Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Gençlik ve Üniversiteler
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 2609
Yazdır

YÖK’ün 2 yıla yakın bir zaman harcayarak hazırladığı yeni YÖK yasa tasarısı ile son 15 yıldır üniversitelerin küresel ekonomiye uygun olarak yeniden yapılandırılışında karşılaşılan bürokratik engellerin kaldırılıp, yüksek öğretimde tamamen sermaye odaklı bir anlayışın oturtulduğu ve bu bağlamda gerçekleştirilen ve gerçekleştirilecek tüm etkinliklerin de yasalarla güvence altına alınmaya çalışıldığını görüyoruz. Küresel dünyada rekabet edebilen bir Türkiye için yüksek öğretimin “çeşitlilik, kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik,

performans değerlendirmesi ve rekabet, mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı, kalite güvencesi” gibi temel amaçlar ve ilkeler doğrultusunda yeniden yapılandırıldığı dile getiriliyor. Bu ilkeler doğrultusunda YÖK’ün değişime gitmesini, yalnızca sermayenin üniversitelerdeki rolünün artırılmasına dayandığını söylemek bugünü anlamak için yetersiz bir çözümleme olarak kalıyor. Kapitalizmin bugün geldiği boyutta nasıl işlediğini anlamadan, üniversitelerde yaşanan dönüşümü anlamak ne yazık ki imkansız. Kapitalist değer üretiminin ve sömürünün hayatın her alanına yayıldığı günümüzde, üniversiteler de artık doğrudan kâr üreten bir faaliyet alanı olarak, bilgiye ve bilgi üretimine dayalı emeğin tahakküm altına alındığı ve sınıflaştırıldığı bir mekandır. Üretim süreci ile üniversiteler arasında köklü bir değişim olmuştur. Üniversiteler artık üretim sürecine gelecekteki iş gücünü eğitme temelinde dışarıdan müdahil olan bir alan değil, üretim sürecinin doğrudan bir parçasıdır. Sermaye kapitalist değer üretimini hayatın her alanına yayarken, eski egemenlik biçimlerini de doğal olarak terk ediyor. Üniversitelerde ve YÖK’ün kendisinde yaşanan değişimler bugünkü biyo-politik tahakkümün özgünlüğü yakalanmadan ele alındığında; üniversitelerin şirketleşmesi, bilginin metalaşması gibi söylemlerin altı ne yazık ki doldurulamıyor ve mücadelenin ayakları antikapitalizme basamıyor.

Üniversitelerin doğrudan üretim sürecinin bir parçası olduğunu görerek yeni YÖK yasa tasarısını ele almamız gerekir. Yeni YÖK yasa tasarısı ile üniversiteler çeşitlilik ilkesine dayanarak finansman ve işleyiş açısından devlet, vakıf ve özel yüksek öğretim kurumları; yönetim açısından kurumsallaşmış ve kurumsallaşmakta olan yüksek öğretim kurumları ve yoğunlaşma alanları itibariyle araştırma ve eğitim ağırlıklı yüksek öğretim kurumları olarak farklılaşıyor. Devlet üniversitelerinin üst yönetiminde kurumsallaşma derecelerine göre farklı modeller ortaya çıkıyor. Belli şartları taşıyan kurumsallaşmış üniversitelerde, üniversite konseyi kurulabiliyor. Üniversite Konseyi’nin kurulabilmesi için o kurumun en az on yıldan beri eğitim-öğretim faaliyetini sürdürüyor olması, son beş yıl içinde bütçesinin, Kurul tarafından belirlenen miktarını kendi öz gelirlerinden elde ediyor olması ve öğretim elemanlarının son üç yıllık akademik faaliyet puan ortalamasının en az on yıldır faaliyetini sürdüren devlet üniversitelerinin öğretim elemanlarının akademik faaliyet puan ortalamasının üzerinde olması gibi kriterler söz konusu.[i] Kurumsallaşmış üniversitelerde üniversite konseyi içinde bakanlar kurulu tarafından atanan kişiler ve üniversitenin bulunduğu ildeki vergi rekortmenleri yer alırken kurumsallaşmakta olan üniversitelerde senato kuruluyor, rektör doğrudan YÖK tarafından atanıyor ve bu üniversiteler ülkenin, ihtiyaçları, stratejik planlama ve kalite güvencesi süreçleri doğrultusunda yapılandırılıyor.

