Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 27 Haziran 2014 Gösterim: 2827
Yazdır

“Çocuk doğurmamakta direniyorduk. Şiddetli savaşlardan aylar sonra savaşçılarımızdan birçoğu ölmüştü. Yerle bir olmuş köylerimizi, yine efendilere ait olan ülkemizi, arazi sahipleri için köleler gibi çalışmak zorunda kalan halkımızı görüyorduk…

Kuzeyin dağlık, ormanlık bölgelerine, volkan silsilelerindeki mağaralara çekilmek zorunda kalmıştık... Taguzgalpa kadınlarından haber almıştım. Erkekleriyle artık yatmamaya karar vermişlerdi. İspanyollara köle doğurmak istemiyorlardı.”

 

Portakal Ağacında Oturan Kadın, Gioconda Belli, çev. Şebnem Sunar, Akademi Yayın, 2010

 

Hükümetin kürtajı ve sezaryeni kısıtlama ve gebelik izleme ile ilgili yeni yasal düzenlemeleri gündeme getirmesi, kadın bedeninin disipline edilmesi, erkek egemen ve kapitalist toplumsal işleyişin tahakkümüne tabi kılınmasına yönelik politik pratiğin en açık girişimlerinden biri olarak karşımıza çıktı. Üstelik bu memlekette birçok kadın hâlâ şiddete maruz kalırken, çocuk yaşta zorla evlilikler hala sürerken, kadın emeği ikincil konuma itilip değersizleştirilmişken, kadınların büyük çoğunluğu düşük ücretlerle ve güvencesiz koşullarda çalışmaya zorlanırken, üç çocuk yetmedi beş çocuk söylemi ile kadınlar sadece doğurma ve annelik yapma rolü ile kısıtlanmaya çalışılırken gündeme getirilen bu yasal düzenlemeler, kadınların varlığını, kendi bedenleri ve emekleri üzerindeki tasarruf hakkını, annelik ve bakım emeği dışındaki diğer toplumsal varoluş olanaklarını hiçe sayan söylemi meşrulaştırıyor. Söz konusu yasal düzenlemeleri “kamuoyuna” açıklayan hükümet yetkililerinin, sözcülerinin vb. kullandıkları dilin ukalalılığını, buyuruculuğunu, sanki mesele kadınları hiç ilgilendirmiyormuş, kadınlar hakkında her şeyi kendileri bilirmiş gibi takındıkları umarsız ve “bizbilirizci” tavırları duyduğumuzda ve gördüğümüzde durum iyice vahimleşiyor. Özellikle kürtaj meselesini Roboski katliamıyla özdeşleştiren ifadelerin kullanılması, bu erkek egemen ve kapitalist dilin ne kadar fütursuzlaşabileceğini, saldırganlaşabileceğini bir kez daha bize göstermiş oldu.

Bu yeni yasal düzenlemelerin mutlaka uygulamaya geçirileceğine dair açıklamalar yapıldıktan sonra başlayan tartışmalarda, üzerinde en çok durulan mesele kürtajın kısıtlanması ve (yasaklanması) oldu. Konuyla ilgili ilgisiz birçok kesimin bu tartışmalara hararetle katılması, hatta diyanet işlerinin ve bir takım “dini otoritelerin” de tartışmaya müdahil olarak kürtajın günah olduğuna dair fetvalar verecek kadar ileri gitmesi hiç de şaşırtıcı değil. Kadınlar dışında kürtajdan rahatsız olan, bu konuda dertlenen ne çok kişi varmış. Üstelik kendileri hiç kürtaj yaptırmamış olmalarına rağmen. Kadın örgütlerinin bu yeni düzenlemeler karşısında yürüttükleri eylemlerden mi, rahtsızlıklarını haykırmalarından mı, nedendir bilinmez, haziran sonunda meclisten geçmesi beklenen yasa ekime ertelendi. Yasanın tam içeriğini hâlâ tam olarak bilmememize rağmen, yapılan açıklamalar bilimsel verilere göre (artık ne demekse!) bir düzenleme yapılacağı yönünde.

