Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 4332
Yazdır

Koskoca insanlık tarihi düşünüldüğünde, kapitalizm bu tarihin içinde ne kadar da kısa bir dönem. Buna rağmen insan etkinliği ve doğa üzerinde yarattığı tahribat ölçülemeyecek boyutlarda. Yine kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşundan bu yana, kendinden önceki toplumsal işleyişe dair ne kadar çok mekanizmayı kendi

işleyişine içermeyi başarmış durumda. Bunlardan en önemlisi belki de mülkiyet ilişkilerini görünmez bir toplumsal tahakkümün kuruluşuna içkin örgütlemesidir. İktidarın veya egemenliğin kaynağı olarak soya ve toprağa dayalı mülkiyet ilişkilerinin parçalanması, bütünüyle ancak kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşuyla mümkün olabilmiştir. Bu ise somut emeğin soyut emeğin tahakkümüne girmesine dayalı iktidar ve egemenlik biçimlerinin toplumsallaştırılmasıyla gerçekleşmiştir.

 

Kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşunun farklı uğrakları vardır ve bu uğrakların her biri özel mülkiyet ve kapitalist değer yaratmaya dayalı sınıf ilişkilerinin sürekli yeniden kuruluşu ile olanaklıdır. Bu anlamıyla kapitalist mülkiyet ilişkilerinin, bir yandan geniş nüfus kitlelerinin kendi emeklerini değerli kılabilecekleri maddi koşullardan koparılmasını ve mülksüzleştirilmesini, diğer yandan mülksüzleştirilmiş kitlelerin elbirliği ile yarattığı değere özel mülkiyet biçiminde el konulmasını meşru addeden bir egemenlik işleyişine dayanması söz konusudur. Marx’ın “ilksel birikim”, “biçimsel tahakküm” ve “gerçek tahakküm” kavramları, emeğin üretken faaliyetinin tam da kapitalist sınıflaştırmaya dayalı iktidar işleyişine içkin bir mülkiyet ilişkisinin nasıl kurulduğunu anlamak bakımından önemlidir. Bu kavramlar, “şey” olarak değil “ilişki” olarak algılanan bir sermaye kavrayışı üzerinden okunduğunda, bireyin her türlü etkinliğine ve toplumun bütün gözeneklerine sızan ilişkisel bir iktidar kuruluşunun anahtarını sunar. Sadece artı değerin, değişim değerinin, ücretin, kârın, gerekli emeğin, artı emeğin vb. ne olduğunu açıklamakla yetinmez, aynı zamanda tüm bunları kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşuna içkin tahakküm mekanizmaları olarak açımlar. Marx’ın meta fetişizmi analizi, kapitalist ilişkilerin tahakkümünü, emeğin toplumsallaşmasının genelleşmiş meta üretimi ve değişimine tabi olması anlamında okur. İlişki, soyutlanmış emekler arasındadır. Emeğin tahakküm altına alınmasının derecesi, onun toplumsallaşma yani soyutlanma derecesi ile doğrudan ilintilidir. İşte kapitalist anlamda mülksüzleştirme mekanizmaları, somut emeği soyut emeğin tahakkümü altına sokan kapitalist iktidar işleyişinin sürekli yeniden kurulan toplumsal pratikleridir. Bu işleyiş, emek biçimlerinin ve değer üretme ilişkilerinin, genelleştirilmiş meta üretimi ve ücretli emeğe dayalı sınıflaştırma ekseninde ya tasfiye edilmesini ya da sermayeye içerilerek sürdürülmesini sağlamıştır.

Kendinden önceki toplumsal biçimlerin tersine kapitalizm, insanları ya da insan etkinliğini ya da emeği “özgür bırakarak” mülksüzleştirir. Tahakkümünün ve iktidarının gizi, bu “özgür bırakmanın” kalın örtüleri altındadır. Evet, kapitalizm emeği özgür bırakmıştır, ama ancak emek gücünü “satması” koşuluyla. İlksel birikim döneminin kanlı tarihi, “özgür bırakılmış” kitlelerin emeğinin kapitalist değer yaratma ilişkilerine içerilerek sınıflaştırılmasının ve tahakküm altına alınmasının miladıdır. Bu dönemde sınıflaştırma, mülksüzleştirme ile gerçekleştirilmiş ve bu mülksüzleştirmenin mekanizmaları el koymalar, yerinden etmeler, sürülmeler, kan dökmeler ile kurulmuştur. “Özgürsünüz, ama artık işleyeceğiniz bir toprağınız yok”, “özgürsünüz, ama üretim araçlarınız yok”, “özgürsünüz, ama emek gücünüzü üretim araçlarına sahip olanlara satacaksınız”, “özgürsünüz, ama tüm zamanınız bize ait”, “özgürsünüz, ama artık ücrete tabisiniz, çok çalışıp ancak ölmeyecek kadar kazanacaksınız.” Denilen kısaca budur ve böylece insanın yararlı somut emeğinin soyut emeğin tahakkümü altına sokulması, toplumsallaşmış emeğin ürünü olan meta üretimi/değişimi ilişkilerinin kurulması ve yaygınlaşması başlamıştır.