Vakıf üniversitelerine ek olarak anonim şirket adıyla geçen özel üniversiteler kuruluyor. Şirketler kendi üniversitelerini kurup, kendi araştırmalarını yapabiliyor. Vakıf ve özel üniversiteler mütevelli heyetleri ile yönetiliyor ve mütevelli heyet üyeleri kurucu vakıf veya şirket yönetim organları tarafından seçiliyor. Günümüzde bilimin, teknolojinin ve iletişimin sermayenin artı değer üretiminde belirleyici unsurlar haline gelmesi ve üretilen bilgiyi ölçme ve kontrol etme zorluğu, şirketlerin kendi üniversitelerini kurma ihtiyaçlarını her geçen gün arttırıyor.

Bugün sermayenin geldiği boyutu bilişsel kapitalizm olarak tanımlamak, toplumsal emeğin üretkenliğinin bilişsel emek tarafından belirlendiğini gösterir. Bugün kapitalizmin can damarları bilgi üretiminden geçmektedir. Maddi emek ortadan kalkmamış ama maddi olmayan emeğin ve bilişsel emeğin tahakkümü altına girmiştir. Bilişsel emek, kapitalist üretim içersinde, diğer tüm emek biçimlerini artı değer üretimi için daha verimli hale getiren güçtür. Üniversiteler maddi olmayan ve bilişsel emeğin toplandığı en önemli alanlardan biridir. Sermaye için maddi olmayan emeğin kontrol altına alınabilmesi her geçen gün zorlaşmaktadır, zira bilgi üretiminde emeğin üretim araçlarından kopartılması söz konusu değildir. Üretim araçları ve sabit sermaye insanın kendisidir ve bilgi, emeğin kolektifliğinin ürünüdür. Sermayenin yaptığı şey bu toplumsal bilgi birikimine el koymaktan ibarettir. İşte bugün üniversiteler bu bilgi birikimini kapitalist üretime mal etme temelinde yeniden yapılandırılıyor. Emeği kapitalist üretime tabi kılmanın yolları da onu güvencesizleştirmekten geçiyor.

 

Güvencesizleştirme

Yeni YÖK yasa tasarısına göre her yıl öğretim görevlilerinin bilim, teknoloji ve sanata katkı sağlayıcı nitelikteki faaliyetleri için yüz puan üzerinden akademik faaliyet puanları hesaplanacak. Akademik faaliyet puanları 30 puan ve üzerinde olanlara akademik faaliyet ödeneği yapılacak. Akademisyenlerin performans puanları bölüm başkanı ve dekanın performans puanlarını da etkilediği için akademisyenler sürekli denetleniyor. Belli bir puanın altında kalan üniversite görevlilerinin okulla ilişkilerinin kesilip, başka bir üniversiteye gönderilmelerinin de önü açılarak tamamen rekabete dayalı bir sistem oturtuluyor. Üniversitelerin bulundukları ortamdaki çevresel, teknolojik, kültürel ve toplumsal sorunların çözümüne katkıda bulunmak amacıyla projeler yürütüp, araştırmalar yapması gerektiği öne sürülerek, bilim emekçileri sermayenin ihtiyaçlarına göre araştırma yapmak durumunda kalıyor. Bu bilim emekçilerinin eski ayrıcalıklı konumlarını yitirmeleri ve sermayenin bugünkü tahakküm altına alma biçimi olan güvencesizleştirme ile emeklerini sürekli bir meta olarak satmaya zorlanmaları anlamına geliyor. Emeğe yönelik ekonomik baskı artırılarak, emek gücü denetim altında tutulmaya çalışılıyor. Kapitalist üretim sürecine dahil edilenler yalnızca üniversite çalışanları da değil. Öğrenciler de öğretim üyelerinin yürüttükleri projelerde, proje süresi içersinde, proje araştırmacıları olarak çalıştırılarak, metalaşmış ilişkiler içersinde özneleşiyor ve kapitalist üretim sürecine doğrudan katılıyorlar.

 

Fikri Mülkiyet Hakları

Yükseköğretim kanunu taslağına göre yüksek öğretim birimleri, son beş yıl içinde bütçe içi ve bütçe dışı kaynaklardan kullandıkları araştırma kaynağı tutarı, öğretim elemanlarının ortalama akademik faaliyet puanları, araştırma ödülü ve patent sayıları gibi unsurlar esas alınarak, Kurul kararı ile “ileri araştırma birimi” olarak belirlenebiliyor. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı’nın görüşleri alınarak bu birimlere idari kolaylıklar ve çeşitli mali destekler sağlanıyor.

