Kategori: Gençlik ve Üniversiteler
Yayınlanma: 17 Şubat 2012 Gösterim: 2551
Yazdır

Türkiye’de üniversiter alanının son 20 yıllık
yeniden yapılandırma tarihini, piyasa yönelimli
bir toplumsal işleyişin egemenliğini
kurmaya yönelik bir süreç olarak algılamak
gerekir. Bu tarih, aynı zamanda, tüm dünyada
ulus temelli ekonomi ve siyasal demokrasi


yönelimli bir iktidar yapılanmasının çözülerek
küresel iktidar işleyişinin kurulması tarihidir.
Tüm dünya, coğrafi sınırları genişletmeye
yönelik bir piyasalaşmayı aşan ve tüm
toplumsal alanlarda piyasanın derinleştirilmesini
hedefleyen bir iktidar işleyişiyle,
üretimin ve yeniden üretimin bir alanı haline
geliyor. Bu iktidar işleyişinin siyasal güvencesinin
oluşturulması, hem ulusal hem de
uluslararası düzeyde etkinlik gösteren siyasal/
toplumsal aktörlerin, küresel iktidarın
söyleminin kurulması ve toplumsallaştırılması
işlevi ile yapılanmasını zorunlu kılıyor.
Zorunluluk, ulus devletlere dışarıdan
dayatılan bir zorunluluk olarak değil, küresel
kapitalizmin işleyişini varoluş koşulu olarak
içselleştiren ulus devletlerin üstlendiği bir
sorumluluk olarak ortaya çıkıyor. Ulus devletler,
‘refah’ veya ‘kalkınma’ söylemiyle ulus
temelli bir piyasa işleyişinin siyasal güvencesini
oluşturmaktan çıkarak piyasanın küresel
düzeyde yapılandırılması işlevini
üstleniyor.
Piyasanın devlet dolayımıyla kurulması ve
düzenlenmesi süreci artık emek, sermaye ve
devlet aktörlerinin oluşturduğu siyasal
demokrasinin pazarlık ortamından farklı bir
siyasal ortamda gerçekleşiyor. Piyasayı
doğrudan oluşturan, denetleyen ve düzenleyen
özerk kurulların yapılandırılması ile
üretim ve hizmet sektörlerini küresel piyasa
koşullarına göre yeniden tanımlayan hukuki
düzenlemeler, devletin yeni siyasal işlevlerinin
açığa çıktığı uygulamalar olarak gündeme
geliyor. Bu çerçevede, özerk kurulların
parlamenter sistemin karar alma ve uygulama
mekanizmalarının dışında işleyen yapısı,
siyasal demokrasinin temsiliyet mekanizmalarının
meşruluğunu tartışılır hale getiriyor.
Toplumsal alanların piyasalaştırılmasını
meşrulaştıran hukuki düzenlemeler
ise kamusal alan üzerinden siyaset üretmenin
mekanizmalarını ortadan kaldırıyor. Böylece
emek ve sermaye arasındaki çelişkinin
‘kamusal yarar’ ya da ‘kamusal hizmet’ söylem
ve pratikleri ile kapitalizmin işleyişine tabi
kılındığı ta-rihsel dönem kapanıyor.
Kapitalizmin modern döneminin iktidar işleyişinde
devletin ontolojisine içkin olarak yapılandırılan
kamusal alanın tasfiyesi, yeni
piyasa aktörlerinin doğrudan katılımıyla
şekillenen siyasal iktidarı meşrulaştıran ve
toplumsal çelişkileri denetim altına alan sivil
toplumcu bir söylemi gündeme getiriyor.
Küresel kapitalizmin işleyişini güvence altına
alacak siyasal ortamın oluşturulmasına
yönelik yapısal değişiklikler, siyasal aktörlerin
yeni sürece uygun olarak şekil almasını
öngörüyor. Bu anlamda, merkezi devletin
bürokratik idari işleyişinden yeni piyasa
aktörlerinin siyaseti doğrudan belirleyebilmesinin
önünü açan teknokratik ve çok merkezli
bir yönetim anlayışını ifade eden
yönetişime geçiş süreci, bir siyasal kriz olarak
yaşanıyor. Küresel piyasa koşullarının
yapılanmasında, ulus devlet siyaseti ile küreselleşme
siyaseti arasındaki gerilim, krizin
temel dinamiğini oluşturuyor.
