Kategori: Gençlik ve Üniversiteler
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3166
Yazdır

Bugün üniversitelere baktığımızda, üniversitelerin yeniden yapılandırılmakta olduğu artık herkes tarafından açıkça görülmektedir; fakat bu yapılanmanın neden ve nasıl gerçekleştiği üzerine düşünmek yerine, bugün modernist sol, eğitimin paralı oluşundan ve üniversitelerin, sermayenin ihtiyaçlarını

karşılayamamasından dolayı, piyasaya odaklı hale getiriliyor olmasını söylemekten öteye gidemiyor. Üniversitelerde düşünce özgürlüğünün olmayışı ve eşitsizlik üzerinden demokratik mücadele örgütleme çalışmalarına devam edilse de, bu mücadelelerin pek de karşılığının olmayışı, solun bugün tamamen paradigmatik bir tıkanıklık içerisinde olduğunu gözler önüne seriyor. Bugün, artık ulusal ölçekte ekonomik-demokratik ve akademik-demokratik mücadeleler yürütmenin maddi koşulları ortadan kalkmıştır. Modernist düşünme biçimleriyle üniversitelerde yaşanan değişimlerin anlaşılmasının ve bu şekilde verilen mücadelelerin kazanılmasının imkanı yoktur. Üretim biçiminde yaşanan değişimler anlaşılmadığı sürece, bilginin meta haline nasıl geldiği ve üniversitelerin sistem içerisindeki rolünün bugün nasıl değiştiğini anlamak mümkün değildir. Sermayenin emeği tahakküm altına alışı her dönem farklı olmuştur. Kendisini tahakküm altına almaya çalışan sermayeye karşı emeğin direnişi sermayeyi krize sokmuştur; fakat sermaye bu krizleri kendisini değiştirerek ve dönüştürerek aşmayı başarmıştır. Sermaye, krizi fabrikanın mekansal uzamının sınırlarının ötesine geçerek, hayatın bütün alanlarını üretim ve sınıflaştırma mekanı haline getirerek, bütün toplumsal ilişkileri metalaştırarak aşmış ve bilgi merkezli kapitalist toplumun inşasına başlamıştır. Üniversitelerin kapitalizmin işleyişi içinde yüklendiği işlevler ve bu işlevlerin farklılaşması, sermayenin emeği tahakküm altına alma biçimindeki farklılaşmaya bağlıdır. Bugün üniversitelerin yeniden yapılandırılması, sermayenin genişleyerek emeği yeniden tahakküm altına alışından bağımsız olarak okunup konuşturulamaz. Gelinen bu boyut anlaşılmadığı sürece, mücadeleler ne yazık ki hala eski söylemlerle kurulmaya çalışılacak ve karşıdan kurucu, anti-kapitalist bir hareketin yaratılmasının önü kapanmaya devam edecektir. Bugün sermayenin geldiği noktayı ve üniversitelerde yaşanan değişiklikleri anlamak için, ilk önce kapitalizmin geçirdiği tarihsel evreleri anlamak gerekir.

 