Ayrıca her üniversitede, pazarda ihtiyaç duyulan bilgileri belirleme çalışmaları yürüten ve araştırmacı, uzman, personel ve öğrencileri yapacakları bilimsel çalışmaları itibariyle ticari değeri yüksek konulara yönlendirecek bir “bilgi lisanslama ofisi”nin kurulması amaçlanıyor. Bilgi lisanslama ofisleri araştırma sonunda üretilen bilgi ve ürünlerin ticari potansiyelini belirleyen, ticari değeri olan bilgilerin fikri mülkiyet kapsamında korunması amacıyla gerekli tedbirleri alan; ticari değeri olan bilgilerin ilgili kişi, kurum ve kuruluşlara pazarlanmasını, lisanslanmasını, devrini veya transferini yapan; bilgilerin ürüne dönüştürülmesi çalışmalarını destekleyen bir anonim şirket statüsünde işleyecek.[ii] Bilgilerin sanayi şirketlerinde veya ARGE mekanlarında ürüne dönüştürülmesi çalışmalarına destek olma ve bilgilerin satışından elde edilen gelirlerin yönetilmesi gibi şeyler bilgi lisanslama ofisinin faaliyet alanları arasında görünüyor. Üretim alanı söz konusu olduğunda fikri mülkiyet hakları, telif ve patent hakları ekstra bir öneme sahiptir.

 

Bu haklar, sermayenin toplumsal elbirliği ile birlikte genel zekâyı mülkleştirmesine olanak veren araçlardan biridir. Bilgi, toplumsal elbirliği ile üretilen ortak bir mal olduğu için, yaratıcı etkinlikle ilişkili olarak bunun kullanımından doğan artı değer ve emeğin üretkenliğindeki artış sadece fiziksel veya bireysel bir sermaye birikimine (yani ister kişi isterse bir iş yeri olsun tek bir varlık olarak tanımlanan bir kapitalistin sermayesine) yapılan bir yatırımın ürünü değildir ve daha ziyade bir toprak alanı üzerinde tortulaşmış ve bireysel girişimcilerin inisiyatifinden bağımsız olan toplumsal bir mirasa (ya da bazı ekonomistlerin söylediği üzere “insan sermayesi”ne) dayanmaktadır… kâr giderek daha tutarlı ölçülerde bilgi gibi ortak malların özel amaçlar için sömürüsü ve mülkleştirilmesinden doğduğu oranda, bu kısmen ranta benzetilebilir: topraktan ve öğrenmeden gelen rant, başka bir deyişle fikri mülkiyet haklarının ve bilgi mülkiyetinin uygulanmasından gelen rant.[iii]

 

Bilişsel kapitalizm döneminde hayatın her anının üretim zamanı haline gelmesiyle birlikte, değerin ölçüsü, fabrikada merkezileşen emek zaman olmaktan çıkmış ve artı değeri belirleyen ölçü niteliksel bir boyuta geçmiştir. Sermayenin bu nitel alanı metalaştırabilmesi için onu ölçerek nicelikleştirmesi gerekir. Ne üretilen bilgi ne de bilişsel emek, emek zamanla veya başka bir yöntemle ölçülemediğinden, sermaye bu alanlarda ranta dayalı ele geçirme mekanizmaları kurar. Tüm bu yöntemlerle rant olarak el konulan bilgi finansal bir değere dönüştürülür. Bugün teknolojinin ve iletişimin sermayenin artı değer üretiminde belirleyici unsurlar haline gelmesi, sermayeyi bilgi üretimini, bilginin küresel ağlar içinde akışını ve kullanımını kontrol etmeye zorluyor. Bilgi üretiminin en önemli mekanı olarak üniversiteler de, hayatın her alanında olduğu gibi doğrudan kâr üreten bir faaliyet alanı olarak piyasa ilişkilerine içeriliyor. Yıllar önce çoktan başlamış, Bologna süreci ile geliştirilmiş olan ve halihazırda işleyen bu sürecin, bugün standardizasyonunun sağlanması ve önündeki bürokratik engellerin kaldırılması için yasalarla güvence altına alınmaya çalışıldığını görüyoruz.