Dünya Sağlık Örgütü tüm dünyada genel bir politika olarak kürtaj ve sezaryen gibi kadın bedenini tahakküm altına almaya yönelik yeni politikalar ve stratejiler geliştiriyor. Bunu sağlık bakanının yaptığı açıklamalardan birinde de açıkça görüyoruz. Sağlık bakanı, kürtaj ve sezaryenle ilgili yeni yasal düzenlemeleri, “çağdışı kalmış nüfus planlama” kavramı değil, DSÖ’nün “sağlıklı üreme” kavramı temelinde yapacaklarını belirtiyor. Kapitalist tahakküm, kendi politikaları için yeni diller kullanabilir. Ama bu dillerin kurduğu tahakküm değişmeden kalır. Nüfus planlaması ne kadar sermayenin kadın bedeni üzerindeki tahakkümünün diliyse “sağlıklı üreme” de o kadar bu tahakkümün dilidir. Sağlık alanı metalaştırılırken, devlet hastaneleri de özel sağlık kuruluşları gibi kâr güdüsüyle işletilirken, sağlık çalışanları performans vb. uygulamalarla bu işleyiş içinde özneleştirilirken, sağlık alanında taşeronlaştırma ve güvencesizleştirilme almış başını giderken, “sağlık” meselesi değil “kârların” azamileştirilmesi hedeflenmiştir. Şimdi kısıtlamaya çalıştıkları sezaryenin normal doğuma tercih edilmesinin nedenini, kadınların ucuz normal doğumu tercih etmemelerinde değil, kâr peşinde koşan sağlık kurumlarının ve gelirleri performans kriterlerine bağlanmış olan sağlık çalışanlarının pahalı sezaryeni tercih etmelerinde aramak gerekir. Kürtaj ise zaten pek çok devlet hastanesinde, mevcut yasada yasak olmamasına rağmen, sağlık riski söz konusu olduğu ve acil durumlar dışında fiili olarak yapılmamaktadır. Kadınların kürtaj yaptırma isteği, içinde bulundukları toplumsal baskılar nedeniyle girdikleri gizlilik duygusu kötüye kullanılmakta ve özel hastanelerde ve muayenelerde yasal olmayan bir uygulamaymış gibi yüksek fiyatlarla yapılmaktadır. Gebelik izleme ise ayrı bir konu. Eskiden de anne adayları Ana Çocuk Sağlığı Merkezleri tarafından takip edilir, bebeklerin aşıları izlenirdi. Ama Aile Hekimliği ile beraber bu izlemenin ulaşabileceği vahim durumları gazetelerden okuyor, aile hekimlerinin anlattıklarından biliyoruz. Doktorlara dayatılan performans kriterlerinin, bir sağlık konusu olan gebelik izlemeyi nasıl polisiye bir etkinliğe, bir hafiyeliğe dönüştürebileceğini de görüyoruz. Tüm bu gelişmeler, kadın bedeni ve emeği üzerindeki tahakkümün ulaşabileceği ürkütücü boyutların göstergesidir.

