeki dönüşümler temelinde analiz eder. Ama sermayenin organik bileşimi temelinde değer üretim ilişkilerinin dönüştüğü bu tarihsel uğrakları, sermayenin kendi “iç çelişkileri” ve yasaları üzerinden değil, işçi sınıfının “teknik ve öznel/politik bileşimi” üzerinden okur. “Profesyonel işçi”, “kitlesel/toplumsal işçi” ve “maddi olmayan emek (bilişsel/duygulanımsal emek)” kavramsallaştırmalarını, sermayenin değer üretme ilişkilerinin farklı tarihsel uğraklarındaki farklı sınıf bileşimlerinin dinamiği olarak görür. “Sınıf bileşimi” kavramı, değer üretme ilişkilerinin dönüşümüne bağlı olarak işçi sınıfının teknik bileşimi ile öznel-politik bileşimini tanımlar. İşçi sınıfının politik bileşimi, “tarihin belli bir anında işçi sınıfının bir özne olarak ortaya çıkmasını sağlayan politik bilinç düzeyleri, eylemleri ve ihtiyaçlarıdır.”[vii] Sınıf bileşimi kavramı, sermayenin teknik ve organik bileşimi karşısında, işçi sınıfının bileşimidir. İşçi sınıfının bileşimi kavramı, sermayenin değer üretme ilişkilerinin dönüşüme uğramasını sermayenin genişleyerek yeniden üretimini üretici güçleri geliştirmesinin nesnel yasaları zemininde değil, işçi sınıfının sermayenin genişleyerek yeniden üretimine karşı direnişi zemininde açıklanır. Yani sınıf bileşimi kavramı, sermayenin öznelliği ile emeğin öznelliği arasındaki antagonizmadan türer. Bu anlamıyla sermayenin diyalektik işleyişinin nesnelliğine değil emeğin politik kudretinin öznelliğine vurgu yaparlar. Buradan bakıldığında, üretici güçlerin geliştirilmesinin her uğrağı, emeğin kendini değerli kılmaya yönelik direnişinin bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Bu anlamıyla sermayenin krizleri, emek zamanı değerin ölçüsü olarak kurup işletemediği, kısaca emeği ücretli emek biçimi altında tahakküm altına alarak sınıflaştıramadığı uğraklardır. Değer üretim biçiminin her tarihsel uğrağı, üç dönüşüme karşı gelir: Birincisi, eski emek biçimlerinin tasfiyesi ve yeni emek biçimlerinin kuruluşu yoluyla emek sürecinin niteliksel dönüşümü, dolayısıyla emeğin ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılmasının sürekli yeniden kuruluşudur. İkincisi, belli türde sermayelerin tasfiyesidir. Üçüncüsü ise, egemenlik biçimlerinin tasfiyesi ve yeni egemenlik biçimlerinin kuruluşudur.