 

Kalite Güvencesi

Yıllar önce işlemeye başlamış bu sürecin devamlılığını ve sermayenin ihtiyaçlarına göre sürekli şekillenebilmesini sağlamak için Yükseköğretim Kurulu bünyesinde, içinde Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Türk Akreditasyon Kurumu ve Mesleki Yeterlilik Kurumu’nun seçeceği kişilerin de bulunduğu Yükseköğretim Kalite Kurulu oluşturuluyor. Bu kurulun görevleri arasında yükseköğretim kurumlarında iç kalite sistemlerinin kurulmasını desteklemek, kalite kültürünün geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için eğitim, sempozyum, kongre, pilot uygulama gibi faaliyetlerin gerçekleştirilmesini sağlamak ve dış kalite değerlendirmede ve akreditasyonda uygulanacak ilkeleri, kalite göstergeleri ve kurallarını belirlemek bulunuyor. Yükseköğretim kalite kurulu’nun hazırlayacağı raporlar ve önerilere göre her yıl ihtiyaçların belirlenmesi ve bu doğrultuda hızlı bir şekilde harekete geçilmesi amaçlanıyor. Artık karşımızda durağan, sabit bir YÖK yok, tam tersi bilginin devingenliğinin ve bunun sermaye için ne anlama geldiğini iyi bilen bir YÖK bulunuyor.

Yeni YÖK yasa tasarısı, yalnızca özel fonların üniversitelerin bütçesinde giderek daha fazla yer edişini değil, aynı zamanda üniversitelerin misyonunda ve örgütleniş biçiminde köklü bir değişime gidildiğinin açıkça göstergesidir. Bugün üniversiteler sermayenin üretim sürecinin doğrudan bir parçasıdır ve emek bütün toplumsal alanlarda olduğu gibi üniversitelerde de değer üretme ilişkileri içerisinde özneleştirilmektedir. Üniversitelerin yeniden yapılandırılışının böyle köklü bir değişime oturduğu anlaşılmadığı için mücadele hala eski söylemlerle kurulmaya çalışılmaktadır. Üniversiteler, geleceğin emek gücünü yetiştiren, sermaye ile kısmen ve dışarıdan ilişkilenen kamu kuruluşları olmaktan çoktan çıktı. Artık üniversiteler kendi kendilerini yönetebilecek, kendi sermayelerini oluşturabilecek, üretim ağları içerisinde aktif rol oynayabilecek yapılar olarak ve akademisyenler, çalışanlar ve öğrencilerden oluşan aktif bir emek gücünün tahakküm altına alındığı fabrikalar olarak işlemektedirler. Artık sermaye dışı bir kamu yok ve bu nedenle mücadele, tarihsel işlevini çoktan yitirmiş olan bu kamusal alanları geri istemeye oturtulamaz. Bugün tüm zaman, çalışma zamanıdır ve yaşamın tamamı gasp edilmektedir. Antikapitalist mücadele yaşamın savunulmasıdır ve sermayenin toplumsal bilgi birikimine el koymasına bir isyandır. Bilgi üretimi ve yayılımı, tamamen emeğin kolektifliğinin ürünüdür. Emek bu üretimi ve üretilen bilginin yönetilmesini sermayeye bırakmaktan vazgeçer de kendi ağlarını yaratarak kapitalist hayata ve şirket üniversitelerine karşı alternatif üniversitelerini örgütleyebilirse, bu sermayenin yıkımı olur. Üretilmiş olan toplumsal zenginliğin, kapitalist üretime mal edilmesinin önüne geçmenin yolları aranmalıdır. Bu zenginliğin kolektif olarak temellük edilebileceği, bilginin ticari bir ürün olmaktan çıkarılıp toplumsal yarar için özgürleştirilebileceği, farklı öğrenme ve toplumsallaşma deneyimlerine girilebilecek emeğin kendi üniversitelerinin inşa edilmesi gerekmektedir.



[i] Yüksek Öğretim Kanunu Taslağı, s. 33, http://yeniyasa.yok.gov.tr/?page=yazi&c=90&i=105

[ii] Yüksek Öğretim Kanunu Taslağı, s. 27-28, http://yeniyasa.yok.gov.tr/?page=yazi&c=90&i=105

[iii] “Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak: Finansal Kriz Üzerine On Tez”, Uninomade[2], Otonom, sayı: 22, Eylül-Kasım 2010, s. 42.