Kapitalist üretim sürecinin tarihsel gelişimi üç döneme ayrılır. Biçimsel tahakküm dönemi, kapitalist üretim ilişkileri dışındaki emeğin fabrikaya çekilerek, artı-emek zamanın çoğaltılması yani çalışma saatlerinin uzatılması yoluyla, emek-yoğun verimliliğe dayalı olan fabrika üretimine dahil olduğu dönemdir. Bir günlük çalışma süresinin uzatılabilmesinin sınırlı oluşu, sermayenin emeği politik şiddetle tahakküm altına alışına emeğin isyanı ve ağır şartlardan dolayı emek gücünün kısa sürede tükenmesi üretimde makineleşmeyi beraberinde getirmiştir. Üretkenlik düzeyinin makineleşme yoluyla artırılmasıyla mutlak artı-değerden nispi artı-değere geçilmiştir. Artık söz konusu olan, gerekli-emek zamanın kısaltılarak artı-emek zamanın uzatılmasıdır. Teknoloji-yoğun verimliliğe dayalı üretim sayesinde nispi artı-değer üretiminin gerçekleştiği bu dönem gerçek tahakküm dönemidir. Bu emeğin sermaye tarafından tahakküm altına alınmasının yeni bir biçimidir. Fabrikalar, teknolojiye dayalı yani bilimin gelişmesine dayalı üretimin merkezi haline gelmiştir. Üretken emeğin fabrikada merkezileştirilmesi ve tahakküm altına alınmasının iktidar ilişkileri içinde öğrenci hareketi, üniversite alanını salt akademik demokratik mücadele alanı olarak görmüştür. Üniversite alanının doğrudan sermaye karşıtı bir temelde politikleştirilmesinin politik öncülerin temsiliyetine bağlanmasından dolayı, üniversite bileşenleri kitleler olarak görülmüş ve mücadele talep siyasetine oturtulmuştur. Kapitalizmin gerçek tahakküm döneminde bu mücadeleler devrimci bir işlev görmüşken, bugün sermayenin emeği tahakküm altına alışının küresel olarak tamamlanması ve sermayenin bir toplumsal ilişki olarak derinleştirilmesi, üniversitelerde yürütülecek mücadelelerde yeni bir anlayışın oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır.

Sermayenin genişleyerek kendini yeniden üretiminin bugün geldiği boyut, emeğin bütün toplumsal alanlarda değer üretme ilişkilerine içerilmesini ifade etmektedir. Gerçek tahakküm döneminde kapitalist üretimin merkezi olan fabrika, bugün bir mekan olmaktan çıkarak bütün toplumsal ilişkilere yayılmıştır. Bu anlamda toplumsal fabrika kavramı, sermayenin emeği tahakküm altına alma ilişkisi olarak fabrikanın ortadan kalkmasını değil bütün bir toplumun fabrikalaşmasını ifade eder. Toplumsal fabrikada, sermaye toplumsallığını genişlettikçe kapitalist ilişki ağlarını ve üretim alanlarını genişletmiştir. Bugün artık emek yalnızca fabrikada değil, yaşamın bütün alanlarında üretim sürecine dahil ediliyor ve sömürülüyor. Emeğin bütün zamanı üretim ilişkilerine içerilmiş durumdadır. Artık hayatın her anının üretim zamanı haline gelmesiyle birlikte, değerin ölçüsü fabrikada merkezileşen ölçülebilir emek zaman olmaktan çıkmış ve artı-değeri belirleyen ölçü niteliksel bir boyuta geçmiştir. Bugün teknolojinin ve iletişimin sermayenin artı-değer üretiminde belirleyici unsurlar haline gelmesi, emeğin verimliliğinin artık fabrikada harcanan emek zaman birimleri temelinde değil, emeğin bilişsel ve duygulanımsal nitelikleri temelinde belirlendiğinin göstergesidir. Maddi olmayan emeğin hegemonik bir üretici güç haline gelmesi, bugün canlı emeğin sabit sermayeleşmesini de beraberinde getirmektedir. Söz konusu olan, gerçek tahakküm döneminde olduğu gibi canlı emeğin cansız emek makine tarafından verimli kılınması değil, canlı emeğin doğrudan canlı emek tarafından verimli kılınmasıdır. Sermayenin verimliliği, bugün bütün toplumsal ilişkileri metalaştırarak canlı emeği sermayeleştirebilme gücüne bağlıdır. Bireyin hayallerinden ve duygulanımlarından arkadaşlık ilişkilerine kadar sahip olduğu tüm değerlerin metalaştırılarak üretimin bir parçası haline getirilmesi bununla doğrudan bağlantılıdır. Bugün sermaye emeği, bilgi, düşünme ve yeniden üretme yetenekleri, yaratıcılık ve teknolojik becerilerine göre ölçmeye çalışarak ücretli emeğin devamını sağlamaktadır. Sermayenin giderek emeğin bilişsel ve kolektif yeteneklerine daha çok ihtiyaç duyar hale gelmesi, karşı bir eğilimi de beraberinde getirmektedir. Sermaye küreselleştikçe, bilginin üretimini, yayılımını ve kullanımını yönetmesi daha da zorlaşıyor. Bugün artık üretim araçlarının kendisi de, üreten de aynı kişidir. Canlı emek, sermayenin ihtiyaç duyduğu canlı ve kolektif bilgiyi üretmektedir. Sermaye bugün, bilgi üretimini, bilginin küresel ağlar içinde akışını ve kullanımını kontrol edebilmenin yollarını arıyor. İşte bu noktada eğitim ve üniversiteler, hem bilimin gelişmesi hem de üniversitelerin doğrudan kâr üreten bir faaliyet alanı olarak piyasa ilişkilerine içerilmesi açısından toplumsal fabrika içinde önemli bir yere oturmaktadır.

