Kategori: Gençlik ve Üniversiteler
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3224
Yazdır

Geçen ay YÖK başkanı Yusuf Ziya Özcan YÖK’ün isminin ve içeriğinin değiştirileceğini duyurdu. YÖK’ün yeniden yapılandırılması için bir komisyon kurulup çalışmalara başlanılmıştı. Genel seçimlerden sonra yapılacak anayasa değişikliğine göre de bu değişiklikler yasalaştırılacak. Bu haberin çıkmasıyla kafalarda bir sürü soru işareti oluştu ve ortalık biraz karıştı. Bunun ardından çok fazla vakit geçmeden Recep Tayip Erdoğan YÖK başkanı ve üniversite rektörleriyle bir araya gelerek saatler süren toplantılar gerçekleştirdi. Tabi toplantılar üniversite öğrencilerinin protestoları eşliğinde gerçekleştirildi. Kendilerinin de bu süreçte söz hakkı olması gerektiğine inanan öğrenciler içeriye girip toplantıya katılmak istediler fakat polisin sert müdahalesi ile karşılaştılar. Gündeme bu görüntüler otururken içeride nelerin konuşulduğu üzerine pek bir açıklama yapılmadı. Yalnızca İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Rektörü Muhammed Şahin, toplantıda yeni Yüksek Öğretim Kurulu yasasının hazırlanması için ortak bir çalışma yürütülmesi kararı alındığını belirtti. YÖK’ün yetkilerinin azaltılıp bir kısmının üniversitelere devredilmesi gerektiği dile getiriliyor. Zaten YÖK’ün son zamanlarına baktığımızda eskiye oranla YÖK içersinde ciddi bir anlayış farkının gelişmiş olduğunu görüyoruz. Üniversitelerin hem mali hem de siyasi açıdan daha özerk olmasını gözeten bir paradigma bugün YÖK’ün kendisine hakim olmuş durumda. Üniversite-sanayi işbirliği adıyla yapılan AR-GE çalışmalarından; üniversitelerin her türlü etkinliğinin piyasa koşullarına uygun hale getirilmesini sağlayan ve üniversitelere kalite güvencesi açısından bakan Bologna Süreci’yle üniversitelerin yeniden yapılandırılmasını hızlandıran bir sürü değişim bu amaç doğrultusunda özellikle son on yılda üniversitelerde hayata geçirildi.  Bugün YÖK içerisinde değişime gidilmesi dışarıdan gelen bir zorlamadan değil, YÖK’ün bugün bunu kendi isteğiyle yapmasından, içsel olarak böyle bir dönüşüme girmiş oluşundan kaynaklanmaktadır. YÖK artık sermayenin bugünkü ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilmesi için kendisini yeniden yapılandırmak zorunda olduğunun farkında. Bugün yaşananlar üniversitelerin sermayenin geldiği noktaya uygun olarak yeniden yapılandırılışının yasalarla güvence altına alınması ve bu değişimlere geç kalınmış da olsa artık bir ad konulmasıdır. Bu değişimleri tam olarak anlayabilmek için bugünün iktidar işleyişini ve sermayenin bugünkü ihtiyaçlarının neler olduğunu iyi anlamak gerekir. Kapitalist üretim biçimi değiştikçe üniversitelerin işlevi de yaşanan bu değişimlere göre farklılaşmakta ve üniversiteler yeniden yapılandırılmaya gitmektedir. Bugün YÖK’ün işlevinin değişmesi de kapitalist üretim biçiminde yaşanan değişimlerden bağımsız ele alınamaz. YÖK içerisinde yaşanan değişimleri daha iyi görebilmek için biraz YÖK’ün tarihine bakarak, kuruluş amacıyla yani otuz yıl önceki işlevi ile bugünkü işlevi arasındaki farkı anlamaya çalışalım.

