Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3708
Yazdır

Dil toplumsal bir değer üretimi ve ilişkiselliktir. Dil insanın kendisiyle ve hayatla muhabbet ederek düşünmesi; yaşamı okumanın soyutlama gücüdür. Soyutlama gücü olmayan bir dilin kurucu öznelliği olamaz. Bir dilin soyutlama yetisi, anlamlandırma gücündedir. Dilde anlam, kelimelerin, kavramların oluşturduğu tınıda, elektrikte,

çağrışımda ve kurduğu çok yönlü ilişkisellik alanının çapında yatar. Dil bir düşünme kültürüdür. Varlığın kültürü tarihselliğine içkindir ve tarihselliğine içkin kültür etik-politiktir. Bir dili, bir kavramı kültüründen, yani tarihselliğine içkin etik-politikliğinden kopararak kullandığımızda, kullandığımız kavramın soyutlama gücü zayıflar. Kültüründen kopuk bir kavramla düşündüğümüzde elde edeceğimiz bilgi, soyutlama gücünü yitirmiş ezber bilgidir. Ezber bilginin yaratıcı ve kurucu bir öznelliği olamaz. Ezber, anlam gücünü sığlaştıran bir okuma kültürüdür.

 

Kavramsal bağlamda anlamlandırmakta zorlandığımız bir toplumsal-siyasal dönüşümün içinden geçiyoruz. Güç ilişkilerinin yeniden kurulduğu II. Cumhuriyet sürecinde söylemsel gücü olan laiklik, sekülerlik, pozitif hukuk, hukuk devleti, yurttaş, cumhuriyet, demokrasi, liberalizm gibi pek çok kavramın kulağımıza çarparak zihnimizi patakladığı bir atmosferdeyiz. Bu kavramları kullanırken, onları tarihselliklerine içkin bir kültürle birlikte düşünerek kullanıp kullanmadığımız üzerine pek de kafa yorduğumuzu sanmıyorum. Bu kavramları etik-politik soyutlama gücüyle değil ezbere kullandığımızı düşünüyorum. Bir olgudan söz ediyorum. Bu olgu iradi ve entelektüel yetersizlikten kaynaklanmıyor; irademiz dışı nedenlerden kaynaklanıyor. Yukarıda bahsettiğim kavramlar, kökleri 2500 yıllık Avrupa sınıflar mücadelesine uzanan bir düşünce tarihinin kültürüne dayanıyor. Politik kavramlar toplumsal değere dönüştüğü zaman toplumsal kültüre dönüşür ve Avrupa sınıflar mücadelesi bu kavramları toplumsal düşünme kültürüne dönüştürmüştür. Sınıfsal düşünme kültürünü, sınıfsal bakışı ve proletarya kavramını Marx bulmadı. Marx, bir Avrupalı olarak sınıfsal düşünme kültürünün içinden ekonomi-politiği ve 2400 yıllık geçmişi olan proletarya kavramını anlamlandırdı.

Bizim siyasal coğrafyamızın güç ilişkilerinde sınıfsal düşünme kültürü yok. Toplumsal düşünme kültürümüzde sınıfsal düşünme, toplumsal değere ve kültüre dönüşmüş değil. Avrupa kavramlarının bizim siyasal tarihimizde kökü yok denecek kadar zayıf. Bir Marksist’e “batı siyasal düşünce tarihi nedir” sorusunu yönelttiğinizde çok bilgisi olmasa da bu soru karşında yabancılık çekmez. Fakat “Osmanlı veya İslam siyasal düşünce tarihi nedir” sorusunu yönelttiğimizde bırakın bu konuya dair bilgisinin olup olmamasını, sorunun kendisi bile ona çok yabancı gelir. Bu bağlamda Türkiye solu oryantalisttir. “Oryantalizm” kavramını eleştirellik ve olumsuzlama bağlamında kullanmıyorum; bu bir olgudur ve üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Üzerine düşündüğümüz zaman ortaya çıkan sonuç düşündürücüdür. Avrupa siyasal tarihinin kavramlarıyla yaşamı anlamlandırmaya çalışıyoruz, tamam burada bir sorun yok. Sorun bu kavramları, onların tarihselliklerine içkin kültürle, düşünme kültürüyle kullanmayışımızdır. Ayrıca, kendi siyasal coğrafyamızın siyasal düşünce tarihine yabancı olmamızdır. Bu iki durumu yan yana getirdiğimizde ortaya çıkan manzara traji-komiktir. Kendi siyasal coğrafyamızın siyasal kültürüyle Avrupa siyasal tarihinin kavramlarını kullanmamızdır. Ortada bir sentezleme yok. Bir zenginleştirme de yok. “Televizyon”a “vizontele” diyen bir durumla karşı karşıyayız.

