Kategori: Gençlik ve Üniversiteler
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3202
Yazdır

Öğrenci hareketi ve örgütlenme üzerine düşünmek öncelikle kapitalizmin iktidar işleyişinin dünü, bugünü ve nasıl değişikliklere gittiği üzerine düşünmeyi gerektirir. Kapitalist üretim tarzı ve iktidar biçimi her dönem farklı olmuş ve yürütülen muhalefete göre kendisini yeniden yapılandırıp değişikliklere

gitmiştir. Bu değişikliklerle birlikte hâlâ modernist sol söylemlerle yapılanan bir öğrenci hareketinin artık bir karşılığı yoktur ve örgütlenme biçimlerinde yapısal değişikliklere gidilmesi gerekmektedir. Kapitalizmin iktidar işleyişinde yaşanan değişimler üzerine düşünmek, öğrenci hareketi üzerine düşünürken kafamızı açacaktır. Artık üretim yalnızca fabrikada değil hayatın bütün alanlarında gerçekleşiyor. Tüm yaşam bir fabrika haline gelirken, hayatın her alanının piyasalaşmasına ve bütün toplumsal ilişkilerin metalaşmasına tanık oluyoruz. Üretim biyo-politikleşiyor ve beden, bu toplumsal fabrika içersinde maddi üretiminin yanı sıra maddi olmayan üretimi ve yarattığı duygulanımlarıyla da sermayenin tahakkümü altına alınıyor. Kapitalizm, emeği sadece fabrikada değil içinde bulunduğu bütün toplumsal ilişkiler içersinde tahakküm altına alarak tüm yaşamı sınıflaştırma mekanı haline getiriyor. Bugün, modern dönemin içerisi-dışarısı ayrımı üzerinden işleyen iktidar yapılanması ortadan kalkmıştır ve iktidar tek merkez yerine birçok merkezden oluşmaktadır. Bu bağlamda mücadeleyi toplumsal alan-siyasal alan ikilemi üzerinden kuramayız. Yürütülen muhalefete göre kendisini yeniden yapılandırabilen, dönüştürebilen tek bir merkez yerine birçok merkezin bulunduğu bir beden olan iktidarla birlikte sömürü de her yerdedir. Dolayısıyla artık öncelik ve önem sırasına sahip olmaksızın yaşamın her alanı, birincil olarak direnişin ve karşıdan kurucu hayatların, kapitalizmin tahakkümüne karşı doğrudan anti-kapitalist söylem ve pratiklerle kurulacağı iktidar alanlarıdır. Kapitalist üretim biçiminin ve sınıflaştırmanın en somut yaşandığı bu alanlardan biri de üniversitelerdir. Bugün, zaman zaman yaşanan sınırlı hareketlenmeler dışında bir öğrenci hareketinin varlığından pek söz edemeyiz. Yaşanan bu tıkanıklığın yapısal bir tıkanıklık olduğunu yıllardır söylüyoruz. Kendisini ve mücadele tarzını hâlâ modernizm dönemi içersinden kuran sol, kapitalizmin yeni iktidar işleyişini ve yaşanan değişikliklerin bütünselliğini kavrayamamaktadır. Geleneksel sol örgütler, yaşanan bu tıkanıklığın kendi modernist siyaset anlayışlarından kaynaklandığını, günümüzün tahakküm biçimlerinin nasıl dönüştüğünü ve kapitalizmin ulus devletle sınırlı kalmayan yeni bir egemenlik biçimi içersine nasıl girdiğini modernizmin söylemlerini kullanarak çözemeyeceklerini ve yeni bir yapılanmaya gitmek zorunda olduklarını hâlâ görememiş ya da bu gerçeklikle yüzleşememiştir. Temsiliyete dayalı bu anlayışa bir tepki olarak da kampüslerde salt bireysellik üzerinden kendini kuran yapılar meydana gelmiştir. Örgütsel temsiliyet taşıyan bireylerle örgütlülüğü birbirine karıştıran, salt “bireysellik” ve “birey temsiliyeti” üzerinden birarada bulunmaya çalışan bu oluşumlar da tersten aynı yere düşüyorlar. Bir yanda yalnızca örgütü özneleştiren modernist sol oluşumlar varken, diğer yanda da yalnızca bireyi özneleştiren oluşumlar bulunuyor. Maalesef ikisi de madalyonun ters yüzleri olmaktan ve aynı şeyi üretmekten kaçamıyorlar. Bu iki anlayış da yeni bir özgürlük söylemi yaratamamaktadır ve eski ezberlerin ötesine geçebilecek bir politik kuruculuğa sahip değildir. Şimdi her iki anlayışı da ayrı ayrı inceleyelim.