Dolayısıyla İtalyan Otonomist Marksist geleneğe göre, meta ilişkilerinin genelleşmesi, değişim değeri temelli toplumsal ilişkilerin yaygınlaşması ve soyut emeğin somut emek üzerindeki tahakkümünün genişleyerek toplumsallaşması, emeğin ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılmasının ve sermayenin diyalektik işleyişine tabi kılınmasının politik tarihi üzerinden okunmalıdır. Bu yaklaşım, tahakkümü yapılar ve teknolojik tahakküm temelinde okuyan ve “tarih-üstü” yapıların belirlenimciliğine oturtarak sınıflar arasındaki antagonizmaları ve mücadeleleri sermayenin değer yaratma ilişkilerinden koparan yapısalcı kuramın eleştirisini kurar. Otonomist Marksizmin buradaki özgünlüğü, sermayenin tahakkümü ile egemenlik/iktidar biçimlerinin tahakkümünü iç içe geçirmesidir. Bu ikisinin içkin kuruluşu, emeğin ücretli emek biçiminde sınıflaştırılmasına dayalı değer yaratma ilişkilerinin modern ulus devletlerin egemenlik biçimi altında güvence altına alınmasının politikliği ile işletildiğini ortaya koyar. Emekçinin ücretli emekçi olarak sermayeye tabi kılınması ile vatandaş (birey) olarak devlete tabi kılınmasının ekonomik olan/politik olan ayrımına dayanmadığını ve birbirini içerdiğini iddia eder. Modern ulus devletlerin sınırları içinde değerin ölçüsü olarak emek zamanın nicelikleştirilmesine ve “toplumsal olarak gerekli emek zamanın belirlenmesine” dayalı biçimsel eşitlik söyleminin, devlet karşısında bireylerin eşitliği söylemi ile birlikte modern dönemin tahakkümcü ve homojenleştirici politikalarının zeminini oluşturduğunu ileri sürer. Böylece analiz bu noktada, alt yapı-üstyapı (ekonomik olan/politik olan) arasındaki ayrımı ve bunlardan birinin belirlenimci olduğu fikrini ortadan kaldırır. Aynı zamanda, sermayenin diyalektik işleyişine değil, emeğin kendini olumlamasının öznelliğine dayalı bir Marksist okuma yapması anlamında, Marksist gelenek içinde ciddi bir kopuşu ifade eder. Bu kopuş, emeğin emek gücü olarak sermayenin diyalektik işleyişi içinde sınıflaştırılmasının, kendini olumsuzlayarak sermayeyi olumlamasının reddine dayanır. Otonomist Marksist geleneğin yaklaşımını oluşturan temel kavramların tarihsel kuruluşu ve birbirine nasıl eklemlendiği ancak bu kopuş temelinde anlaşılabilir.

 

Biçimsel Boyunduruk, Gerçek Boyunduruk ve Biyo-politik Boyunduruk

Otonomist Marksizme göre biçimsel boyunduruk dönemi, Marx’ın ilksel birikim döneminde mülksüzleştirilmiş ve emeği sermayenin karşısına emek gücünden başka satacak başka hiçbir şeyi olmayan “özgür emekçiler” olarak çıkaran süreçle birlikte başlar. Böylece toplumsal değer üretimi, değeri emek zamanla ölçülen emeğe dayalı hale gelir. Sermaye artık, kendi emeğini değerli kılmanın maddi koşullarından kopmuş olan emeği ücretli emek biçimi altında sınıflaştırmanın nesnel koşullarını elde eder. Biçimsel boyundurukta emek sürecinin sermayenin değerlenme sürecine tabi kılınması, Marx’ın deyişiyle “mutlak artı değere dayalı” üretim biçiminin hâkim hale gelmesi ile gerçekleşir. Bu süreçte “işçinin emeğinin nesnel koşulları (üretim araçları) ile emeğin öznel koşulları (geçim araçları), onun karşısına sermaye olarak, emek gücünün tekelci konumdaki alıcısı olarak dikilir.”[viii] Bu aynı zamanda değişim değeri için üretimin başladığı yerdir ve artık ne “üretimin sınırı tüketimin sınırıdır” ne de “üretim miktarı bellidir.” Üretim sürecinde emek hala emek aletlerini kullanmaktadır ve işinde niteliklidir. Otonomist Marksizm, biçimsel boyunduruk döneminde üretimin teknik temelini zanaat emeğine, sınıf bileşimini de “profesyonel işçiye” dayandırır. Sermaye, nitelikli ama artık emek aletlerinin sahibi olmayan bu emeğin elbirliğini fabrika zamanına ve mekânına tabi kılarak artı değer elde eder. Emek gücünün değeri fabrika üretiminin zamanına tabi hale gelir. Fabrika zamanının gerekli emek-artı emek diyalektiğine dayalı ölçüsü, değer üretiminin belirleyeni olur. Emeğin fabrika mekânında ve zamanında örgütlenen işbölümü ile toplumsallaşması, diğer emek biçimlerini tahakküm altına alarak tasfiye eder. Biçimsel tahakkümün biçimselliği, emeğin feodal dönemin açık siyasal zora dayalı üstünlük ve tabiiyet ilişkilerinden kurtulup, “emek koşullarının sahibi olan sermayenin” toplumsal mülkiyetine geçmesindendir. Sınıf mücadelesinin ekseni, sermaye açısından mutlak artı değeri artırmaya yani daha fazla canlı emeği artı değer üretimine tabi kılmaya, emek cephesi açısından ise gerekli emek zamana karşılık gelen değeri artırmaya dayalıdır.