Solun düşünme kültürü soyutlamadan uzak bir ezbere dayalıdır. Bu bağlamda içinden geçtiğimiz siyasal süreçte sol, anlamlı bir “dil”e sahip olmadığı için sürece müdahale edememektedir. Siyasal süreçte solun pozisyonu tepkiselliktir. Cahilliğin bilmişliği karşında çaresizlik tam bir kilitlenme halidir. Biz pratikçiyiz. Bizim de 1000 yıllık tarihimize içkin kültürümüz bu. Bilgi edinmek için sabırla, emekle, saç baş yolarak düşünme geleneği bizim kültürümüzde yok. Oysa dünyanın en zengin kültürel mirasının üstünde yaşıyoruz. Avrupa’yı Avrupa yapan mirasın tam üstündeyiz. Ortaçağ karanlığına karşı Rönensas’ın “yeniden doğuş” adına sarıldığı Antik Yunan site devletleri kültürünün ve felsefe tarihinin oluştuğu toprakların üzerinde yaşıyoruz. İyonya bizim ege kıyılarımızdır. Ege kıyılarımız İyonya site devletleri ile doludur. Roma!.. Yedi tepeli şehir: İstanbul! Osmanlı üçüncü Roma’dır, farkında bile değiliz. Üçüncü dünyacılık gözlükleriyle yarı sömürge mazlum Osmanlı olarak okuyoruz. Tarihin başlangıcı yazı, “icat edenin Allah belasını versin” dediğimiz para bu coğrafyada bulunmuştur. Firavun’un ülkesi Mısır buradadır. Üç semavi din Tevrat, İncil, Kuran, bu coğrafyada vahiy edildi. Üç dinin hac yeri burada. Hz. İbrahim, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve yüzlerce peygamber bu coğrafyada doğdu yaşadı, öldü. Bilineni ve bilinmeyeniyle kabirleri bu coğrafyadadır.

Bu kadar zengin bir mirasın üzerinde oturmaktayız. Bu mirası üstlenmek, kaldırmak ve taşımak kolay bir iş değil. Zorluk, taşıyanın yetersizliğinde ve mirasın maddi ve manevi ağırlığındandır. Bir ulusa ait olamayacak kadar insanlığa ait bir mirastır bu. Biz böyle bir kültürel coğrafyada yaşıyoruz. Eğer ulusal bir dil kullanırsak Türkler bu mirası taşıyamamıştır. Bırakınız taşımayı, devraldığımız miras karşısında utanılacak durumdayız. Bizans’ın tarihi surlarını, kendi tarihi çeşmelerini tuvalete dönüştürenler, bu toprakların açık bir arkeoloji müzesi olduğunu anlayamaz. Düşünün ki üzerinde yaşadığı toprakların geçmişinden korkan bir ulus!.. Türkleri erdemleştiren, üzerinde yaşadıkları toprakların tarihinden korkmak değil, tam tersi bu coğrafyanın mirasından onur duyarak insanlık adına bu mirası korumaktır. Bu coğrafyayı istediğiniz kadar Türkleştirin ve Müslümanlaştırın, bu elbise bu coğrafyanın tarihine ve kültürüne dar gelir. Bir gün Türkler Anadolu’yu Türkleştirmekten ve Müslümanlaştırmaktan dolayı insanlık adına utanç duyacaklardır.

Bu coğrafyanın en büyük eksiği ya da boşluğu böylesi köklü bir mirası üstlenen Marksist bir solun olmayışıdır. Batı ve doğu düşünme kültürünü sentezlemeye gerek bile yoktur. Çünkü bu toprakların vicdanında yatan düşünme kültürü, sentezi aşan bir zenginliği barındırmaktadır. Kendi coğrafyasına yabancı ve aynı zamanda yabancılaştıran bir sol, istediği kadar sınıfsal baksın, sosyal şovenizmden öteye gidemeyecektir. Bu topraklarda ulus devleti savunmak ruhumuzdaki sosyal şovenizmdir. Sol “ulus devlet” kavramına karşı yeniden yapılanmak zorundadır.

