Kategori: Gençlik ve Üniversiteler
Yayınlanma: 17 Şubat 2012 Gösterim: 2620
Yazdır

Her tarihsel süreçte eğitimin nasıl olması gerektiğine dair yaklaşımlar, bir yandan naif gibi algılanabilecek bilme ve tanıma merakının bir görüngüsü olarak tanımlansa da (buna inanmak özgürce düşünmenin önünü kesen en naifçe naiflik olsa gerek), aynı zamanda o tarihsel sürecin belirleyicisi olan ideolojik yönelimin, toplumsal çatışkıları çözmede ve/veya kendi lehine devam ettirmede kullandığı örgütsel formları yaratmanın birer aracıdırlar. 
1980’lerden bu yana, üniversite eğitiminin veya üniversitelerin toplumsal yapılanma sürecindeki işlevi yeniden yaygın bir tartışma konusu haline geldi. Bu tartışmanın temel ekseni, kapitalist iktidar işleyişinin neo-liberal politikalar çerçevesinde yeniden yapılandırılması sürecinde üniversitelerin nasıl bir işlev üstlenmesi gerektiği üzerine yoğunlaşmakta. Neo-liberal politikaların üniversitelerin yeniden yapılandırılmasında gerekli gördüğü temel tez ise, üniversitelerin birer piyasa ajanı olarak kendilerini kurmalarını sağlayacak akademik, kurumsal ve söylemsel değişimin oluşturulması. Artık bir piyasa ajanı olarak kurgulanan üniversiteler, şirketleşmeye, birbirleri ile rekabete girmeye ve sermaye ile organik ilişkiler kurmaya zorlanmaktalar. Bu zorun, sadece üniversitelerin ‘dışından’ dayatılan bir zor olmadığını, aynı zamanda üniversite yönetimleri ve pek çok akademisyen tarafından da , yani ‘içeriden’ de içselleştirilerek işletildiğini görmek önemli. Böylece üniversitelerin piyasalaşmasının niçin bütünlüklü bir direnme ile karşılaşmadan başarılabildiğini anlamak da mümkün olabilecektir.
Üniversitelerin piyasalaştırılmasına yönelik uygulamaları ve bu uygulamaları belirleyen politik yönelimlerin niteliğine bakmak gerekmekte. 80’lerden sonra ‘bilgi toplumu’ paradigması, ekonomik gelişmenin ancak rekabete dayalı bir anlayışla gerçekleştirilebileceği söylemini yaygınlaştırdı ve bunun da ancak hızlı, nitelikli ve yönetsel bilginin üretilmesi ve toplumsallaştırılması ile mümkün olduğunu iddia etti. Bu söylemin üniversite alanındaki yansıması sonucunda üniversiteler, bilgiyi metalaştıran ve eğitimi araçsallaştıran bir yönelime girdiler. Bilginin metalaştırılması süreci, bir yandan bilgiyi edinme yollarının alınıp-satılabilir bir biçimde yeniden örgütlenmesini, diğer yandan da bilginin kendisinin üretilme koşullarından bağımsızlaştırılıp, standartlaştırılmış bir meta olarak piyasa dolaşımına sunulmasını beraberinde getirdi. Dolayısıyla, üniversiteler artık piyasada doğrudan ticari değer taşıyan metanın (bilginin) mülkiyeti üzerinden kendilerini yapılandırmaya başladılar. Bu yapılanmanın en belirgin özelliği ise ticari bir mantığın üniversitenin toplumsal var oluşunun temel dinamiği haline gelmesi oldu. Bu mantığın somut olarak işletilmesi ise çok zor olmadı. Ne için, hangi tür bilginin üretileceğinden tutun da derslerin içeriğinin neye göre belirleneceği, akademik ve kurumsal yapılanmanın nasıl olacağı, öğretmen-öğrenci ilişkilerinin nasıl tanımlanacağına kadar her türlü etkinlik; rekabet, verimlilik, kalite vb... serbest piyasa kriterlerine göre yeniden düzenlenmeye başladı.
Bütün bu düzenlemeler, üniversitelerdeki her türlü toplumsal ilişki biçimini piyasalaştıracak somut uygulamaların önünü açtı. Üniversitelerde; yeni istiham biçimleri, toplam kalite ve değerlendirme çalışmaları, eğitim ve araştırma etkinliklerinin birbirinden ayrılmasına yönelik çalışmalar bu uygulamaların en somut örnekleri olarak hayata geçiriliyor.