Somut emeğin soyut emeğe dönüştürülmesinde ya da somut emeğin ürününün soyut emeğin ürününe dönüşmesinde, biçimsel tahakküm ilk uğraktır. Değişim değerine dayalı toplumsal ilişkilerin kuruluşu ve hâkim hale gelişi böylece başlamış olur. Belli bir uğrakta belli oranda canlı emeğin sömürülmesi ile elde edilen artı değer, başka bir uğrakta yeni ve daha fazla canlı emeğin artı değer üretimine tabi kılınması, yani değişim değerine dayalı üretim ilişkilerinin genişleyerek toplumsallaşması anlamına gelir. Bu toplumsallaşma ancak emeğin yarattığı değerlerin eşitlenmesi ile mümkündür. Değerlerin eşitlenmesi ise toplumsal olarak gerekli zamanın politikliğine içkindir ve değerlerin üretildiği ve toplumsallaştığı zaman ve mekânın politik tahakküm altına alınmasını zorunlu kılar. Biçimsel tahakküm döneminde politik tahakküm, emeği ulusal sınırlar içinde tahakküm altına alan egemenlik biçimi olan ulus devletler sayesinde kurulur. Bu aynı zamanda Otonomist Marksist kuramcılar açısından “sermaye planı”nın, yani sermayenin “sabit ve değişken kısımlarını en etkin biçimde işleyebilecekleri şekilde birleştiren ve kendisini teknik bir zorunluluğa dayalı olarak dönüştüren” bir güç olarak ortaya çıktığı dönemdir.[ix]

Gerçek boyunduruk dönemi, biçimsel boyunduruk döneminin profesyonel işçisinin artı emek zamanı azaltıp gerekli emek zamanı artırma mücadelesi karşısında sermayenin verdiği yanıttır. Nispi artı değer üretiminin hâkim hale gelmesiyle tanımlanan gerçek boyunduruk dönemi, biçimsel boyunduruktan iki yönden farklıdır: Birincisi emek aletlerinin yerini makinelerin almasıyla emek sürecinin kendisi dönüştürülmüştür. Marx bunu “sermayenin emek üzerinde gerçek boyunduruğu ile birlikte üretim tarzının kendisinde, emeğin üretkenliğinde ve sermaye sahibi ile işçi ilişkisinde…tam bir devrim meydana gelir”[x] biçiminde ifade eder. Emek artık, emek aletlerine ve emek sürecine hâkim olmaktan çıkar ve makinelerin uzantısı haline gelir. Emek sürecinin bütünü üzerindeki hâkimiyetini kaybeder. Otonomist Marksizme göre, gerçek boyunduruk döneminde, sermayenin artan organik bileşimi ile birlikte sınıf bileşimi de değişir. Artık söz konusu olan “profesyonel işçi” değil “kitle işçisi/toplumsal işçi”dir. Dolaysız üretim sürecinde fabrika zamanında ve mekânında tahakküm altına alınan emek, bu kez tüm toplumun fabrikaya dönüştürülmesiyle “toplumsal fabrikada” tahakküm altına alınır. Marx’ın vurguladığı gibi, gerçek boyunduruk döneminde toplumsal emeğin üretici güçleri, sermayenin üretici gücü olarak karşımıza çıkar.

İkincisi, artı emek zamanın artırılması, mutlak artı değer üretimine yani daha fazla canlı emeğin işe koşulmasına değil, nispi artı değer üretimine dayalı hale gelir. Bu, emeğin verimlileştirilmesi yoluyla tahakküm altına alınması demektir. Sermayenin artan organik bileşimi temelinde emeğin verimlileştirilmesi, sermayeler arası rekabetin belirleyici dinamiği haline gelir. Sermayeler arası rekabet, emeği verimli kılamayan sermayelerin tasfiyesini doğurur. Bu tasfiye aynı zamanda, mutlak artı değere dayalı emek zamanın tasfiyesidir.