Söz konusu yasal düzenlemelerin ne getireceğine, kimlerin canını yakacağına ise ancak yasaklara maruz kalmış ve kalacak olan bedenler karar verebilir. Özellikle kürtajın sınırlandırılması meselesine ne dini referanslarla ne ahlaki önyargılarla ne de sadece tıbbın öngördüğü fiziksel riskler açısından bakılabilir. Dini inançları nedeniyle kaygı duyanlar, kürtaj belli bir süreyle sınırlandırılsa hatta yasaklansa da ne yapacaklarını zaten bilirler ve dini inançları doğrultusunda tercihlerini yaparlar, önlerinde hâlihazırda kısıtlayıcı engeller yoktur. Tıbbi zorunluluktan dolayı kürtaj yaptırmanın ise meşru zemini zaten vardır. Hiçbir kadın istemediği bir gebeliği yaşamayı ve çocuk doğurmayı istemez. Bunun ne demek olduğunu ancak bir kadın bilebilir ve hiçbir kurumun ve iktidarın bunu engellemeye hakkı olamaz. Hiçbir kadın keyfi olarak kürtaj yaptırmaz. Hiç hamile kalmamış, çocuk doğurmamış veya kürtaj olmamış olanların bu konu hakkında iki çift laf etmeden önce kırk kere oturup düşünmeleri, tükürüklerini yutmaları, kaldıysa vicdanlarına sormaları gerekir. Gebelik ve çocuk doğurmak, duygulardan ve insanilikten azade mekanik bir mesele olmadığı gibi, kadın bedeni de bir makine değildir. İşte tahakküm tam da burada, bedenin dışından, ona aşkın olan iktidar(lardan) geldiğinde başlar. Kadın bedeni ve emeği üzerindeki tahakkümün, bedenleri ve emekleri yabancılaştıran ve böylece bedenlerin ve emeklerin içkin toplumsallık olanaklarını yok sayan aşkın bir toplumsal işleyişi kurar ve meşrulaştırır. Bu toplumsal işleyişte şiddet olmazsa olmazdır. En kabasından en sinsi ve görünmez olanına, sözünden bakışına, atılan tokattan yumruğuna, yasasından yasağına kadar şiddet doludur. Kürtaj yasağı, kadın bedenine yöneltilen bir şiddettir ve yalnızca günümüzün, yalnızca bu memleketin konusu değildir. Biliyoruz ki, tarih boyunca ve dünyanın her yerinde, kadın bedenini ve emeğini tahakküm altına almaya çalışan bütün iktidarlar, dini kurumlar, devletler kürtajı yasaklamaya yönelik girişimlerde bulunmuş, yasalarda suç saymış, dinen günah saymış, toplumsal olarak baskılamıştır. Ölçme, haddini bildirme (belirleme), denetleme ve yasaklama, tahakkümün şiddetidir.

 

Bedenin Ölçülemezliği ve Denetlenemezliği

Spinozacı içkinlik felsefesi, bir bedenin neler yapabileceğinin asla bilinemeyeceğini ve ölçülemeyeceğini söyler, bu yüzden etik politiktir. Bu anlamıyla varlığın kudretinin olumlanması, özgürleştirici bir toplumsallığın kuruluşuna içkindir. Oysa aşkınlığın felsefesi, bedeni ölçer ve denetler, bu yüzden ahlakçıdır. Ahlakçılıkta suç, günah ve yanlış, bedenin “ortak iyi” adına tahakküm altına alınmasını aşkınlık düzleminde toplumsallaştırır. Ahlakçılığın örtük olan, gizlenen ama gerektiğinde kışkırtılan boyutu ise hazcılıktır. Hazcılığın ahlaki baskıların en yoğun olduğu dönemlere eşlik etmesi bundandır. Ahlakçılık kadın bedenini ve emeğini, namuslu eş ve anne, kutsal annelik görevi vb. tanımlarla sınırlandırır. Ahlakçılık kadın bedeni üzerindeki tahakkümün hem doğu hem batı toplumlarında işletilmesinin tarihsel bir söylemidir. Kadının toplumsallığının alanını bu söylem belirler. Belirlenim dışarıdan, tanrıdan ve erkekten gelir. Kadının namusu erkeğin namusudur. Kadın erkeğin iyi eşi ve çocuğun kutsal annesidir.