Bu krizin Türkiye’deki somut ifadelerinden
birisi YÖK tartışmasıdır. Bu tartışmadaki
gerilimin temel ekseni, laiklik-siyasal İslam
çatışması değil, Türkiye’nin küresel kapitalizmin
işleyişine ekonomik entegrasyonu
güvence altına alınmış olmasına rağmen,
bu sürecin gerektirdiği siyasal ortamın henüz
oluşturulamamış olmasıdır. AKP bunun
oluşturulması yönündeki siyasal iradeyi
üstlenmiş görünüyor. YÖK ise küreselleşmenin
ekonomik siyasetini ‘Üniversite Yasa
Tasarısı’ ile üstlenmesine rağmen küresell-
eşmenin politik yapılanmasına direniyor.
Üniversitelerin ticarileştirilmesi sürecinde,
küresel güçleri arkasına alan AKP’nin YÖK’ün
küresel iktidar işleyişinin siyasal normlarına
uygun olarak yapılanmasını öngören siyaseti,
YÖK ün temsil ettiği Milli Siyaset Belgesi
ekseninde tanımlanmış bir siyasetin çözülmesini
zorunlu kılıyor. AKP’nin bu siyasal
tercihi hayata geçirip geçiremeyeceği, küresel
güç dengelerinin bundan sonra nasıl
yapılanacağı ile doğrudan bağlantılı
görünüyor. Bu çerçevede, Kıbrıs ve Irak
meselelerinde Türkiye’nin içine düştüğü kriz,
küresel güç dengelerine bağlı olarak Milli
Siyaset Belgesi’nde bir kırılmaya neden olursa,
YÖK bu çözülmenin en zayıf halkasını
oluşturacaktır.
AKP’nin Acil Eylem Planı
YÖK’ün ‘Üniversite Yasa Tasarısı’dır
Acil Eylem Planı etrafındaki tartışma laikliksiyasal
İslam ekseninde sürüyor olmasına
rağmen, tartışmanın taraflarının üniversitelerin
yeniden yapılandırılmasında
savundukları temel siyasal tez tica-rileşme
yönündedir. Bugün Acil Eylem Planı’na laikliği
korumak adına karşı çıkan rektörlerin
yaklaşık 1,5 yıl önce hazırladıkları ve meclise
sundukları YÖK yasa tasarısı da, aynen
Acil Eylem Planı gibi, üniversitelerin bir piyasa
aktörü olarak işlevlendirilmesini öngörüyordu.
AKP’nin üniversiter alana dair siyaseti ise
20 yıllık ticarileştirme ekseninde bir yeniden
yapılandırma sürecinden kopuşu ifade etmiyor,
aksine bu tarihi arkasına alarak hukuki
düzeyde meşrulaştırmayı hedefliyor.
Harçların her yıl giderek artırılması, araştırma-
geliştirme merkezlerinin kurulması, üniversitedeki
pek çok hizmetin taşeron firmalara
bırakılması (yemekhane, temizlik,
barınma vb.), kadro kısıtlamaları, bütçeden
ayrılan ödeneklerin kısıtlanması gibi pek
çok uygulamanın hayata geçirilmesi sonucunda,
üniversiteler zaten kamusallıktan şirketleşmeye
atlamış bulunuyorlar. Geriye
sadece fiilen başlamış bulunan ticarileştirmeye
yasal meşruiyetinin kazandırılması
kalıyor: Hem YÖK’ün hazırladığı yasa
tasarısı hem de AKP’nin Acil Eylem Planı,
işte bu yasal güvencenin sağlanmasına yönelik
yasal düzenlemelerdir. Aradaki tek fark;
üniversitelerin bir ticari işletmeye dönüştürülmesini
öngören YÖK tasarını hazırlayan rektörlerin
bunu kapalı kapılar ardında hazırlayıp
meclise sunmaları, AKP hükümetinin
ise Acil Eylem Planı’nı açıkça tartıştırıyor
olmasıdır. Bu anlamda; AKP’nin yürüttüğü
siyaset ‘demokratikmiş’ gibi görünüyor.