Birinci sanayi devriminden Fordist birikim rejimine değin uzanan gerçek boyunduruk dönemi ile birlikte, sermayenin öznelliği olan artı emek zaman ile emeğin öznelliği olan gerekli emek zaman arasındaki çelişkiden üretim zamanı ile dolaşım zamanı arasındaki çelişkiye geçilir. Üretim zamanının mekânı ulus devlet iken, dolaşım zamanı dünya piyasasıdır. Bu dönemde kâr oranlarının sabitlenmesi ve eşitlenmesi, ulus devletler arası hiyerarşi ve küresel işbölümüne dayalı egemenlik işleyişi içinde ulusal “toplumsal emek zamanın” düzenlenmesi ile sağlanmıştır. Bu anlamıyla gerçek boyunduruk döneminin özelliği, emek gücünün politik öznelliğini sermayenin politik öznelliğine kapatarak reforme etmesidir. Otonomist Marksizme göre üretkenlik anlaşmaları zemininde ücretli emeğin politik bir güç olarak sermaye tarafından içerilmesi ve ulus devletin kurucu gücü olarak olumlanması bu döneme denk düşer.[xi] Yine Otonomist Marksizmin temel kavramlarından olan “işin reddi” ve “kendini değerli kılma” kavramları, emeğin ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılarak sermayenin diyalektik işleyişine tam tabiyetinin gerçekleştirildiği ve Fordist dönemin refah ve düzenleyici devletin iktidar işleyişine içerildiği gerçek boyunduruk döneminin eleştirisine dayandırılır. Bu dönemde emeğin politik gücünün ücretli emek siyasetine indirgenmiş olması, eleştirinin temel dayanağıdır. Tronti’nin geliştirdiği “işin reddi” stratejisi, tam da emek gücünün ücret karşılığında değişilmesi yoluyla sermayenin sınıf ilişkisinin sürekli yeniden üretilmesinin reddi anlıma gelir. Bu anlamıyla “işin reddi” stratejisi, sadece sermayenin yabancılaşmış biçimi olan ücretli emek biçiminin olumlanmasının reddidir.[xii]