Toplumsal fabrika içerisinde üniversiteler, bilgiye ve bilgi üretimine dayalı emeğin tahakküm altına alındığı, sınıflaştırıldığı, kapitalist değer üretiminin gerçekleştiği ve bu bilgi üretiminin kontrolünün yapıldığı mekanlardan yalnızca biridir. Çünkü artık bilgi üretimi üniversitelerden ve diğer eğitim kurumlarından taşmıştır. Bugün nasıl fabrikalar üretimin merkezi olmaktan çıkmış ve üretim hayatın her alanında gerçekleşmekteyse, üniversiteler de bilimin ve bilgi üretiminin merkezi olmaktan çıkmıştır. Bugün bilginin mekanı yoktur. Artık şirket üniversiteleri, teknokentler ve internet üniversiteleri, hatta internetin kendisi bilgi üretiminin gerçekleştiği alanlardandır. Üniversitelerin şirketleştiğini söylerken, bir yandan şirketlerin de nasıl üniversiteleştiğini, bilgi merkezli üretimin ne boyutta olduğunu anlayabilmek için görmek gerekir. Bugün üniversiteler, ne içinde yaşadıkları kentin ekonomisinden ne de şirketlerden bağımsız değildirler. Tıpkı şirket ağları gibi üniversiteler de küresel bilgi üretim ağlarına sahiptir ve bu ağlar içerisinde şirketler de bilgi üretiminin geçekleştiği merkezlerden biri olarak yer alır. Bilginin gücü, onun toplumsallaşmasına ve sınırsız dolaşımına bağlıdır. Bilginin mülkleştirilmesi, onun toplumsallığının önünde bir engeldir. Sermayenin emeğin elbirliğine dayalı bilgi üretimine daha da ihtiyaç duyuyor hale gelmesi ile birlikte, bu sürecin denetlenmesinin ve canlı bilginin mülkleştirilmesinin sermaye açısından daha da zorlaştığını söylemiştik. Bu nedenle bugün sermaye canlı emeği ve canlı bilgiyi tahakküm altına alarak, onu cansız bilgiye dönüştürmeye çalışarak ölçmeye çalışmaktadır. Bilgi üretimine dayalı bir sistemde, bilginin mülkleştirilmeye çalışılmasının onun üretiminin veya dolaşımının önünde bir engel olduğu açıkça görülüyorken sermaye neden bilginin patent altına alınmasına izin veriyor? Çünkü sermaye, bilgi üretiminin kendisinin kontrol edemeyeceği boyutlara geldiğinin farkında ve bu nedenle şimdilik bu tarz kısıtlamalar getirerek hem üretimin kendi yönetiminden çıkmamasını sağlıyor hem de bu süreçte onu ölçebileceği mekanizmaları kurmaya çalışıyor.