Bu ahlakçı söylem, kapitalizmde, kadın bedeninin sermayenin değer üretiminin tahakkümü altına alınmasının bir dinamiği olarak içerilir ve yeniden üretilir. Bu dönemde kadın bedeni üzerindeki ölçü, sermayenin değer ilişkilerinin içinden kurulur. Ahlakın cinsiyetçi söylemi, sermayenin toplumsal üretiminde cinsiyete dayalı işbölümüne içkinleşir. Bu işbölümünde kadının toplumsallığı, tahakkümün ölçüsünün belirlendiği üretim alanına göre tanımlanan yeniden üretim alanındadır ve aile ile sınırlıdır, hapishanedir. Dışarısı, yani evin dışı şartlı tahliyedir. Burada asıl mesele, ister ev içinde olsun ister dışarıda olsun, kadın bedeninin ve emeğinin, denetleme ve ölçme yoluyla tahakküm altına alınmasıdır. Sermayenin tahakkümü kadın emeğini ve bedenini nicelikleştirilerek değersizleştirir, kadının yaşamı üreten gücünü kendi üretiminin ve yeniden üretiminin gücü haline getirir.

Silvia Federici kadın bedeni ve emeği üzerindeki bu tahakkümün batı toplumlarındaki tarihine dair en derinlikli analizlerden birini yapar ve kadın bedeninin denetlenmesi ile kapitalizmin ilksel birikim süreci arasındaki yakın ilişkileri gözler önüne serer. Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde kadın bedeni üzerinde yasaklarla, mülksüzleştirmelerle kurulan tahakkümü, kadınlara yöneltilen bir “karşı devrim” olarak okur. Kadınların bir yandan dini ahlakçılık yoluyla yeniden üretim alanına kapatılmasının, öte yandan ise fahişeliğin genelleştirilmesi yoluyla hazcılığın kışkırtılmasının paralel gitmesinin, bu tahakkümün ikiyüzlülüğünü ifşa ettiğini ileri sürer. Kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşunda ve sürdürülüşünde, kadın bedeninin ve emeğinin yeniden üretim alanına hapsedilmesinin cinsiyetçi işbölümü yoluyla kapitalist değer yaratma süreçlerinin güvencesi olarak kurulduğuna, bu anlamıyla “sınıfsal” bir nitelik taşıdığına vurgu yapar. Bu “sınıfsallığın” temelinde ise kadın bedeninin ve emeğinin tahakküm ilişkileri dolayımıyla sermayenin değer yaratma ilişkilerine içerilerek mülkleştirilmesi yatar. Bu okuma bize beden politikalarının sınıf ilişkilerinin kuruluşuna içkin olduğunu, kadın bedeninin ve emeğinin mülkleştirilmesinin sınıflaştırma politikalarının ekseninde yer aldığını gösterir.

 

Bir Sınıflaştırma Politikası Olarak Kadın Emeğinin Ekonomi Politiği

Sınıflaştırma, toplumsal değer üretiminin nasıl gerçekleştirildiği ve üretilen toplumsal değerin nasıl mülkleştirildiğini ifade eder. Toplumsal değer üretimi, yalnızca ekonomik değerlerin üretimini değil, sınıfsal ilişkilerin üretimini de kapsar. Bu anlamıyla, sınıflaştırmanın politik tahakküm biçimleri değer üretme biçimlerine içkindir. Kadın bedeninin ve emeğinin kapitalist değer yaratma ilişkilerine tabi kılınmasının ve sınıflaştırılmasının tarihselliğini anlamak, kadın bedeni ve emeği üzerindeki kapitalist tahakkümün anlaşılması bakımından elzemdir.