Küreselleşmenin siyasal paradigması, parlamenter
temsili sistemi tasfiye ederek kamusal
alanı tica-rileştirip şirketleştirmektir.
Kamusal alanın şirketleştirilmesi zemininde,
siyaseti sivil toplum kurumları üzerinden
işletmektir. Sivil toplum kurumları, piyasada
temsil edilen dinamiklerin metalaşma dolayımında
ilişkilenmesini sağlayacak örgütsel
güvencedir. AKP, demokratik görünüm altında,
üniversiteleri şirketleştirerek sivil toplum
kurumu olarak örgütlemeyi hedeflemektedir.
Bu gerçek, üniversitelerin demokratikleştirileceği
söylemiyle gizlenmektedir.
Bütün dünyada yüksek öğrenimin yeniden
yapılandırılması küreselleşme sürecinin en
tartışmalı alanlarından birisi. Genel olarak
işlemeyen bir üniversite sisteminin varlığından
söz ediliyor. Dünya Bankası, OECD, DTÖ
gibi uluslararası kuruluşlar birbirine çok benzeyen
gerekçeler ileri sürerek üniversitelerin
ticarileştirilmesinin kaçınılmaz bir ihtiyaç
olduğunu hazırladıkları raporlarla sık sık
dillendiri-yor. Bütün raporlardan yola çıkarak
bu konuyu yapısal uyum programları ile
ülkelere dayatıyor. Yine küresel iktidar işleyişinin
hukuki zeminini oluşturan Hizmet
Ticareti Genel Anlaşması’nın üstünde en
fazla durulan hizmet alanlarından birisi
eğitim ve bu alanın uluslararası düzeyde
rekabete açılması konusunda pek çok alt
anlaşmanın meşruluğu sağlanmaya
çalışılıyor. Gerekçeler hep aynı: Kaynakların
verimsiz kullanılması -yani yüksek eğitime
yapılan yatırımların ve ayrılan bütçenin
ekonomik geri dönüşünün sağlanamıyor
olması, ileri teknoloji ve bilgi-enformasyon
üretiminin yeterli düzeyde yapılamaması,
buna bağlı olarak üniversitelerin uluslararası
rekabet koşullarının ihtiyaçlarını karşılayamaması.
Çözüm ise üniversitelerin birer
ekonomik ajan olarak kendi kaynaklarını
yaratması, bilgi-teknoloji üretiminde rekabete
girmeleri, bunun için gerekiyorsa çok
disiplinli akademik yapıdan tek alanda
uzmanlaşmış üniversite modeline geçmeleri,
sermaye ile doğrudan bağlantılar kurabilecek
bir yönetsel yapıya kavuşmaları ve üniversite
alanındaki istihdam koşullarının
esnekleştirilmesi.
Ticarileşme ekseninde tanımlanan bütün bu
gerekçeler ve çözüm önerileri üniversitelerin
işle-yişinde yapısal dönüşümleri zorunlu
kılıyor. Modern ulus devletler döneminde
bütünlüklü bir ulusal söylemin üretildiği ve
toplumsallaştırıldığı kamusal alanlar olarak
yapılanan üniversitelerin toplumsal varoluş
güvencesi, artık birer piyasa ajanı olarak
kendilerini gerçekleştirme olanakları ile
tanımlanı-yor. Bu gerçekleştirme süreci
doğrudan piyasaya katılma mekanizmalarının
üniversitelerde kurumsallaştırılması
ile şekilleniyor. Hem YÖK Yasa Tasarısı’nda
hem de Acil Eylem Planı’nda açık veya örtük
biçimde ifade edilen ‘üniversiteler arası koordinasyon
kurulu’, üniversitelerin piyasaya
katılım koşullarını düzenleyecek mekanizma
olarak önerili-yor. Böylece piyasa koşullarında
üniversiteler arası haksız rekabetin
önlenmesi (haksız rekabet piyasada fırsat
eşitliği ilkesine göre tanımlanır, oysa piyasa
koşullarında fırsat eşitliğinden söz edilemez),
bilgi ve teknoloji üretiminde patent
haklarının (özel mülkiyetin) güvence altına
alınması, küresel rekabet koşullarına uyum
sağlayacak toplam kalite sistemlerinin
geliştirilmesi hedefleniyor. Standartlaşmış
ve merkezi-hiyerarşik bir örgütsel-bilimsel
yapılanmadan sermayenin farklılaşan ihtiyaçlarını
karşılamaya yönelik esnekleştirilmiş
merkezsiz-hiyerarşik yapılanmaya geçiş bu
süreçte dikkati çeken en önemli noktadır. Bu
yapılanmayla beraber üniversitelerde idari,
akademik ve mali alanların birbirinden
ayrıymış gibi tanımlanan işleyişinden kaynaklanan
sorunlar, piyasanın tekleştirici
mekanizmasıyla çözülmek üzere üniversitelerin
inisiyatifine bırakılıyor.