 

Kapitalizmin yaşamın bütün hücrelerini kuşattığı, her bedende kendisini işlettiği; çok merkezli iktidarın toplumsal hayatın bütünü üzerinde doğrudan tahakküme dönüştüğü bu koşullar içinde, politik kuruculuğu ancak anti-kapitalizm üstlenebilir. Bu bağlamda öğrenci hareketi, artık işçi hareketinin destekçisi veya örgütsel iradeye kadro sağlama zemini olmaktan çıkıp toplumsal fabrika içersinde tahakküm ve sömürüye karşı mücadelenin yürütüldüğü zeminlerdir. Modernist söylemlerle kendini yapılandıran anlayışlara göre kamusal bir alan olarak üniversiteler kitle alanlarıdır. Belli bir pasifliğe gönderme yapan kitle kavramı, siyasal alanda ise kitlelere siyasi bilinç vererek onları örgütleyecek bir öncüden bağımsız düşünülemez. Siyasi kuruculuğu da bu kitleleri temsil eden ve onlara bilinç götüren partiler üstlenir. Öncü temsiliyet üzerinden öznelliğini kurarken nesnesini kitleleştirir. Kitle kavramı, öncünün iktidar üretimidir. Hareketin kendi gücü yerine siyasi temsiliyet üzerinden hareket edilmesi aşkın bir siyaset anlayışının gelenekleşmesine yol açmıştır. Kapitalizmin iktidar işleyişinin toplumsal hayatın bütünü üzerinde doğrudan tahakküme dönüştüğü günümüzde, karşıdan kurucu bir hareket, bir merkez ya da dışarıdan bir siyasal temsiliyetle değil, kendi eyleminin ve söyleminin öznesi olan toplumsal dinamikler tarafından gerçekleştirilebilir. Öncü-kitle ayrımı üzerinden giden anlayışlar, öğrencileri özne olarak değil bilinçlendirilmesi gereken kitleler, alanın kendisini ise öncü tarafından üretilen politikanın taşındığı alanlar olarak görür. Temsiliyet üzerinden öncü, öğrenci hareketini iktidarı için “kitle” olarak nesneleştirir. Talep siyaseti üzerinden örgütlenecek bir öğrenci hareketi, politik mücadeleyi temsili siyasetle kapatarak, onu reformistleştirmesinin yanı sıra, toplumsal dinamiklerin politik kuruculuktan dışlanmasına yol açar. Asıl sorun “eşitlik” kavramı üzerindeki politik farklılıktır. Modernist sol, eşitliği toplumsal olarak değil, politik olarak kurar ve örgütsel temsiliyeti politik eşitliğin ilkesi olarak görür. Örgütsel temsiliyet üzerinden politik eşitlik kuruluşu devlet, iktidar ve sınıf üretme ilişkisidir. Bu bağlamda modernist sol, politik eşitlik ilişkisi dışındaki bireyleri küçümser ve yok sayar. Aşkın siyaset anlayışının ortadan kaldırılıp her türlü politik temsiliyet üzerine kurulu eşitlik ilişkisini reddeden toplumsal örgütlenmelerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Hareketin önünü açabilecek yeni bir özgürlük söylemi, hem kapitalizmden hem de onun en büyük politik gücü olan devletten kopuşu sağlayacak olan toplumsal demokrasi ekseninde yapılanacaktır.