 

Yurttaş

Ülkemizin siyasal tarihinde cumhuriyet kavramı üzerine düşünme, 1870’lerde başlar. Cumhuriyet kavramı, Birinci meşrutiyetle birlikte tartışmaya açılmıştır. Bu bağlamda cumhuriyet kavramının siyasal tarihimizdeki yeri yüz kırk yıllıktır. Oysa aynı coğrafyada cumhuriyet kavramı, MÖ. 4. yüzyılda Yunan site devleti Atina’da, bırakınız tartışmayı, demokrasi olarak uygulanan bir yönetim biçimidir. Biraz daha ilerleyip Roma imparatorluğuna geldiğimizde ise cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının Roma siyasal tarihine hiç de yabancı olmadığını görürüz. Cumhuriyet ve demokrasi kavramları batı siyasal düşünce tarihinde 2400 yıllık bir geçmişe ve mirasa sahiptir.

“Yurttaş” kavramı cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının temelidir. Yurttaş kavramı politiktir ve kamusal alan üyeliğini ifade eder. Yurttaş olmak demek, doğrudan veya temsilci aracılığıyla yönetim erkine katılmak demektir. Bu bağlamda yurttaş polis’in bir üyesidir ve yurttaş olmak önemli bir ayrıcalıktır. Yurttaş olmanın koşulları soya, mülkiyete ve cinsiyete dayalıdır. Roma yurttaşları soylu patricilerdir. Roma kralını seçen ve denetleyen, senato ve yasama meclisini oluşturan patricilerdir. İkinci sınıf ise pleblerdir. Plebler özgür ve mülk sahibi olmalarına karşın, yurttaşlık haklarına sahip değillerdir. Yurttaşlık hakkından dışlanmış diğer sınıfsal kesimler ise yoksul ve yalnız çoluk çocuk (proles) ürettikleri için proletariler, köleler ve kadınlardır.

Plebler, particilere karşı yürüttükleri uzun mücadeleler sonucunda yurttaş olma hakkı elde etmişlerdir. Plebler, burjuvazinin geleneksel bağlamda sınıfsal kökü olarak görülebilir. Roma soylularının karşısındaki burjuvazidir plebler. Batı sınıflar mücadelesi tarihi, yurttaşlar arası iktidar mücadelesi ve yurttaşlıktan dıştalananların yurttaş olma savaşı olarak günümüze kadar gelecektir. Genel oy hakkı, bir başka deyişle yurttaş olmayan proletaryanın yurttaş olma mücadelesi 19. yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür. Proletaryayı siyasal mücadele sahnesine çıkaran en önemli politik taleplerden biri genel oy hakkıdır. Biraz daha ileriye gidersek 1848 Avrupa’sında ve Almanya sınıflar mücadelesinde işçi sınıfını siyasal sürece taşıyan ve politik ağırlığını oluşturan siyasal söylem, 8 saatlik işgünü ve genel oy hakkı talebidir.

Avrupa siyasal düşüncesinde sınıfsal düşünme kültürü 2400 yıllık tarihsel kökten ve gelenekten gelmektedir. Bizim coğrafyamızın siyasal düşünme kültüründe, sınıfsal bakış geleneği ve kültürü yok denecek kadar köksüzdür ve biz de Yurttaş eşittir kul, teba ve ümmet demektir. Seçme seçilmeye dayalı bir meclis geleneği yoktur. Bizim siyasal kültürümüzde kamusal alan yurttaş değil, bürokrasi üzerine kuruludur. Kapı kulu ve Enderun’dan gelme devşirme geleneği, ruhumuzdaki bürokrasinin köküdür. Sadakat altında kullaştırma, Türkleştirme, Müslümanlaştırma ve asimilasyon siyasal bürokrasinin kültürüdür. Siyasal zemin, farklılıklar arası bir eşitlik ile değil merkeziyetçiliğin hiyerarşisi üzerinden işler. Yurttaş kavramında politik olarak üretilen eşitlik ve özgürlük iken, sadakate dayalı kullukta politik olarak üretilen bürokrasidir.