YÖK 1981 yılında, 12 Eylül askeri darbesinden kısa bir süre sonra üniversitelerdeki muhalefeti ortadan kaldırmak ve üniversiteleri yola getirmek amacıyla kurulmuştur. Öğrenciler baskı altına alınmaya çalışılmış ve üniversiteler, YÖK sayesinde birer kışlaya dönüştürülmüştür. Askeri Konsey tarafından başa getirilen ilk YÖK başkanı İhsan Doğramacı, cunta anlayışına uygun bir şekilde başkanlığını yaparak üniversitelerde sıkıyönetim kanunlarını işletmiştir. Üniversitelere bayrak töreni getirmiş, çalışanların sakal bırakmasını ve öğretim üyelerinin mesai saatlerinden sonra çalışmalarını yasaklamıştır. Bunun dışında üniversitelerin her açıdan içi boşaltılmış ve atılan öğretim görevlilerinin yerlerine cunta anlayışına uygun hareket eden kişiler getirilmiştir. Hiç yayını olmayan bir sürü kişi bir gecede profesör olmuş, çeşitli usulsüzlüklerle bu öğretim görevlilerinin akademik yükseltmeleri sağlanmıştır.[1] Mesela Mehmet Sağlam hukukçu olduğu halde, fizyoloji alanında profesörlüğe yükseltilip On dokuz Mayıs Üniversitesi’ne rektör atanmış daha sonra da Cumhurbaşkanı Özal tarafından YÖK başkanlığına getirtilmiştir. 1402 sayılı sıkıyönetim kanunu ile herhangi bir yargılama yapılmadan sıkıyönetim komutanlığının isteği üzerine 4892 sivil görevlinin işlerine son verilmiş, 95 öğretim görevlisi de üniversitelerden atılmıştır.

Bundan sonra öğrenciler onlarca yıl her türlü baskı aygıtlarıyla susturulmaya çalışılmıştır. Öğrenciler polislerin, özel güvenliklerin şiddetine maruz kalmış, soruşturmalar ve cezalarla okullarından uzaklaştırılmış ve atılmışlardır. Bir yandan bunlar yaşanıyorken bir yandan da üniversitelerin ticarileştirilmesi için çaba harcanmıştır. 2001 yılında Türkiye’nin de imzalamış olduğu Bologna bildirgesiyle üniversitelerde on yıllık kalkınma projeleri uygulanmış ve üniversitelerin daha fazla kâr üreten bir alana nasıl dönüştürülebileceği tartışılmıştır. Ders içerikleri şirketlerin isteklerine göre şekillenirken, öğrencilerin ödevleri de şirketlerin projeleri haline getirilmiştir. Yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren bilgi ekonomisine dayalı küresel ekonominin gelişmesiyle tüm alanlar sermaye birikim süreci içerisine çekilmiştir. Üniversiteler toplumsal yarardan çok bireysel yarara hizmet eden kurumlara dönüşmeye başlamıştır. Bugün bireylerin bilgi ve öğrenim düzeyleri; edindiği bilgileri kullanabilme, yeni teknolojilere ayak uydurabilme gibi becerilerinin geliştirilmesi sistem için hayati önem taşımaktadır. Hayatın her alanının üretim mekânı haline dönüştüğü bu süreçte üniversiteler; bilişsel emeğin değer üretiminin bir mekânı olarak, piyasanın gereklerine ve değişen teknolojik gelişmelere ayak uydurabilecek işgücünün yetiştirilmesi açısından ve bilginin üretilmesinin, paylaşılmasının ve dolaşımının birinci dereceden ayağı olmasıyla sermayenin kendisini yeniden üretmesinin tam merkezinde yer almaktadırlar. Bugün yüksek öğretim sisteminin yeniden yapılandırılması küresel düzeyde sermaye açısından bir zorunluluktur. Bu nedenle üniversitelerin yeniden yapılandırılması küresel olarak tartışılıp ele alınmakta ve çeşitli stratejiler geliştirilmektedir. Hizmet ticareti alanındaki gelişmelerle birlikte BM, UNESCO, DB ve DTÖ gibi uluslararası kuruluşların öncelikli gündemlerinden biri de yükseköğretim sistemi olmuştur. Yıllardır bu kuruluşlar tüm dünyada eğitimin ticarileşmesinin önünü açmaya ve üniversiteleri birer şirkete çevirmeye çalışmaktadırlar. Bologna Süreci’yle üniversitelerin birer ticari işletmeye dönüşmesini sağlayan çok önemli adımlar çoktan atıldı.