Yeni istihdam biçimleri arasında belki de en çarpıcı olanı öğrenim ücretini ödeyemeyecek olan öğrencilerin ‘burs sistemi’ adı altında yarı-zamanlı çalışmasını ön gören uygulama. Buna göre öğrenciler, üniversitenin idari ve akademik birimlerinde (kütüphane, revir, laboratuar, vb...) öğrenim ücreti karşılığında çalıştırılabilecek. Ayrıca üniversite sermaye işbirliği ile yürütülen araştırma projelerinde de öğrenciler istihdam edilebilecek. Böylece öğrenci-işçi kimliği aracılığı ile her türlü birikimin, ancak piyasa ilişkisi içinde elde edilebileceği ve piyasa ilişkileri dışında başka bir toplumsallaşma deneyiminin yaşanamayacağına dair öngörü meşrulaştırılmış olacak. Yeni istihdam biçimlerinden bir diğeri ise ‘araştırma profesörü’ uygulamasıdır. Sözleşmeli personel statüsü ile istihdam edilecek olan ‘araştırma profesörleri’ sermaye ile ortak olarak yürütülecek araştırma projelerinin hem oluşturulmasını hem de yürütülmesi sorumluluğunu üstlenecekler. Tek işleri bu olacak ve eğitimden (yani derslere girmekten) muaf tutulabilecekler. Bir ‘araştırma profesörü’ sermaye ile ne kadar çok ortak proje üretir ve bunları yürütürse o kadar değerli olacak. Bu ise şimdiye değin aydın kimliğinin taşıyıcısı olarak kendisini kuran ve toplumsal sorumluluk duygusu ile hareket etme geleneğinden söz edilebilen akademisyenliğin piyasa koşullarında rekabete kurban edilmesi anlamına gelecek.
Toplam kalite ve değerlendirme çalışmaları esas olarak üretim sektöründe ve ticari işletmelerde rekabet gücünü arttırarak, verimlilik ve kar artışı sağlamak üzere geliştirilen stratejik yönetim modelidir. Modelin işletilmesinde temel olan etkinlikler üretim sürecindeki hataları azaltmak, kaynakların etkin kullanımını sağlamak ve gereksiz masrafları ortadan kaldırmak biçiminde özetlenebilir. Bir işletme yönetim modeli olarak toplam kalite ve değerlendirme uygulamasının üniversitelerde hayata geçirilmesinin gerekçesi de kamu veya özel üniversitelerdeki eğitim-araştırma kalitesinin yükseltilmesi ve verimli kaynak kullanımının sağlanması olarak gösterilmekte. Her iki amacın gerçekleştirilmesi için kurum işleyişinde ‘katılımcılık’, ‘ekip çalışması’, ‘etkili iletişim’, ‘karşılıklı anlayış’, ‘kollektif bilinç’ vb... kavramlar kullanılmakta. Bütün bu kavramlar, nasıl uygulandıkları anlaşılamazsa ve asıl hedefin rekabet gücünü arttırarak kar oranlarını yükseltmek olduğu göz önünde bulundurulmazsa hoş gözükebilir. Oysa burada sorgulanması gereken iki önemli nokta var: Birincisi eğitim ve araştırma kalitesinin yükseltilmesi denildiğinde bu kalitenin içinin nasıl doldurulduğu , yani kalitenin tanımı önemlidir. Yüksek karlar getirebilecek bir araştırma projesinin kalitesinin yüksek olduğundan söz edilebileceği gibi kar getirmeyen ama toplumsal yararı hedefleyen bir araştırma projesinin de kaliteli olduğundan söz edilebilir. İkinci önemli nokta ise örneğin ‘katılımcı yönetim’ anlayışının bir sınırı olup olmadığı veya nereye kadar katılımcılığın hoş görüldüğü sorunudur. Ya da ‘kollektif bilinç’ ile ima edilen toplumsal ihtiyaçları karşılamaya yönelik bir etkinlik bilinci oluşturmak mı yoksa kollektiflik söylemi altında bireysel varolma anlayışını tekleştirmek mi?    
Her türlü iktidar işleyişinin kendi varlığını güvence altına almaya yönelik araçları geliştirme ve kullanma ihtiyacı kaçınılmaz bir olgudur. Bu kaçınılmazlık nasıl bir toplumsal yapılanmanın öngörüldüğü ile bağlantılı olarak incelendiğinde anlamlı bir zemine oturtulabilir. Yukarıda sözü edilen ve üniversitelerde uygulamaya geçirilmeye çalışılan tüm düzenlemeler nasıl bir iktidar işleyişinin yapılandırılmaya çalışıldığına dair hem süreç hem de sonuçları itibariyle zengin bir deneyimin verilerini sunma olanağı sağlayabilir. Üniversitelerin piyasalaştırılması sürecinde, üniversite bileşenlerinin (öğretim görevlileri, öğrenciler ve çalışanlar) asla dışlanmadığı, görünür bir baskı aracının dayatılmadığı, hatta daha da ileri gidersek piyasalaştırmanın toplumsal olarak meşrulaştırılmasında üniversite bileşenlerinin emeğinin, gücünün ve desteğinin içerildiğini gözden kaçırmamak gerekmekte. Politik ve pratik bir kuşatma aracılığı ile üniversite bileşenleri piyasalaşmayı içselleştirmeye ve sürecin asli özneleri olarak konumlanmaya özendirilmekte.