 

Laiklik ve I. Cumhuriyet

Genel olarak Yunan site devletlerinde ve Roma’nın cumhuriyet döneminde üç tür yönetim biçimi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır: Krallık, aristokrasi ve demokrasi. Krallık, aklın ve mantığın zemininde adaletin, erdemin ve sevginin simgesidir ve zamanla tek kişinin kaba gücüyle despotluğa, tiranlığa dönüşür. Tiranlığa karşı alternatif aristokrasidir, aristokrasi bilgeliğin simgesidir ve zamanla oligarşiye dönüşür. Oligarşiye karşı ayaklanan kitleler ve halk özgürlüğün temsilcisidir ve demokrasiyi kurarlar. Demokraside değer, eşitlik ve özgürlüktür. Ama demokrasi yerini zamanla kaosa bırakır. Siyasal yönetim biçimi döngüsü bu şekilde işler. Roma hukuku krallığı, aristokrasiyi ve demokrasiyi işleten ve çalıştıran karma bir hukuk olarak çalışır. Kamusal olan, bir başka deyişle politik olan dünyevidir ve doğal hukukun evrenselliğine göre işler.

Roma imparatorluğu Hıristiyanlığı benimsemesiyle birlikte daha da güçlenir. Roma, imparatorluğu bölgesel olarak değil evrensel ve dünya devleti olarak algılar ve anlamlandırır. Roma bir dünya imparatorluğudur ve bütün insanlık tek bir imparatorluğun çatısı altında yaşamalıdır. Hıristiyanlık bu anlayışı güçlendiren bir imparatorluk ideolojisi haline gelmiştir. Papa, kralı kutsar ve kral, Hıristiyanlığın dünyaya yayılmasından kiliseye karşı sorumludur. Evrensel dinsellik, evrensel iktidar ilişkileriyle içkinleşmiştir. Örtüşme çatışkılı bir birlikteliktir. Politik güç ilişkilerine yeni bir aktör daha katılmıştır: kilise. Kilise için egemenlik tanrıdan gelir ve dünyevi kılıç ile ruhani kılıç da kiliseye aittir. Kral kiliseye tabidir. Avrupa’da ortaçağ döneminde özel, toplumsal ve politik bütün hayat kilisenin hegemonyası altındadır. Kilise ile krallıklar arası güç savaşı, Avrupa siyasal tarihinde önemli bir ağırlık taşımıştır. Kilise hiyerarşik bir kurumdur ve ruhban sınıfını oluşturur. Ruhban sınıfı kilise hiyerarşisine bağlı din adamları sınıfıdır. Ruhban sınıfının dışındaki topluma laikler denilmektedir. Laik kelimesi dinsizlik değil, kilise ve din adamlarının dışındaki dünyaya verilen bir addır. Zamanla güçlenen kralların, kiliseden vergi toplamak istemesiyle kopuş başlamıştır. Gerek reform hareketi gerekse Rönesans ile birlikte dünyevi egemenliğin, kaynağını ruhban sınıftan mı yoksa laik halktan mı alacağı tartışması başlamıştır. Rönesans ve Aydınlanma ile Avrupa, laik toplumsal kesime basarak, Yunan site devletlerinin ve Roma İmparatorluğu’nun seküler kamusal alan geleneğine geri dönmüş ve yurttaşlık mirasını sahiplenmiştir. Bugünkü Avrupa ve kapitalizm, 2400 yıllık demokrasi tarihinin bir ürünüdür. Osmanlıdan bize kalan böyle bir siyasal tarih mirası yoktur. Ne tiranlıktan aristokrasiye ve oligarşiden demokrasiye geçiş döngüsü ne de kilisenin ruhban sınıfıyla, ruhban sınıfı karşında yer alan laik halk ve felsefe ile teoloji arasında, düşünce özgürlüğü bağlamında mücadele Osmanlı toplumsal-siyasal geleneğinde bulunmamaktadır. Osmanlıda kamusal alan, bir başka deyişle devlet üyeliği, yurttaşlığa dayalı sivil toplumdan gelmez. Osmanlıda kamusal alan, erkeğe dayalı padişah soyu ve devşirme geleneğine oturan bürokrasi üzerine kuruludur. Avrupa siyasal tarihiyle karşılaştırdığımızda tek benzerlik tiranlıktır.

Ne yazık ki Türkiye solu, siyasal tarihi tiranlığa karşı demokrasi mücadelesi olarak değil, emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık mücadelesi olarak okur. Oysa bu topraklarda demokrasi mücadelesi tarihi, emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık değil istibdada karşı özgürlük mücadelesi olarak başlamıştır. İttihat ve Terakki geleneği bir ulusal hareket olarak değil bir özgürlük hareketi olarak doğmuştur. Özellikle 1908-9 devrimi, kendi iç dinamiğiyle gelişen bir özgürlük hareketinin ürünüdür ve bu hareketin dinamiğinde ulusalcılık yoktur. 1908-9 devriminin başarısı, gerçekçi bir iç dinamik üzerinde yükselmesindedir.