Bugün bütün dünyada üniversitelerin içinden geçtiği Bologna Süreci, üniversitelerin kapitalizmin bugünkü değer üretim biçimine uygun olarak yeniden yapılandırılmasını öngören bütünlüklü bir projedir. Bu projeyle bilgi üretiminin mekanlarından biri olan üniversitelerin şirketleştirilmesiyle birlikte, bilgiyi ölçebilmenin ve yönetebilmenin yöntemleri de oturtulmaya çalışılıyor. Bilgi merkezli üretim çağında ücrete dayalı çalışmanın devamını sağlayacak iktidar düzenlemeleri, yönetsel stratejiler ve bilgiyi ölçebilmenin yasaları üniversitelerde oluşturulup uygulanmaya çalışılıyor. Bilginin küresel olarak ölçülebilmesi için belli kriterler ve bu kriterlerin küresel standardizasyonu gerekiyor. Bologna Süreci ile programların içerikleri sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenirken, öğrenme de öğrenci merkezli hale getiriliyor. Bireye artık zorla bir şeyler öğretilmeye çalışılmıyor. Birey kendi isteğiyle, kendi çabasıyla öğreniyor. Eğitimin birey merkezli ve kendi kendine öğrenmeye dayalı olarak yeniden yapılandırılmasının arkasında yatan, sabit sermaye olarak emeğin bilişsel ve duygulanımsal niteliklerinin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda geliştirilmesidir. Üniversitelerin şirketleştirilmesinin çözümlenmesinde bu süreç göz önünde bulundurulmak zorundadır. Peki, kimdir bu üniversitelerin/şirketlerin çalışanları ve bu insanlar neyi, nasıl üretirler? Üniversite emekçileri; öğrenciler, öğretim görevlileri, araştırma görevlileri ve personelin de içinde yer aldığı tüm üniversite bileşenlerinden oluşur. Bilgi üretiminde, üretim araçları veya sabit sermaye insanın kendisidir. Canlı emekle cansız emek arasındaki ayrım ortadan kalkmış, maddi olmayan emek biçimi altında emek sabit sermayeleşmiştir.[1] Maddi olmayan emeğin yetenekleri, bilgisi, o bilgiyi kullanabilme becerileri, yaratıcılığı, birden çok dil bilmesi ve öğrenme kapasitesi gibi şeyler onun sabit sermayesini oluşturur. Her birey kendi sabit sermayesini artırmak için çalışır ve diğer bireylerle sürekli rekabet içinde olarak piyasa içinde kendi kalite derecesini yükseltir. Böylelikle bireylerin kendileri şirketleştirilir. Bilgi üretimi de, bu şirketleşmiş bireylerin küresel olarak işleyen elbirliği ile gerçekleştirilir. İşte bu noktada sermaye bu üretim biçimini koruyabilmek, üretimi kontrol altında tutabilmek ve sürekliliğini sağlayabilmek için çıkar ilişkilerini hayatın her yerinde ve her anında işleterek, bütün toplumsal ilişkileri metalaştırır. Örnek olarak bir öğrenciyi düşünürsek; öğrenci, bir yandan bir ürün olarak işlenir. Yetenekleri, bilgisi, becerileri geliştirilerek değeri veya kalitesi artırılmaya çalışılır. Bunlar gerçekleştirilirken öğrenci, diğer bir yandan da meta olarak piyasaya çıkmıştır zaten. Okullarda düzenlenen kariyer günleri gibi etkinlikler sayesinde pazarda boy gösterir. Sabit sermayesini sürekli geliştirerek, kendisi de şirketleşen bireylerden biri olarak üretimin elbirliği içerisinde de yer alır. Yani bu kişi hem canlı emektir ve üretir, hem kendi sabit sermayesine sahiptir, hem de pazardaki bir metadır. Bunların hepsi aynı anda gerçekleşir. Bu bağlamda öğrencilik de, aslında yeni gelişmelerin öğrenilmesi ve kişinin kendi bilgisini ve yeteneklerini geliştirerek kendi kalitesini artırması açısından üniversiteden mezun olunduğunda bitmez, aksine yaşam boyu sürer. Yaşam boyu öğrenme merkezleri ve çeşitli kurslar sayesinde de bu süreç devam ettirilir.