İlksel birikim sürecinde, bütün emek biçimleri gibi kadın emeği de kendini değerli kılabileceği maddi üretim koşullarından koparılır. Emeğin kendisini değerli kılabileceği maddi üretim koşullarından koparılması ise yalnızca üretim (emek) aletlerinden değil, üretimin gerçekleştirildiği toplumsal ilişkilerden de koparılmak anlamına gelir. Sermaye, değişim değerine dayalı bir değer üretiminin toplumsallığının kuruluşudur ve bunun olmazsa olmaz koşulu emek gücünün alınıp satılabilir olması yani değişim değerine tabi kılınmasıdır. İlksel birikim süreci, emek gücünün mülksüzleştirilerek metalaştırılması sürecidir. Böylece bütün emek biçimlerinin ücretli emek biçimi altında sermayenin diyalektik işleyişine tabi kılınmasının koşulları yaratılır. Ücretli emek biçiminin hâkim emek biçimi haline gelmesi ve bu emek biçiminin erkek işçi ile özdeşleştirilmesi, kadın emeğinin ikincilleştirilmesinin önemli uğraklarından biridir ve cinsiyetçi işbölümünün, üretim ile yeniden üretim arasındaki ayrımın sermayenin değer yaratma ilişkilerinin güvencesi olarak işletilmesi ve toplumsallaşmasıdır. Üretim ve yeniden üretim arasındaki cinsiyetçi işbölümü, bir yandan kadınların üretim alanından dışlanarak erkeklere bağımlı kılınmasını sağlarken, diğer yandan kadın bedeni emek gücünün yeniden üretiminin “fabrikası” olarak işlevlendirilmiştir. Bu süreç devletin kadının bedenini, doğurganlığını ve cinselliğini denetleyen yönetsel stratejilerle eş zamanlı kurulmuştur.

Biçimsel tahakküm dönemi, sermayenin emek-yoğun üretim sayesinde muazzam kârlar elde ettiği bir dönemdir. Bu dönemde emek gücünün değeri, fabrika üretiminin zamanına tabi hale gelmiştir. Fabrika zamanının gerekli emek zaman/artı-emek zaman diyalektiğine dayalı ölçüsü, yeniden üretim alanındaki kadın emeğini ikincilleştirmiş ve değersizleştirmiştir. Kadın emeği bir yandan emek gücünün yeniden üretimi etkinliklerine kapatılarak, ama diğer yandan mutlak artı-değer üretiminin ucuz emek gücü olarak ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılmıştır. Böylece sermaye, toplumsal olarak gerekli emek zamanı azaltıp artı emek zamanı artırmanın stratejilerinden biri olarak ucuz ve güvencesiz kadın emeğini kullanmıştır. Kadın emeğinin yeniden üretim alanındaki emeği ise karşılığı ödenmeyen emek olarak sermayenin değer yaratma ilişkilerine eklemlenmiş ve sermaye yeniden üretim alanı için ödemesi gereken fiyatı ödemeden kadın emeği üzerinden emek gücünün yeniden üretimini güvence altına almıştır. Cinsiyetçi işbölümünün hâkim hale getirilmesiyle kadın ve erkek emeği arasında, yeniden üretim emeği ve üretim emeği arasında hiyerarşi kurulmuş ve kapitalist değer üretme ilişkileri bu hiyerarşi temelinde üretilmiştir. Cinsiyetçi işbölümü, yeniden üretim alanındaki kadın emeğini üretken olmayan emek olarak ölçü dışı tutup, sermayenin işleyiş mantığı içinde değersizleştirirken, bir yandan da üretken erkek emeği, yani ücretli emek yoluyla kadın emeğini denetlemenin toplumsal işleyişini kurmuştur. Değer üretiminin emek zaman ölçüsüne dayanan bu temeli, nispi artı-değer üretimine geçildiğinde yeni bir strateji ile pekiştirilir. Nispi artı-değer üretimine dayalı gerçek tahakküm süreci, sermayenin emek yoğun değil emek verimliliği/üretkenliğine dayalı değer üretme sürecidir. Sermayenin organik bileşiminin artmasına bağlı olarak, canlı emek artık, emek aletlerine ve emek sürecine hâkim olmaktan çıkar ve makinelerin uzantısı haline gelir. Artı emek zamanın artırılması, daha fazla canlı emeğin işe koşulmasına değil, emeğin verimliliğinin artırılmasına dayanır. Kadınının yeniden üretim alanındaki emeği yine üretken emeğin ölçüsü emek zamanın dışında ve ikincildir. Modern ulus devletlerin kuruluşunda nüfus politikaları ve çekirdek ailenin kurumsallaştırılması, bu yüzden kadın emeğinin devlet tarafından denetlenmesinin ve yeniden üretim etkinlikleri ile sınırlandırmasının iki önemli dinamiğidir. Hane halkı ya da çekirdek aile üzerine kurulu ekonomik toplumsal işleyiş, doğrudan üretim sürecine katıldığı durumda bile kadın emeğini her zaman ikincil, aile bütçesine bir katkı, erkek emeğini ise her zaman birincil olarak görmüştür. Sermayenin değişim değerine dayalı değer üretimi, değişim değeri üretmeyen kadın emeği ve değişim değeri üreten erkek emeğinin diyalektik çelişkisi ile toplumsal olarak kurulur ve işletilir. Üretim alanındaki üretken emek zamanı değerin hâkim ölçüsü haline gelirken, yeniden üretim alanındaki emek, üretken emek zamanının diyalektiğine tabi kılınır ve değersizleştirilir. Kadın emeğinin üretici gücü, sermayenin üretici gücü olarak karşımıza çıkar.