Osmanlıyı şeriat devleti, Osmanlıcılığı ise İslamcılık olarak algılamak tam bir safsatadır. Osmanlı Anadolu değil Rumeli ve Balkanlar’dır. Din Osmanlıda her zaman siyasal iktidarın kontrolünde olmuştur. Gayri-Müslimlere karşı Osmanlıyı Müslümanlaştırmak Abdülhamit’in uyguladığı politikanın ürünüdür. III. Roma olarak adlandırılabilecek olan Osmanlının, devşirme geleneğiyle oluşan kamusal alanın çökmesiyle gerileyen Osmanlıyı, Abdülhamit Ortadoğululaştırmıştır. Çöküş dönemi hariç, Osmanlı tarihinde iktidara karşı içten gelen gayri-müslim bir siyasal hareket geleneği yoktur. İttihat ve Terakki hareketinin çıkışı, Osmanlı’da kamusal alanın çökmesi ile açığa çıkan toplumsal dinamiğin üzerinde yükselir. Osmanlılık, farklılığın sentezlenmesinin kültürü olarak İttihat ve Terakki’nin söylemidir ve tiranlığa karşı anayasal bir hareket olarak çıkar. Bu sayede Osmanlı yurttaşlığı, anayasa, meclis ve cumhuriyet tartışmaları, artık siyasal hayatımıza bir daha çıkmamak üzere girmiştir. II. Meşrutiyet, bir cumhuriyet hareketidir. Bu topraklar II. Meşrutiyet meclisi kadar demokratik bir meclis görmemiştir. Osmanlı tebaası, artık Osmanlı yurttaşıdır.

Balkan savaşları ve I. Dünya savaşı, 1908-9 cumhuriyet devriminin demlenmesine izin vermemiştir. Bu coğrafyada uluslaşma hareketleri tamamen emperyalizmin siyasal stratejisine hizmet etmiştir. Balkan savaşları, I. Dünya savaşı ve 1908-9 devriminin boğulması, uluslaşma hareketlerine dayalı siyasal stratejinin ürünüdür. Eğer anti-emperyalist bir geleneğin kuruluşunu oluşturmak istiyorsak, bunun tarihi 1923 değil, 1908-9 devriminin dinamiği üzerinden olmalıdır. 1908-9’a geri dönerek sınıfsal bir soy kütük okumasıyla yeniden düşünmek, Marksist sol açısından kaçınılmazdır.

Kemalist hareket ve 1923 cumhuriyetin ilanı, istibdada karşı özgürlük hareketinin yaratmış olduğu cumhuriyet birikiminin sonucu olduğu kadar, 1908-9 hareketinin kendi içindeki anti-demokratik şoven dönüşümünün de kaçınılmaz bir sonucudur. 1908-9 hareketi, Osmanlı yurttaşlığı üzerinden modernleşme ve uluslaşma hareketi iken, güç çatışmaları içinde etnik temelde Türklük’e dayalı bir uluslaşma hareketine dönüşmüştür. 1923 cumhuriyeti, 1908-9 hareketinde gelişen bu dönüşümün sonucudur.

Her toplumsal-siyasal coğrafya, siyasal tarihinde kendine özgü demokrasi dinamikleri taşır. Roma İmparatorluğu’nda particilere karşı plebler bir demokrasi dinamiğidir. 19. yüzyıl demokrasi dinamiği ise proletaryadır. Anadolu coğrafyamızın en önemli demokrasi dinamiklerinden biri çok kültürlülüktür. Bu çok kültürlülük özgürleşmeden bu coğrafyaya demokrasisi memokrasi giremez. “İç dinamiklerle gelişen bir kapitalizmin olmamasından ve emperyalizmin varlığından dolayı uluslaşmamızı gerçekleştiremedik, demokrasimizi derinleştiremedik” söylemi kaba bir oryantalist Marksizm’dir. Tam tersine, bu coğrafyada uluslaşma süreci, çok kültürlülüğe dayanmadığı için kapitalizmin ve demokrasinin gelişmesinin önünde engeldir. 1923, 1908-9 çok kültürlüğüne basan bir uluslaşma değil, Anadolu’yu Türkleştirme stratejisine dayanan bir uluslaşmadır. I. cumhuriyet, başından itibaren bu coğrafyanın demokrasi dinamiklerine karşı anti-demokratik ve şoven bir dinamik taşımıştır. Marksist sol, bu gerçeği görmek zorundadır.