Biyo-politik tahakküm dönemi, üretim zamanı ile dolaşım zamanı arasındaki ayrımın kalktığı, yeniden üretim alanlarının sermayeleştiği, toplumsal olarak gerekli emek zamanın bütünüyle artı emek zamana dönüştüğü bir uğraktır. Artık sadece üretim süreçleri değil, yeniden üretim süreçleri ve hayatın bütünü sermayenin değerlenme süreçlerine tabidir. Değer üretiminin ve dolaşımının politik egemenlik alanı artık bütün dünyadır. Gerçek boyunduruk döneminde artı değer üretimi ve değişim değerinin toplumsallaşması, değerin emek zaman üzerinden ölçülmesini sağlayan diyalektik temelinde işletilir. Artı emek zamanın artırılması, emeğin makineler yoluyla verimli kılınmasına bağlıdır. Oysa biyo-politik boyunduruk döneminde değerin ölçüsü emek zaman olmaktan çıkar. Emek gücü yine artı değer üretmekte ve değişim değerine dayalı toplumsal ilişkiler işlemeye devam etmektedir. Ama bu üretimi ve ilişkileri kuran ve işleten, emek zamanın sermayeleşmesi değil genel zekânın sermayeleşmesidir. Canlı emeğin kendisi sabit sermayeye dönüşür. Sermayenin organik bileşiminin artmasıyla birlikte fabrika zamanının ve mekânının dışına atılmış olan canlı emek, küresel fabrikanın üretim ağlarının içinde değer üretmeye devam eder. Sermayenin değerlenme süreçlerine bizzat kendisi sabit sermayeye dönüşerek tabi kılınır. Fabrika mekânında ve zamanında hâkim olan maddi emeğin yerini, niteliksel zamanın sermayeleşmesini sağlayan maddi olmayan emek almakta ve bu da emek biçimleri arasında yeni bir hiyerarşinin kurulması ile görünür hale gelmektedir. Bu anlamıyla Negri’nin “maddi olmayan emek” (enformasyon ve duygulanımsal emek) kavramı ile ifade ettiği emek biçimi, biyo-politik boyunduruk döneminin ve küresel fabrikanın sınıf bileşimini oluşturur. Özellikle hizmet sektörünün gelişmesiyle birlikte, “maddi ve sabit meta üretmediği için, bu üretim türünde içerilen emeği maddi olmayan emek, yani bilgi, hizmet ve iletişim gibi maddi olmayan metaları üreten emek olarak tanımlanabilir.”[xiii] Lazzarato’ya göre ise “işçi sınıfının teknik ve öznel-politik bileşimini tanımlamaya yönelik bir çaba çerçevesinde metanın enformasyonel ve kültürel içeriğini üreten emek olarak tanımlanan emek, maddi olmayan emektir.” Maddi olmayan emek kavramı emek süreçlerinde iki değişime işaret eder: Birincisi “enformasonel içeriği” bakımından endüstri ve hizmet sektöründe çalışanların emek süreçlerinde gerçekleşen değişimlerine,” örneğin “(yatay ve dikey iletişim becerilerine dayalı) bilgisayar ve sibernetik ortam hâkimiyetine” gönderme yapar. İkincisi, emek süreçlerinde “metanın kültürel içeriğini üreten etkinlik olan ama normalde iş olarak kabul edilmeyen bir dizi etkinliği”[xiv] genelleşmesini ifade eder. Niceliksel emek zaman temelinde değer üreten sermaye sektörleri yerini niteliksel değer üreten sermaye sektörlerine bırakır. Marazzi, bunu Fordist birikim rejimine özgü zamanın krizi olarak ifade eder ve maddi üretim için gerekli olan zamanın günümüzde azalmış olmasına rağmen, üretim tasarlama, eğitim, ilişki kurma, organizasyon, hizmetler vb… için harcanan zamanın arttığını ve bu artışın canlı emeğin “dilsel-iletişimsel-ilişkisel” zamanına tekabül ettiğini söyler. Bu ise Fordist dönemde üretim ve yeniden üretim zamanı arasındaki ayrımın ortadan kalktığı ve yeniden üretim alanlarının da sermayenin değerlenme süreçlerine tabi olduğu anlamına gelir. Yeniden üretim alanlarının sermayenin değerlenme süreçlerine tabi kılınması finansallaşma yoluyla gerçekleşir ve emeğin finansal alana çekilmesi ile birlikte, finansal gelirler ücret gibi işlev görmeye başlar. İster devlet, ister sermaye isterse birey ve hane halkları temelinde olsun borçlanma, sermayenin üretim döngülerinin sürekliğinin sağlanmasında bir dayanak haline gelir. İçinde bulunduğumuz biyo-politik boyunduruk döneminde, toplumsal emeğin yarattığı bütün değerler, artık ulus devletlerin politik mülkiyeti altında değil, küresel soyut emeğin mülkiyeti altında toplumsallaşır.

İmparatorluğun egemenlik biçiminin değer üretimini ve buna dayalı sınıflaştırma ilişkilerini ifade eden biyo-politik boyunduruk dönemi hayatın tümünü küresel ölçekte sermayenin işleyişine tabi kılar ve bu işleyiş içindeki her bir “özne” ancak küresel üretim ağlarının işleyişini güvence altına alabilirse, yani soyut emeğin bir parçası olabilirse, varlığını sürdürmenin maddi koşullarına sahip olabilir. Otonomist Marksist gelenek, bu dönemin sınıf bileşimi olarak tanımladıkları maddi olmayan emeği “çokluk” olarak ifade ederler. “Çokluk” işçi sınıfını unutturan bir kavramsallaştırma değil, sermayenin günümüzde değer üretme ilişkilerini yıkmaya muktedir işçi sınıfı bileşiminin politik ifadesidir.