Biçimsel ve gerçek tahakküm dönemlerinde, yani tahakkümün ölçüsünün emek zaman olduğu dönemlerde, kadın mücadelelerinin ekseni de “eşitlik” söylemi üzerinden kurulmuştur. Bu eşitlik söylemi, hem devlet karşısında yurttaş, hem de sermaye karşısında emek gücü olarak erkeklerle eşitlenmeyi talep eder. Kadın emeğinin ücretlendirilerek görünür kılınmasına, “eşit işe eşit ücret” talebine, cinsiyetçi işbölümünün reddine, aile içi bakım emeğinin devlet tarafından üstlenilmesine, devlet nezdinde erkeklerle eşit yurttaşlık haklarına, örneğin oy hakkına sahip olmaya yönelik talepler, bu dönem boyunca kadın mücadelelerinin ekseninde yer almıştır. Kadın mücadelesinin bu talepleri, ya sermaye ve devlet tarafından reforme edilerek sisteme içerilmiş ya da kadınların kendi bedenlerini ve emeklerini sermayenin tahakkümünden koparmanın olanakları üzerinde düşünmelerinin önünü açmıştır.

Fabrikadan toplumsal fabrikaya geçiş ise değer üretme ilişkilerinde yapısal bir dönüşümü beraberinde getirir. Sermayenin emeği tahakküm altına almasının ve sınıflaştırmasının ölçüsü, emek zamanın niceliğinden çıkıp, emeğin niteliğine dönüşmüştür. Değer üretimi fabrikadan toplumun bütününe yayılmıştır. Bu dönüşüm üretim ile yeniden üretim alanı arasındaki, üretim zamanı ile dolaşım zamanı arasındaki ayrımın ortadan kalkması, toplumsal fabrikanın bütün alanlarının değer üretiminin uzamı haline gelmesi demektir. Aynı zamanda toplumsal olarak gerekli emek zamanın bütünüyle artı emek zaman dönüştüğü, yeniden üretim alanlarının sermayeleştiği bir dönüşüm söz konusudur. Değer üretiminin niceliksel emek zamandan kopması, sermayenin toplumsal işleyişinin maddi olmayan emeğin hegemonyası altında gerçekleşmesi anlamına gelir. Sermayenin yeniden üretim alanlarını değer ilişkisine tabi kılarak metalaştırması ve yeniden üretim alanlarındaki emeğin duygulanımsal gücü temelinde kendini genişletmesi, biyo-kapitalizm döneminde sermayenin en önemli dinamiği olarak karşımıza çıkmaktadır. Kadın emeğinin ikincilleştirilmiş, esnek, güvencesiz niteliği, günümüzde sermayenin kendini yeniden üretmesinin güvencesi olan birincil nitelik haline gelmiştir. Biyo-kapitalizm, kadın bedeninin ve emeğinin yaşam üreten ve yeniden üreten duygulanımsal niteliğini genelleştirmiş ve böylece sermayenin biyo-iktidara dayalı üretimini güvence altına almıştır. Aslında “üretken güç, emek kadınlaştırılmıştır.” Nasıl ki, “beden kadının fabrikası” ise ve bu fabrikada yeniden üretim üretimin kendisi ise, yani ikisi arasında bir ayrım yoksa, fabrikanın yani üretim alanının toplumsal fabrikaya dönüştüğü biyo-kapitalizmde de üretim ile yeniden üretim arasındaki ayrım ortadan kalkmıştır. Bütün emek biçimleri, toplumsal fabrika içinde kapitalist toplumu ve yaşamı üretmekte, sermaye ise bu yaşamı mülkleştirmektedir. Artık kadın emeği emek zamanın ölçüsü ile değil, duygulanımsal emeğinin niteliği temelinde tahakküm altına alınmaktadır. Kadınların mülkleştirilmesine ve sermayenin üretim gücü olarak toplumsallaştırılmasına karşı kadın mücadelesini, emek niceliğinin eşitlenmesi zemininde değil, kadın emeğinin niteliğinin farkın gücü olarak olumlanması zemininde düşünmek anlamlıdır.