Peki, üniversitelerde emeğin sabit sermaye, toplumsal ilişkilerin ve bilginin meta olarak üretiminde değerin ölçüsü nasıl kuruluyor? Sermaye bilgiyi ölçmeyi de, küresel düzeyde geçerliliği olan öğrenme çıktılarını oluşturarak kolaylaştırmayı hedefliyor. Öğrenme çıktıları, her dersten sonra öğrencinin neyi ne kadar öğrendiğinin belli kriterlere göre yazıldığı, öğrenim sürecinin tamamlanmasından sonra kişinin ne bileceğini, ne anlayabileceğini, ne yapabileceğini ifade eden yetkinliklerinin yer aldığı belgelerdir. Öğrenme çıktılarının yazılması mezun olunduğunda da devam eder. Mesleki eğitim, yaşam boyu öğrenme ile ilgili bilgileri de içerir. Bu çıktılarda, kişinin genel yeterlilik kriterlerini ne kadar taşıyıp taşımadığı ortaya konur. Bu genel yeterlilik kriterleri ise; bilgi yönetim becerileri, temel bilgisayar becerileri, otonom bir şekilde çalışabilme, planlama ve zaman yönetimi, yabancı dil, yaratıcılık, yeni gelişmelere ayak uydurabilme, öğrenme kapasitesi gibi şeyleri içerir. Öğrenme çıktıları, tüm dünyada geçerli olan bir tür ortak para birimi gibi kullanılacaktır. Canlı bilginin klasik formlarla ölçülmeye çalışılmasının imkansızlığı nedeniyle sermaye eğitimde küresel olarak standartlaştırılmış kriterler oluşturarak, onu ölçmeye ve bilginin yönetimini elinde tutmaya çalışıyor. Yukarı da söylediğimiz gibi tüm dünyada nasıl şirket ağları oluşuyorsa, üniversiteler arası ağlar da meydana geliyor. Bugün Erasmus ve değişim programlarıyla öğrencilerin, öğretim görevlilerinin dünyanın herhangi bir yerindeki üniversiteye gidip işlerine orada devam etmeleri sağlanıyor, hatta bu teşvik ediliyor. Ortalama eğitim düzeyinin yükselmesi, ders içeriklerinin teknolojik gelişmelere ve sermayenin ihtiyaçlarına göre değiştirilmesi ile genel zekanın küresel olarak yakalanması sağlanmaya çalışılıyor. Çünkü bugün emeğin mekansal esnekliği, genel zekayı yakalamış emek gücünü gerektirir. Böylelikle bilginin dolaşımının, üretiminin ve yeniden üretiminin tüm dünyada en hızlı şekilde gerçekleştirilmesi kolaylaşıyor. Oluşturulan bu ağlar içerisinde her üniversitenin gelişimi de aynı şekilde olmayacaktır. Farklı emek biçimleri arasında yaratılan hiyerarşi gibi, üniversiteler arasında da hiyerarşi yaratılarak rekabet etmeleri sağlanıyor. Ağ içerisinde üniversitelerin birbirleriyle ilişkilenmeleri, ortaklık kurmaları ve etkinlik dereceleri bu hiyerarşiye göre belirlenir hale geliyor.