 

Otonomist Marksist Geleneğin Felsefi Okuması

Otonomist Marksist geleneğin felsefi okuması, geleneğin son dönem kuramcısı olarak öne çıkan Negri’nin okumalarına dayanır. Negri sermayenin kendini olumlamasının tarihini diyalektik olarak analiz ederken, emeğin kendini olumlamasının tarihini diyalektikten kopararak Spinoza’nın “conatus” kavramından yola çıkarak geliştirdiği “kendini değerli kılma” kavramı üzerinden analiz eder. Bu, aynı zamanda emeği ücretli emek biçimi altında sermayenin diyalektik işleyişinin politikliğine kapatan yaklaşımlardan köklü bir kopuş anlamına gelir. Bu zeminde, emeğin özgürleşmesi ya da komünist bir toplumsallığın kuruluşu da üretici güçlerin geliştirilmesi mitinden ve geleceğe ertelenmesinden koparılarak şimdiye taşınır. “Kendini değerli kılma” emeğin ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılarak sermayenin niceliklerin ölçümüne dayalı eşitlik ilişkilerinin diyalektik kuruluşu içinde özneleşmesinin reddinin ve niteliksel farkların (kudretlerin) olumlanmasının önünü açar. Böylece sınıflar arasında zaten var olan antagonizma, üretici güçlerin gelişimi ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye tabi olmaktan çıkar. Emeğin ücretli emek biçimi altında sermaye tarafından mülkleştirilerek sermayenin gücüne dönüşmesinin aşkın politikliği, yerini emeğin zaten sahip olduğu üretme ve toplumsallaşma kudretinin içkin politikliğine bırakır. Otonomist Marksizme göre, emeğin politikliği içkinlik düzlemindedir, kudreti sermayenin ölçüsü dışındadır. Sermaye, emeğin kudretini ancak ücretli emek biçimi altında mülkleştirebilir. Dolayısıyla ücretli emek var olduğu sürece, üretici güçler en kadar geliştirilirse geliştirilsin, ne kadar zenginlik yaratılırsa yaratılsın, hatta üretici güçler üzerindeki özel mülkiyet ortadan kaldırılsa bile, emeğin özgürlüğünden ya da komünist bir toplumdan söz etmek mümkün değildir.



[i] Marx, K. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, s. 23, 24.

[ii] Luxemburg, R. Sermaye Birikiminin Tarihsel Koşulları, Kaynak Yayınları, s. 151.

[iii] Wright, S. Gökyüzünü Fethetmek, Otonom Yayıncılık.

[iv] Panzieri, R. Artı Değer ve Planlama: Kapital Okuması Üzerine Notlar, Conatus çeviri dergisi, sayı 4, Otonom Yayıncılık.

[v] Butang,Yann Moulier Önsöz, Yıkıcı Politika (A. Negri) içinde, Otonom Yayıncılık.

[vi] Negri, A. Değer ve Duygulanım, Conatus çeviri dergisi, sayı 4, Otonom Yayıncılık.

[vii] Negri, A. Marx Ötesi Marx, Otonom Yayıncılık

[viii] Marx, K. Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, Ceylan Yayınları, s. 90.

[ix] Panzieri, R. Artı Değer ve Planlama: Kapital Okuması Üzerine Notlar, Conatus çeviri dergisi, sayı 4, Otonom Yayıncılık.

[x] Marx, K. Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, Ceylan Yayınları, s. 101.

[xi] Negri, A. ve Hardt, M. Dionysos’un Emeği: Devlet Biçiminin Bir Eleştirisi, İletişim Yayınları.

[xii] Tronti, M. Ret Stratejisi, Conatus çeviri dergisi, sayı 4, Otonom Yayıncılık.

[xiii] Negri, A. Değer ve Duygulanım, Conatus çeviri dergisi, sayı 4, Otonom Yayıncılık.

[xiv] Lazzarato, M. Maddi Olmayan Emek, “İtalya’da Radikal Düşünce” içinde, Otonom Yayıncılık.