 

Gücün Olumlanması

Kapitalizmin modernleşme söylem ve pratiklerinde emeğin “biçimsel eşitliği” eşitsizliği gizleyen bir tarzda nasıl örgütlendiyse, kadın-erkek eşitliği de biçimsel bir eşitlik olmanın ötesine geçmeyen bir eşitsizliğin sürekli yeniden üretilmesini meşru kılmıştır. Modern ahlak ve cinsiyetçi işbölümü ikiyüzlü bir eşitlik söylemi kurmuştur. Kadın bedeninin ve emeğinin mülkleştirilerek sınıflaştırılması, modernizmin bu söylemi ile kurulmuştur. Bu yüzden modern devletlerin kuruluşunda ve işletilmesinde hâkim olan “eşitlik” söylemi yerine, günümüzde bazı kadın hareketlerinin kadın bedenini ve emeğini birbirinden ayırmayan “özgürleşme” vurgusunu temel almaları çok önemlidir. Zira “eşitlik” söylemi, burjuva birey anlayışına dayalı biçimsel hak ve talepleri eksen alırken ve aşkın bir iktidarın varlığını olumlarken, “özgürleşme” söylemi kendi varlığının ve toplumsallığının gücünü olumlamanın olanaklarını açar. Modernizmin “eşitlik” söyleminden çıkıp “özgürleşme” söylemine geçiş, talep etmekten çıkıp, gücün olumlanmasına geçiştir. İktidar bizi güçsüzleştirerek gücümüzü mülkleştirir. Kadın bedeninin ve emeğinin gücü de kapitalist toplumsal ilişkiler içinde bedenin ve emeğin birbirinden ayrılmasıyla, cinsiyetçi işbölümünün sürekli pekiştirilmesiyle güçsüz kılınarak mülkleştirilir. Çekirdek ailenin toplumsallığında ve kapitalist değer yaratma ilişkilerinin içinde mülkleştirilen bedenimiz ve emeğimizi ancak kolektif toplumsallıklar deneyimleyerek, kendi bedenimizin ve emeğimizin gücünü olumlamanın politik pratiklerine girerek, gücümüzü geri alarak tahakkümün dışına çıkabiliriz. Bedenimizin ve emeğimizin her türlü kapatılmasına, değersizleştirilmesine, ikincilleştirilmesine ve araçsallaştırılmasına, bedenimizi ve emeğimizi niceliklere indirgeyerek denetleyen liberal birey eşitliğine karşı bir toplumsallığı ancak kendi gücümüzü olumlayarak, bizde varolan olan gücün toplumsallığını açığa çıkararak olanaklı kılabiliriz. Tahakkümün olduğu yerde direniş vardır, tersten söyleyelim, direnişin olduğu yerde tahakküm vardır. Kadınların tahakküme karşı mücadelesi, bir onur savaşıdır. Onurumuzu biz biliriz, vicdanımızı bildiğimiz gibi. Hiçbir aşkın iktidar bedenimizin ve emeğimizin gücünü bilemez ve denetleyemez.