İlksel birikimle “özgür bırakılan” ve üretim araçlarından mülksüzleştirilen emek, biçimsel tahakküm döneminde mekân olarak fabrikaya kapatılmış ve somut emeğin soyut emeğin tahakkümüne girmesi fabrikada kurulmuştur. Emek ücretli emek biçimi altında fabrikada toplumsallaştırılmış ve artı emek zaman-gerekli emek zaman diyalektiğinin işletilmesi ile meta üretiminin genelleşmesinin önü açılmıştır. Bundan sonra bütün emek biçimleri, mutlak artı değer üretimi temelinde, mekân olarak fabrikaya, zaman olarak artı emek zaman-gerekli emek zaman diyalektiğine tabi kılınmıştır. Fabrika mekânına ve zamanına tabi olmayan tüm emek biçimleri, toplumsallaşmış emeğin ürünü olan “meta” üretmedikleri için değersizleşmiş ve tasfiye edilmiştir. Mülksüzleştirilmiş emeğin, ücretli emek altında sınıflaştırılarak mülkiyet altına alınmasının egemenlik biçimi ise ulus devlet olmuştur. Ulus devletin politik sınırları dâhilinde “özel mülkiyet” kutsanmış ve toplumsallaşmış emeğin yarattığı değer sermayenin özel mülkiyetine girmiştir.

Marx, “gerçek tahakkümü” nispi artı değer üretimiyle, yani sermayenin organik bileşimindeki artışa bağlı değer üretimiyle başlatır. Artı emek zamanın artırılıp, gerekli emek zamanın düşürülmesi, emek yoğunluğuna değil emeğin verimliliğine, canlı emeğin cansız emeğin tahakkümüne girmesine, sermayenin teknik ve organik bileşimindeki gelişmelere bağlı hale gelmiştir. Fabrikanın toplumsal fabrikaya dönüştüğü dönem de gerçek tahakküm dönemidir. Soyut emeğin somut emek üzerindeki tahakkümü fabrikadan ve fabrika zamanından, tüm topluma yayılmıştır. Sermayenin bir yandan organik bileşimini artırarak canlı emekten kaçması diğer yandan kendi genişleyerek yeniden üretimini ancak canlı emeği tahakküm altına alarak gerçekleştirebilecek olmasından kaynaklı krizler, onun kendi açmazıdır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca, sermayenin girdiği aşırı üretim, eksik tüketim ve aşırı birikim olarak kavramsallaştırılan krizler, aslında giderek soyutlaşan emek değerin eşitlenmesi sorunudur. Soyut emeklerin eşitlenmesi sorunu, toplumsal olarak gerekli emek zamanın politik olarak ulus devletin sınırları içinde belirlenmesini ve uluslar arası değer akışının bu zeminde gerçekleştirilmesini gerektirmiştir. Ulusal devletlerin kendi sınırları içindeki emeği ister baskı ister içerme yoluyla tahakküm altına alması, emeğin toplumsallaşma düzeyinin genişliği ve işbölümünün çeşitliliği ile orantılıdır. Sermayenin genişleyerek yeniden üretiminin devamlılığının sağlanması için değişim değerinin dokunmadığı ve meta üretimine tabi kılınmayan hiçbir emek biçimi ve toplumsallık kalmayana kadar bu tahakküm derinleştirilmek zorundadır. Tüm bunlar, ancak mülksüzleştirilmiş emeğin ücretli emek biçimi altında sürekli yeniden kuruluşu ile mümkündür. 20. yüzyılda yaşanan iki paylaşım savaşı (bir egemenlik biçimi olarak emperyalizm) soyut emeklerin eşitlenmesi sorununu küresel ölçekte çözmenin açık zorudur. Sonrasında uygulanan refah ve/veya kalkınma politikaları ise, paranın evrensel eşdeğer olarak soyut emek değerlerin uluslar arası zeminde eşitlenmesinin önünü açan para politikalarının uygulanmasıdır. Soyut emeğin somut emeği tahakküm altına alması ve toplumsal olarak gerekli emek zamanın politik olarak belirlenmesi, fabrika zamanından, tüm toplumun zamanına ve oradan da küresel zamana sıçramıştır. Artık “ulusun” her bireyi sermaye karşısında işçi, devlet karşısında ise yurttaştır. Emek üzerindeki tahakküm, bu ikili varoluşun meşrulaştırılmasına, hatta ücretli emeğin sınıf olarak ve sınıfın örgütü sendikaların politik olarak içerilmesine dayalı bir egemenliğin kuruluşu ile toplumsallaştırılmıştır.