YÖK tartışmasında solun tıkanıklığı
Bu süreçte sol, kapitalist İmparatorluk’un iktidar
işleyişine karşıdan bir iktidarı toplumsallaştıracak
siyasal iradeyi gösteremiyor.
Üniversitelerin yeniden yapılandırılma sürecinde,
solun bir kısmı ticarileşmenin
İmparatorluk’un iktidar işleyişinin merkezine
oturduğunu görmeyen bir yerden hala üniversite
muhalefetini akademik-demokratik
eksende tanımlamakta direniyor. Diğeri,
ticari-leştirmeyi göremeyip ‘özelleştirme’
diyerek sosyal devlete sığınıyor. Bu iki görüş,
kapitalist İmparatorluk’un çoktan terk ettiği
modernizmin kalelerini boşuna bombalıyor.
Kamusal alanın demokratikleştirilmesinden
yola çıkarak devletin demokratikleştirilmesi
perspektifinden üretilen ‘özerk demokratik
üniversite’ söylemi, kamusal alanın piyasa
toplumsallığı tarafından tasfiye edilmesiyle
birlikte gerçekçi bir siyaset zemini olmaktan
çıktı, bu görülmüyor. Bugün üniversitenin
akademik, idari ve mali özerkliği piyasanın
üniversitelerdeki iktidar yapılanmasına içkin
bir söylem haline geldi, bu fark edilmiyor.
AKP’nin Acil Eylem Planı’nı açıktan
tartıştırdığı bu süreçte, özerk-demokratik
üniversite söylemi ile yapılanan sol, AKP’nin
ticarileşme yönündeki net siyasetini manipülatif
bir demokrasi siyaseti olarak algılıyor.
Böylece üniversite alanındaki mücadeleyi
anti-kapitalist eksene oturmayan bir demokrasi
mücadelesiyle sınırlıyor.
Üçüncü ve en tehlikelisi ise, bütünlüklü küresel
saldırının dinamiklerini yakalamış
olmasına rağmen, üniversitelerin ticarileşmesini
neo-liberal saldırı olarak algılayıp
anti-kapitalist politik hattan koparı-yor ve
küreselleşmeyi soldan reforme ediyor. Bunun
siyasal hattı, doğal olarak, ‘devletin merkezi
denetiminden’ ve neo-liberalizmin ‘görünmez
elinden’ bağımsız ve demokratik bir kamusal
alan yaratılabileceğini varsayan bir sonuca
gidiyor. Modernizmin siyasal alan (devlet)-
kamusal alan (demokrasi) ikilemiyle siyasetin
eksenini devlet-toplum çelişkisine indirgiyor.
Oysa iktidar toplumsal formasyonun genelinde
işleyen bir bütündür. ‘Devletin merkezi
denetiminden’ bağımsız, demokratik bir
kamusal alan olduğunu varsaymak bir yanılsamadır.
Bu siyasal paradigmanın gidebileceği
son nokta, farklı kamusallıkların devletin
ve piyasanın demokratik denetimini
sağlamak üzere toplumsallaşacakları bir
‘radikal demokrasi’dir. Bu anlamıyla, ‘radikal
demokrasi’ ekseninde kamusal alanlar oluşturmayı
hedefleyen sol hareket, devleti ve
kapitalizmi tasfiye edebilecek bütünlüklü bir
siyasal iktidar perspektifi

Münevver Çelik