Ücretli emeğin devamını sağlayacak iktidar düzenlemeleri yapılarak, emek kendisini değerli kılabileceği maddi olanaklardan koparılıyor. Her yerde olduğu gibi üniversitelerde de sermaye, bilim emekçilerini emeklerini sürekli bir meta olarak satmaya zorlayarak, metalaşmış ilişkiler içerisinde özneleşmelerini ve kapitalist üretime doğrudan katılmalarını sağlıyor. Sermaye bu süreci kontrol altında tutabilmek için, emeği kapitalist üretime tabi kılmanın yollarını onu güvencesizleştirerek sağlıyor. Üniversitelerde uygulamaya giren 50/d yasası ile, istihdam edilen araştırma görevlilerinin doktora çalışmalarını tamamladıktan sonra işten atılmaları tam da buraya oturuyor. Emek piyasalarının esnekleştirilmesi ve güvencesizlik ile emeğe yönelik ekonomik baskı artırılarak, emek gücü denetim altında tutulmaya çalışılıyor. Bilgi üretim süreci içinde, emeğin elbirliği sermayeye daha da az ihtiyaç duymakta ve sermayenin yaptığı, yalnızca üretilen ürüne açıkça el koymaktan öteye gitmiyor. İşte bu nedenle, sermaye bugün emeği her zamankinden daha da çok kontrol etmek ve denetlemek zorunda. Sermaye kendisini emeği bireyleştirerek metalaştırma ve onun bütün toplumsallığını kapitalist üretim ilişkilerine içerme yoluyla güvence altına alıyor. Artık, sömürü ilişkileri her yerdedir ve hiçbir yer üretim ilişkilerinin dışarısında değildir. Metalaştırma, artık yalnızca bir ürünün meta haline getirilmesini değil, emeğin öznelliğinin sermayeleşmesini ifade etmektedir. Dolayısıyla, sömürüye karşı direniş de her yerde bizzat oranın kendi özneleri tarafında örgütlenecektir. Sömürü ilişkilerine karşı verilecek mücadele, doğrudan kapitalist el koymaya karşı çıkacak anti-kapitalist bir söyleme oturtulmalıdır. Modernist sol, üniversitelerde yaşanan dönüşümleri hala yalnızca devlet üniversitelerinin özelleştirilmesi ve sermayenin üniversitedeki rolünün artması olarak görürken, üniversitelerin sermayenin toplumsal bir ilişki olarak üretim sürecinin doğrudan bir parçası olduğunu es geçmektedir.

 

“Açıkça belirtmek gerekirse, bu yalnızca özel fonların kamu üniversitelerindeki egemenliği ya da hukuki statüsü anlamına gelmez. Bunun asıl anlamı, üniversitenin bizatihi kendisinin, eğitim ve bilgi piyasasında rekabet edebilmek için, maliyet ve kâr hesabı, kâr mantığı, girdi ve çıktıya dayalı bir şirket haline gelmek zorunda olduğudur. Bu bağlamda, bilgi şirketleri (üniversitelerden çokuluslu biyo-teknoloji şirketlerine kadar) borsa ve değerlendirme kuruluşlarında giderek daha önemli bir kâr, değerleme ve ölçü kanalına sahiptir ve küresel eğitim ve bilgi piyasası hiyerarşilerindeki ana aktörlerdir.”[2]

 