Modern dönem boyunca kitlesel mücadelelerin önünü açan bir anlayışın, bugün neden böyle bir tıkanıklığın içine girdiği üzerine derinlemesine düşünmek yerine, aslında hiçbir fark yaratmayan, aynı işleyişi devam ettirip yaşanan sorunlara yüzeysel çözümlemeler getiriliyor. Bunlardan biri, politik temsiliyetler üzerinden bir eşitlik ilişkisi reddedilirken, salt öğrenci kimliği üzerinden ve kendisini bir örgütle ifade etmeyen insanlarla yanyana gelinerek oluşan, birey temsiliyetlerine dayanan eşitlik ilişkisi üzerine kurulan yapılardır. Bu tarz oluşumlar, örgütlü öğrencileri de örgütlü ilişkilerinden sıyırıp yalnızca birey kimlikleriyle o oluşumun içinde bulunmaya zorlayarak sol’dan liberal bir eşitlik ilişkisinin kuruculuğunu üstlenmektedirler. Modernist söyleme sadık kalınarak, yeni durumlara eski ezberlerle üretilmeye çalışılan çözümlemeler, kapitalizmin iktidar işleyişinin bütünlüğünün ve öğrenci hareketinde gerekli olan yapısal değişikliklerin görülmesinin önünü de kapatmaktadır. Modernist yapıların yalnızca örgütlü insanları tanıyarak ve yalnızca örgütlerle politik eşitlik üzerinden ilişkilenerek bağımsız insanların kendilerini var etmelerinin önünü kapatması gibi, birey temsiliyetlerinin eşitliği üzerinden kendini tanımlayan bu oluşumlar da aynı ilişki biçimini tersinden örgütlü insanlara karşı kurmaktadır. Yaşanan sorunların örgütlü olmaktan kaynaklandığını zanneden bu anlayışlar, sorunun tamamen bir temsiliyet ve eşitlik sorunu olduğunu görememektedir. Asıl problem yaratan, bir zeminde örgütlü olarak bulunmak değil, bir örgütlülüğü politik temsiliyete indirgeyerek bulunmaktır. Bu aradaki farkı göremeyenler, örgütlü bireyleri de reddetmektedirler. Örgüt kavramını reddedip, bireyliği öne çıkararak bireyselliği sürekli üreten bu tarz oluşumlar kapitalizmin kültürünü yeniden üretiyor ve politikliği soldan liberalleştiriyorlar. Bununla birlikte toplumsallığa yabancılaşan bireylerle yaratılmaya çalışılan hareket de zamanla apolitikleşiyor. Bu yapılar diğer modernist sol oluşumlara karşıt olarak kurulmasına rağmen, toplumsallığı politik olarak örgütleyemedikleri için, karşıtıyla aynı yere düşerek o zemin içindeki bütün öznelerin farklılıklarıyla bir arada olduğu, karşıdan kurucu bir hayat yaratamamaktadır. Biraz daha açabilmek için birey kavramı üzerine biraz düşünelim.

İnsan bedeninde, okulda, ailede, hayatın her alanında işleyen iktidar ağları meydana gelmiştir. Birey kavramı da iktidarın insan bedenini kuşatma biçiminde meydana gelen bu değişikliğin bir ürünüdür. Kapitalizmin gelişmesinde vazgeçilmez bir unsur olan birey, disipline edilir, yetenekleri geliştirilir ve ekonomik denetim sistemleriyle bütünleştirilir. Kapitalizm, toplumsallığını insanları bireyleştirerek sağlar ve otoriteyi içselleştirmiş bireyler yaratmaya çalışır. Bu yüzden iktidar, bireysel yaşam biçiminin sağladığı güçleri engellemek veya yok etmek yerine; onları teşvik eder, güçlendirir, denetler ve en iyi şekilde kullanabileceği bir biçimde örgütler. Bireylerin kendine dönük kültürleri, sisteme uyumun vazgeçilmez bir parçasıdır. Sorunun bu biçimde okunabilmesi için biraz Foucault’ya bakmak gerekir. Ne yazık ki birey hukukunu savunan görüşler liberalliği soldan ürettiklerini görmeden Foucault’yu post-modernist olarak eleştirmeyi kendilerine hak görürler. Foucault’da birey, iktidar üretiminin bir ürünüdür ve birey, iktidar üretiminin dizpozitifidir. Birey, iktidar tarafından kurulur ve özneleştirilir. Birey temsiliyeti ile kurulan eşitlik iktidar üretiminin politik öznelliğidir.