“İlksel birikim”, “biçimsel tahakküm” ve “gerçek tahakküm” Marx’ın bize mirasıdır ve emeğin tahakküm altına alınmasını kapitalist değer üretimindeki dönüşümlerle ilişkilendirmesi bakımından anlamlıdır. Günümüzde emeğin nasıl tahakküm altına alındığını ve değer üretme biçimindeki dönüşümleri anlamak için bu mirasın hakkını vermek gerekiyor. Marx, değer üretimini emek zamanla ilişkilendirirken, emek zamanın belirleyeni olarak emek yoğun ve emek verimlilik kavramlarını kullanmış, ama daha ileri giderek genel zekâ kavramını değer üretiminin belirleyeni olarak öngörmüştür. Bu öngörü, günümüzde değer üretimindeki dönüşümleri anlamak bakımından ön açıcıdır ve biyo-politik değer üretimi kavramına kapı aralar. Fordist birikim rejiminin kriziyle birlikte gerçek tahakkümün tamamlanması, sermayenin değer üretme biçimindeki değişimlere işaret etmesi bakımından anlamlıdır. Bu kriz, sermaye açısından değer üretme ve sınıflaştırma ilişkilerinin yeni bir dönemini başlatır ve her şeyden önce Fordist dönemin sınıf ilişkilerinin tasfiyesini içerir. Sendikaların ve diğer emek örgütlerinin gücünün zayıflaması, toplu sözleşmelerle güvence altına alınmış olan ücretin, sosyal güvencelerin ve çalışma koşullarının ve bu eksende kurulan sınıf ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi, değer üretimindeki dönüşümle açıklanabilir. Cansız emeğin canlı emeği tahakküm altına almasını sağlayan “maddi emeğe dayalı emek zamandan ve kullanılan emeğin niceliğinden” kopmuş bir değer üretiminden, maddi olmayan emeğe ya da “maddi emeğin maddi olmayan emeğin üretici gücüne” tabi olduğu bir değer üretimine geçiş söz konusudur.

İçinde bulunduğumuz “neo-liberal sermaye birikimi” sürecinde, mülksüzleştirmeye dayalı tahakküm en soyut haliyle devam etmektedir. Sermaye, üretim ve dolaşım zamanı arasındaki dengesizliği “tam zamanlı üretimle”, katı ücret politikalarını ve “eksik tüketimi” tüketici kredilerinin farklı biçimleriyle, “esnek çalışmayla” ve toplumsal yeniden üretim alanlarını sermayeleştirerek çözmüştür. Soyut emeğin somut emek üzerindeki tahakkümü artık hem mekân hem zaman anlamında sınırsızdır. Sermaye kendisine maliyet yükleyen canlı emeği, kendisine bir maliyet unsuru olmaktan çıkarmak için ondan kaçarak değil, onun bütün zamanını değer üretimine tabi kılarak mülk altına almaktadır. Ücret ilişkisi, yani kendi emeğini değerli kılmak için sermaye ile buluşmak zorunda kaldığı sürece, emek kendi yarattığı ve sermayede soyutlaşan değerlerin kölesi olmaya devam edecektir. Evet, kapitalizm meta üretim ilişkilerinin toplumsallaşmasıdır. Ama unutmayalım ki, ta ilksel birikim döneminden günümüze, meta üretimine dayalı bu toplumsallaşma ancak emeğin “emek gücü” olarak metalaşması ve mülk altına alınması, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması ile devam etmektedir ve yıkımı da ücret ilişkisinin reddiyle mümkündür.

Münevver Çelik