Üniversitelerde yaşanan bu dönüşüm, sermayenin dışarıdan eklemlenmesi ya da müdahalesi ile değil, kapitalist üretim biçiminde yaşanan değişimlerle birlikte üniversitenin kendisinin de bu değişimlere uygun olarak içkin bir şekilde yeniden yapılanmaya gitmesinin sonucudur. Üniversitelerin şirketleşmesine karşı ortaya çıkan hareketler, meseleyi özel üniversite - devlet üniversitesi tartışmasına indirgeyerek devlet üniversitelerini savunan bir politika izledikleri takdirde, devlet ve şirket arasında bir tercih yapma durumuna sıkışırlar. Üniversitelerde yaşanan değişimlerin üretim süreçlerindeki değişimlerle olan bağlantısı yakalanamadığı sürece, hareketin eski söylemlerle yaratılmaya çalışılması sermaye tarafından kolayca içerilmesine neden olmaktadır. Sermaye içi veya dışı diye bir şey artık söz konusu değildir. Sömürünün toplumun bütününe yayılması, toplumsal ve ekonomik alanlar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmıştır. Sermaye nasıl ki hayatın bütün alanlarını piyasalaştırarak, bütün toplumsal ilişkileri metalaştırarak, her yeri ve tüm zamanı kapitalist üretim içerisine dahil ediyorsa, mücadele de her yerde kapitalist el koymaya karşı çıkarak, doğrudan anti-kapitalist, hayata karşı hayat kurabilen otonom birlikteliklerle örgütlenebilir. Emeğin politikliğini temsil etme misyonunu üstlenen öncü siyaseti, emeğin özörgütlülüğünün önünde engel teşkil etmekle kalmayıp, mücadeleleri talep siyasetine oturtarak reformistleştirmektedir. Bugün YÖK’ün kaldırılması, öğrenciler istediği için değil, YÖK’ün de tıpkı üniversiteler gibi kendisini dönüştürmek zorunda olması nedeniyle gündeme geliyor. Üniversitelerde sermaye üretiminin daha kolay ve hızlı gerçekleştirilmesi için, YÖK ya yeniden yapılandırılacak ya da tamamen kaldırılıp yerine bugünün ihtiyaçlarını karşılayabilecek, üniversitelerde bilginin meta olarak üretiminin ve dolaşımının önünü açabilecek yeni bir yapı getirilecektir. Sermaye eski egemenlik biçimlerini tasfiye ederek, kapitalist değer üretimini hayatın her alanına yayarak kendisini dönüştürüyor. Ayrıca üniversitelerin özerkleşmesi, yalnızca mali özerkliği değil, idari olarak da devletten kopuşu ifade eder. Üniversitelerin kendilerini yönetebilecekleri, kendi sermayelerini oluşturabilecekleri, üretim ağları içerisinde aktif rol oynayabilecekleri yapılar olarak var olabilmeleri bugün sermayenin geldiği noktada bir gerekliliktir.

Emek, içerisinde bulunduğu bu sömürü ilişkilerinden, yalnızca alternatif kendini değerli kılma biçimleri yaratarak, kendi değerlerini kurarak, sermaye dışı toplumsal ilişkileri yaşatarak kurtulabilir. Bu noktada, emeğin elbirliği ile oluşan bilgi üretimi ve ağları tüm dünyada mücadelenin yayılması için kullanılabilecek araçlardır. Bilgi üretimi ve yayılımı, tamamen emeğin kolektifliğinin ürünüdür. Emek bu üretimi ve üretilen bilginin yönetilmesini sermayeye bırakmaktan vazgeçer de kendi ağlarını yaratarak kapitalist hayata karşı alternatif yaşamları örgütleyebilirse, bu sermayenin yıkımı olur. Bugün emeğin elbirliğinin örgütlenmesinin her geçen gün sermayeye daha da az ihtiyaç duyması karşısında, sermaye yalnızca kapitalist el koyma ve neyin, ne zaman, nasıl üretileceğine karar vererek üretim sürecini kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bu nedenle, emek ya sermayenin tahakkümünü kabul ederek tamamen bir köle olmayı kabul edecek ya da kendi yaşam alanlarını yaratarak, kolektif üretimi kendi özgürlüğü için kullanacaktır. Hayallerin bile metalaştırıldığı günümüzde tek çıkış, kendi toplumsal ilişkilerimizi yaratarak, hayallerimize, hayatlarımıza sahip çıkarak alternatif bir kültür ve yaşam inşa etmektir. Bugün dünyanın birçok yerinde bu tarz deneyimler ortaya çıkıyor. İsminin ne olduğunun önemi yok; otonom veya başka bir şey. Örneğin Ali Nesin’in Şirince’deki matematik köyü, bilgi üretiminin özgürce gerçekleştiği alanlardan biridir. Bugün üniversitelerde, anti-kapitalizme basan, farklı direniş biçimlerinin kendi öznelliklerini koruyarak bir araya gelip birbirlerini tamamladığı ve güçlendirdiği mücadeleler örgütlenerek otonom üniversiteler kurulmalıdır.



[1] Barış, “Meta Toplumsal Bir Üretim İlişkisidir”, Otonom dergisi 20. sayı, Ekim-Aralık 2009, s.48.

[2]Gigi Roggero, “Ortak Olanın Kurumları”, Otonom dergisi 20. sayı, Ekim-Aralık 2009, s.57.