Kapitalizmin iktidarını insanların bedenleri ve bilinçleri üzerinde işleyerek, bütün toplumsal ilişkileri kendi varlığının güvencesi olarak yapılandırması karşısında, bütün toplumsal dinamikler de, farklı ilişkiler kurarak, biyo-politik ilişkileri dönüştürerek kapitalizmin bağrında çatlaklar oluşturabilir. Her birimizin eyleyişi, bir diğerimizinkiyle iç içedir. Dolayısıyla bireysel olarak anti-kapitalist bir hayatı üstlenebilmek bir yanılsamadır. Bütün ilişkilerle birlikte en baştan yeni bir kültür yaratılmalıdır ve kolektivite sadece kampüs içersinde değil hayatın her alanında örgütlendiği zaman bir karşılığı olur. Böylelikle hareket yaygınlaşıp, kampüsteki bütün öğrencilerin bireyselliklerinden çıkıp kolektif yaşam biçiminin tadına varmalarını sağlayabilir ve diğer kampüslere de sıçrayabilir.

Artık politik kuruculuk, kendi eyleminin ve söyleminin öznesi olan toplumsal dinamikleri açığa çıkartacak antikapitalist hareketin yaratılması eksenine oturmuştur. Yalnızca toplumsal dinamiklerin kendi özyönetimleri üzerine içkin ve doğrudan demokrasi perspektifiyle yapılandığı oluşumlar, bir hareketin yaratılmasında kurucu ve ön açıcı irade olabilirler. Bugün kampüslerde var olan oluşumlar böyle bir yapılanma içerisine gitmemektedir. Hatta yaşanan sorunları ve hareketin ortak aklının nasıl yaratılacağını tartışmak yerine, bu tartışmaların önü kesilerek, sadece pratik üzerinden gidilmekte ve eski işleyişler devam ettirilmektedir. Bu tarz oluşumlar, kendi içlerinde nasıl bir zeminde örgütleneceklerini ve nasıl bir yapılanmayla pratik faaliyette bulunacaklarını tartışmayı ne kadar ertelerlerse, böyle temel bir yerden kaynaklanan sorunların birikmesiyle kendi kendilerini yok etmeleri de o kadar hızlı ve yıkıcı olacaktır. Bu oluşumlar, karşıdan bir hayat kuramadıkları sürece bir veya iki yılda dağılıp, farklı bir isim altında tekrar toplanmaya mahkumdurlar. Farklı dinamiklerin, kendi öznelliklerini yitirmeden, bir toplumsallığın parçası ve öznesi olduğu, orada kendilerini gerçekleştirip değerli kıldıkları, temsiliyetin yerle bir edildiği zeminler yaratılmalıdır. Kendi toplumsal ilişki biçimlerimizi en baştan gözden geçirip, yeni bir kültür yaratarak eski alışkanlıklarımızdan kurtulabiliriz. Komünalizmin amacı özgürlüktür ve politik mücadelenin özgürlüğü üstlenebilmesi bu tarz oluşumların varlığına bağlıdır. Meta üretimi üzerinden kurulu kapitalist toplumsal ilişkilerde toplumsal ilişki, metalar arasında eşitlik üzerinden kurulur. İnsanlar arasındaki ilişki ise maddi çıkar ilişkisidir. İnsanlar arası bu maddi çıkar ilişkisi, politik temsiliyet ile kurulan eşitlik üzerinden sağlanır. Metalar arasındaki eşitlik, emek zaman üzerinden kurulurken, politik eşitlik ise temsiliyet üzerinden kurulur. Özgürlüğün olmadığı yerde temsiliyet ve eşitlik ilişkisi vardır. Özgürlüğün olduğu yerde ise temsiliyet ve eşitlik kavramlarının yeri yoktur. Komünalist bir örgütlenme, temsiliyet üzerinden bir eşitliği değil tam tersi temsiliyeti reddeden özgürlüğü ifade eder. Komünalist örgütlenme herkesin kendisini özgürce ifade ettiği bir olanak ve güçtür. Komünalist örgütlenme bir sınıflaşma ilişkisi değil, tam tersi sınıfsızlaşmanın politik kuruculuğudur. Kapitalizm, niteliksel farkları ekonomi politik olarak emek zamanla, politik olarak da temsiliyetle yok sayar. Özgürlüğün eşitliği ise niteliksel farklılıkları özgürleştiren bir güçtür. Her varlık kendi kudretiyle eşit ve özgürdür. Kapitalizm, insanları kapitalist ilişkiler içersine çekebilmek için, onlara ait özgünlükleri homojenleştirerek kendi kültürünü dayatır. Bu yüzden yerellikler ve özgünlükler kapitalizme karşı özgürleşme alanlarıdır. Birbirinden farklı kampüs dinamiklerinin kendi özgünlükleriyle yan yana olabildiği, farklılıkların birbirine dayatılmadığı ve ortaklık içersinde de eritilmediği oluşumlar farklı bir siyasal anlayışın hayata geçirilebileceği zeminlerdir. Bu şekilde oluşan bütün yerel direnişler anti-kapitalist söylemin ortaklığında birleşerek kapitalist tahakkümün çok yönlü gücünü yıkabilir ve yerine kendi istedikleri toplumsal ilişkileri ve hayatı inşa edebilirler. Bunun için yereller, farklı öznelliklerin kendi politik güçlerini doğrudan ifade edilmesinin önünü açan ve içkin demokrasinin güvencesi olan otonomlar olarak örgütlenirler. Herhangi bir merkez, lider ya da hiyerarşi olmaksızın yan yana gelen otonomların eşit ve özgür ilişki temelinde, örgütlenmeleri, hareketin tüm dinamiklerinin özne olarak kendilerini kurabilmeleri ve ifade edebilmelerini olanaklı kılar. Bir merkez ve hiyerarşi yoktur. Hiçbir öznellik bu örgütlenmeyi tekeline alamaz. Bu şekilde oluşan bir koordinasyon herhangi bir örgütü ya da grubu temsil etmez ve herhangi bir örgüt ya da grup da onu temsil edemez. Otonomlar, eylem ittifaklarında olduğu gibi özgünlüklerini, yaratıcılıklarını ve renklerini yok ederek değil; farklılıklarının özgürleşmesi temelinde bir araya gelirler. Bir merkez olmadığı gibi, katılımcı grupların kişi sayısına bakılmaksızın herhangi bir temsiliyet ve tahakküm de reddedilir. Bu sayede, kendisini bir örgüt ya da grupla ifade etmeyen kişilerin de bu örgütlenme içinde aktif rolü garanti altına alınır. Bizim için farklı yaklaşımlarla bir arada yürümenin zemini bu şekildedir. Önemli olan isminin otonom olup olmaması değil, karşıdan kurucu yaşamın örgütlenişinin otonomiye dayanmasıdır. Bizim için “siyasal sorunlar ise: ilk önce, neyin işleyip işlemediğinin, hangi tür örgütlenmelerin mücadelenin dolaşımını kolaylaştırıp hangilerinin bunu engellediğinin tespiti ve ikinci olarak da hareketi, işleyenler üzerine inşa etmeye devam edip işlemeyenleri değiştirmek ya da tamamen terk etmektir.”[i]