Şimdiye kadar tüm bu gelişmeler devlet eliyle gerçekleştiriliyorken artık bazı kurumlarda önemli değişiklilere gidilmeden bu sürecin devam etmesinin imkânı yok. Bugün tüm bu gelişmeleri destekleyen YÖK bile bu haliyle kaldığı sürece üniversitelerin sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmasının önünde engel teşkil etmekte. Bu nedenle bugün YÖK içersinde merkeziyetçi yapının azaltılarak, bazı yetkilerinin üniversiteler arası kurullara bazılarının da üniversitelere devredilmesi ve YÖK’ün daha çok denetleyici pozisyonda kalması gündeme geliyor. 1982 Anayasası ve yükseköğretim ile ilgili amaç ve ilkelerin belirlendiği, üniversitelerdeki tüm işleyişin düzenlendiği 2547 sayılı yasa YÖK’e aşırı geniş yetkiler vermiştir. Bu yetkilerin sınırlandırılıp, bütçe mevzusu yeniden yapılandırılıp, akademik kurumlarda egemen olan zihniyetin de değiştirilmesi gerekmektedir. Öğrenciler kullandıkları hizmetin karşılığını öderken sermaye de araştırma giderlerinin karşılanmasını sağlamaktadır. Yükseköğretimin paydaşlarından en önemli iki tanesi öğrenciler ve şimdilik dış paydaşlar olarak görülen sanayi üniversitelerin bütçe düzenlemelerinde büyük öneme sahip bir konuma gelmektedir. Diğer paydaşlar ise öğretim görevlileri ve üniversite çalışanlarıdır. Kalite güvencesi sistemi ile üniversitelerin performanslarına göre kaynak tahsil edilmesi gibi uygulamalar üniversiteler arasındaki rekabeti artırırken kurumların merkeziyetçilikten uzaklaşarak daha geniş yetki ve karar alma organlarıyla işlemesini gerektirmektedir. Yenilik adımlarının önünü açan, rekabeti güçlendiren girişimci üniversiteler desteklenmekte ve performanslarını geliştirmelerinin önü her geçen gün daha da açılmaktadır.

Bunların yanı sıra üniversitelerde yönetim anlamında da ciddi değişiklikler meydana gelmektedir. Hiyerarşik ilişkilerin çok net bir şekilde belirlendiği üniversitelerde artık bu modelin de eskidiği düşünülmekte, tıpkı şirketlerde olduğu gibi yatay ilişkilerin hâkim olduğu toplam kalite modelleri yönetimde uygulanmak istenmektedir. Bürokratik ilişkilerden kaynaklanan durağanlıktan kurtularak, yönetişim kavramıyla daha aktif, daha dinamik üniversiteler sistem içersinde yerini alıyor. Yönetişim kavramıyla üniversitelerde karar alma süreçlerinin tüm üniversite bileşenleriyle gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir. Bireylerin hayallerinin bile sermayeleştiği bir dönemde öğrencilerin de bu sürecin yani bilginin metalaşmasının ve üniversitelerin ticarileşmesinin önemli bir parçası olduğu gayet açıktır. Kariyer günleri gibi etkinliklerle öğrencilerin kendilerini şirketlere pazarlamaları, teknokentlerde ve şirket projelerinde çalışarak henüz öğrenciyken bile kendi portfolyolarını yani kendi sermayelerini oluşturarak üretim ilişkilerine dâhil olmaları öğrencilerin kendi istekleriyle gerçekleşiyorken bu sürecin yönetiminin dışında bırakılmaları sermaye açısından mantıklı bir şey değildir. Kendisi için herhangi bir tehdit oluşturmayacağından emin olduğunda sermaye, öğrencilerin bu talebini seve seve kabul edecektir. Bu nedenle üniversitelerin yönetiminde söz sahibi olmanın öğrenciler için bir karşılığı yoktur. Bunu talep etmek yerine tüm üniversite bileşenlerinin bugünden yaşam alanlarına sahip çıkarak kendi üniversitelerini hayallerine uygun olarak kurmalıdırlar.

Üniversitelerde rekabet gücünün artırılmasıyla verimlilik ve kâr artışı da sağlanmaktadır. Artık üniversitelerin piyasa ile kurduğu ilişkiler geleceklerini belirliyorken, YÖK’ün hiyerarşik ve merkeziyetçi yapısı doğal olarak değişime gitmesine yol açmış ve üniversitelerin özerkleşmesi sermayenin bir ihtiyacı olarak gündeme gelmiştir. YÖK’ün eski işleviyle hareket etmesini gerektirecek koşullar artık ortadan kalkmıştır. Zaten bugünün ihtiyaçlarına uygun olarak hareket etmeye başlamış olan YÖK, bu sürece ismini de değiştirerek tamamen ayak uyduracaktır. Hukuksal zeminin kurulmasıyla da yaşanacak değişimlerin garanti altına alınması istenmektedir.

 


[1] Rıfat Okçabol, Yüksek Öğretim Sistemimiz, Ütopya Yayınları, 2007, sy.:126