Kategori: Fizik
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 2956
Yazdır

Futbol, okul müdürlerinin sabah içtimalarındaki deyişiyle ayaktopu, hakemsiz, sınırsız, sebepsiz, zaman baskıları olmadan oynanan, kökenleri milattan önce 3000’lere, Çin’e dayanan bir oyundur. Bütün oyunlar gibi futbol da yaratıcılık, yani emek ister ve çeşit çeşit duygu üretir. Mesela bir gol, aynı anda bazılarında sevinç bazılarında ise üzüntü üretebilmektedir.
“Sermaye, emeği ücretli emek altında sınıflaştırma ilişkisidir. Sermaye, emeği ve onun ürünlerini yönetme gücüdür.”  Futbol oyununun yaratıcılığı da, sermaye açısından ölçülebilir bir biçime sokulmalıdır. Bu doğrultuda, oyuna evrensel kurallar getirilerek oyun işe, yani bir gösteriye dönüştürülmelidir.
Yukarıda kendimce iki cümleyle kısaca analiz etmeye çalıştığım sermayenin doğal eğilimi ne yazık ki gerçekleşti. Oynayanların olan oyun, izleyeni oynayanından kat be kat fazla olan bir şova dönüştü. Sermaye, 19. yüzyılın ortalarından itibaren futbolu bir sanayi haline getirdi. Oyun olmaktan çıkarılıp gösterileştirilen futbol, sermayeye içkin olarak sadece hıza, tekniğe, taktiğe, güce dayalı hale getirilip idealize edilmekte ve birbirinin türevi şovlara dönüştürülmektedir. Bu piyasada, topçuların hayal güçleri ve deli cesaretleri doğal olarak yok sayılmaktadır.
“Futbolun öyküsü, zevkten zorunluluğa uzanan hüzünlü bir öyküdür.” Eduardo Galeano’nun bu cümlesi, herhalde acı bir gerçekliği özetlemeye yeter de artar. Çivisi çıkarılmaya devam eden futbola karşı oyunun ruhunu korumaya çalışan, “Futbol A.Ş.”ye isyan edip futbolun zevkiyle futbol tutkunlarına bir an olsun can veren birçok futbol sevdalısı bulunmakta. Bu deli aşıklar, yani oynadıkları deli dolu oyunla çim sahalarda bizleri mest edenler, yazdıklarıyla bu top oyunun bize gerçek yüzünü gösterenler ve şu anda sokak aralarında ya da kumsallarda hâlâ bu topun peşinde koşturanlar futbol meşalesini taşımaktalar. Kapitalizmin futbolu nasıl bir fabrikaya dönüştürdüğü üzerine dertle kitap yazanlara, filmler çekenlere bir sokak futbolcusu olarak oyunumu ve onun içerisinde kendimi tanımamda attıkları pastan ötürü teşekkürler.
Birazcık uzayan girizgâhtan sonra, takımın stoperi (halk arasında kazma diye tabir edilen savunma oyuncusu) olarak, futbol üzerine bizim ceza sahasından görülenleri aktarmaya çalışacağım. Aslen küçükken birçokları gibi ben de hücumda oynayıp gol atmak isterdim. Ama neylersiniz ki, mahalle birazcık hiyerarşik bir yapı ve yine mahalle deyimiyle her babayiğit santrafor (hücum oyuncusu) olarak oynayamaz.

Peki Santrafor Kimdir?
Santrafor, genelde mahallenin en kaba kuvvetlisi, korkumuzdan yüzüne karşı dillendiremeyip arkasından “artist” tabir ettiğimiz kişilik, oyunu kendi kurallarına göre oynatan canlı bir kurumdur. Ayrıca ayağı topa vuran her mahalleli çocuk, takıma girebilmek için santraforla iyi geçinmelidir. O, kaleden ileriye kadar gösterilen nice emeği hiçe sayıp kendi ayağından filelerle kucaklaşan golün emeğini mülkiyeti altına alarak takım arkadaşlarını ötekileştirmeye çalışandır. Aranızdaki maçlarda topu üzerinize abanarak uyguladığı meşru şiddetiyle, mahalledeki kutsal mertebesini kendince idame ettirendir. Kısacası santrafor, kapitalizmin mahalle takımındaki işgalci gücüdür.
Tabii ki bu santrafor tarifini bizim Rize’deki ’80 gençliği için yaptığımı ve oyunu mahallesinde hakkıyla oynayan santrafor tanımından uzak tuttuğumu belirtmek isterim.

Canım Her Şey Mi Santrafor Olmak?
Santrafor olmak imkânsızdı. Zaten bana da tersti. Savunmada oynamak insanın futbolunu epeyce geliştiriyordu. Ayrıca rakibin kapitalist işgalcisi santrafora karşı yapılan savunmanın antikapitalist bir mücadele olduğunun şimdilerde fark etmekteyim.

Saha Dışı Takım Atölyesi, Eğitim Çalışması, Maç Takibi
Maçların televizyon, radyo ve statlardan takip edilmesi, takımın oyunu üzerinde olumlu etkilerde bulunurdu.
Televizyon yayını olan maçlar, annelerimizin başı bizim gürültümüz ve yaramazlıklarımızla şişeceğinden, sayısı ikiyi üçü geçmeyen gruplar halinde izlenirdi. Maç sonrası bütün takım toplanır, kritik yapılır ve maça geçilirdi. Bu maçta her atılan gol, verilen şık pas ve tutulan top, yapan kişi tarafından izlenen maçın yıldızlarıyla anılırdı. Mesela ben kendimi, geride dörtlü de oynadığımdan, önceleri Beşiktaşlı Gökhan’la sonraları da bizim Galatasaraylı Popescu’yla birlikte anardım. Topu ne zaman ileriye yollasam ya da birini kessem, bu iki isimden birinin adını söylerdim.
Toplu olarak basılan birkaç ağacın meyvelerini yiyerek gerçekleşen radyo atölyesi oldukça eğlencelidir. Anadolu’nun dört bir köşesindeki maçlardan üçer beşer dakikalık bağlantılarla dinlenen liglerde, şimdilerde bilgisayarların yaptığı puan durumu karatahtada gol gol değiştirilir.
Maça gitmek, radyo ve televizyondan maç takip etmenin dışında başlı başına bir ritüeldir. Öncelikle mahallede toplaşılır, stada gidilir, biletimiz yoktur. Maça girme operasyonu yeni başlamaktadır. Herkes dağılır, kendisini maça sokacak bir amca bulur ve içeri girer. Unutmayın, stattaki buluşma noktası skorbordun altı. Maç boyunca tezahürat ve ilk küfür. Maç bitti. İstikamet bir gün o yeşil sahada olmak, boy göstermek için, tekrar mahalledeki top sahasına maç yapmaya gitmek.
Herhalde toparlama vakti geldi. Bu top oyununun tanımına, onu bazılarının nasıl bozduğuna değinmeye, bunlara bizim mahalledeki futbol takımını da eklemeye çalıştım. Yazı okunurken bir iki an yüzlerde tebessüm olmuşsa ne mutlu bana, hedefime ulaştım ve verkaç yaptım.