Bir otonomist için örgütlülük bir özgürlük ve kudrettir. Herhangi bir platformda bir otonomist örgütlülüğünü, bireyliğinde içkin bir güç olarak taşır. Onun bireyselliği, içkin güç olan örgütlülüğünden bağımsız değildir. Modernist sol anlayışa göre ise örgütlü birey, temsiliyet üzerinden örgütünün politik iktidarını taşır. Bizim farkımız budur. Bu farklılık antagonist bir farklılıktır; politik felsefeden politik teoriye ve politika yapmayı da içine alan köklü bir değişimi gerekli kılar. Modernist sol, bu köklü değişimi gösteremediği için bugün öğrenci hareketi, konjonktürel gündemlere ve yıl dönümlerine sıkışıp kalmıştır. Modernizm söylemiyle yapılanmış sol paradigmalar ve onların yarattığı kültür, hareketin önünün açılmasında engel oluşturmaktadır. Artık muhalif olmayı aşamayan ve sisteme alternatif kuramayan siyaset biçimleriyle bir yere varılamaz. Nasıl bir hayat, nasıl bir dünya, nasıl ilişkiler istiyorsak; bunları bugünden hayata geçirerek, kendi pratiğimiz içinde yaşayıp göstermeliyiz. Ele geçirilecek bir devlet amacı gütmeyen hareket, aynı Zapatistalarda ve topraksız köylü hareketinde olduğu gibi, yeni bir toplumsal ilişkiler ağını bugünden hayata geçirecektir. Bugün, alternatif bir kuruculuğu üstlenebilmek sadece, yaşamı en baştan tekrar örgütleyebilecek otonomist bir politik teoriyle mümkündür.


[i] Otonom dergisi, sayı:10/ Harry Cleaver’la Röportaj (II)