Bugün yaşadığımız egemenler arası güç çatışmasının geleneksel kökleri bu tarihten gelmektedir. Abdülhamit Anadolu’yu Kürtler üzerinden Müslümanlaştırarak gayri-Müslimleri ötekileştirdi. 1923’de Anadolu’yu Türkleştirilerek Anadolu’nun yerlilerini ötekileştirdi. Biri dinsel diğeri etnik iki şoven egemen gücün güç çatışmasında, fillerin çiğnediği çimenler gibiyiz.

Üçüncü yol vardır: Bu coğrafyanın çok kültürlülüğüne dayanmak, dinsel ve etnik asimilasyona, şovenliğe ve ulus devlete karşı seküler bir kamusal alan paradigmasını kurmaktır. Ulus devlet ve siyasal demokrasi eleştirisi üzerinden Marksist bir sol kurulmalıdır. Sınıfların varlığını kabul eden ve bir sınıf üretme ilişkisi olan siyasal demokrasiye karşı sınıf üretme ilişkisini reddeden toplumsal demokrasi üzerinden kamusal alanı politik olarak tartışma zamanı gelmiştir. Ücretli emeğin reddi üzerinden yeni bir yurttaşlık tanımı, komünalizmin politik zeminidir!

 

Marx ve Proletarya

Marx, 5 Mart 1852 Weydemeyer’e yazdığı mektupta “modern toplumdaki sınıfların ya da bunlar arasındaki savaşımın varlığını keşfetmiş olma onuru bana ait değildir. Burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır,”[1] der. Marx, sınıflar mücadelesini bulmadı. Bu bağlamda sınıflar mücadelesi gözlükleriyle bakmak bir ayrıcalık, bir Marksist ölçüt değildir. Sınıflar mücadelesinde yoksullardan, mülksüzlerden yana olmak da Marksistliğin ölçütü değildir. Köylülerin işçi sınıfından çok daha yoksul bir kesim olduğunu söyleyen Marksizm’in kendisidir. Marksizm açısından ne köleler ne de köylüler sınıf olarak kendi çıkarını toplum çıkarı olarak örgütleyebilecek ve bütün sınıfları ortadan kaldıracak politik bir kudrete sahiptir. Marx için proletaryanın önemi nedir? Bu soru ve taşıdığı önem anlaşılmadığında, yanlış anlamalara ve ciddi politik yanlışlıklara neden olmaktadır.

İşçi sınıfı, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmış biçimidir ve sermayeye içkindir. İşçi sınıfı, kapitalizmi üreten toplumsal ve siyasal bir sınıfsal dinamiktir. Kapitalizmde işçi sınıfı yurttaştır ve politik bir ağırlıktır. İşçi sınıfı, ücretli emekçi olarak sınıf çıkarını koruyabilir ve sınıf olma koşullarını üreterek politik ağırlık oluşturabilir. İkinci Enternasyonal ve post-Marksistlerin savunduğu radikal demokrasinin dayandığı temel budur. Sermaye ile ücretli emek arasındaki diyalektik, iki sınıfı da üreten dinamiktir. Birinin varlığı diğerini yok edemez, bu bağlamda devrim anlamsızdır. İşçi sınıfının politik varlığı, devleti demokratikleştirme ve kapitalizmi uygarlaştırarak sönümlendirme gücünden gelmektedir. İşçi sınıfının sınıf olarak varlığını devam ettirme politikliğinde antagonizma yoktur. Sınıfsal olan her yabancılaşma, işçi sınıfının sınıfsal iktidarında da geçerlidir. Devlet bir sınıf üretme ilişkisidir ve işçi sınıfının kendisini sınıf olarak üreten politikliğinde de devlet bir sınıf üretme ilişkisi olarak devam edecektir. Lucaks’ın dediği gibi işçi sınıfının kendisini sınıf olarak üretme bağlamında sınıf iktidarı, sınıf olarak kendisine karşı diktatörlüğe dönüşmek zorundadır. Burjuvaziyi kaldırıp ücretli emeği devlet eliyle devam ettirmek sermaye içidir.

Proletaryanın sınıfsallığı politiktir ve proletaryanın politikliği sınıf olarak kendisini üretmeyi reddeder. Emeğin ücretli emek altında sınıflaştırmasının bio-politik olarak her türlü üretimine karşı sınıfsızlaşma, proletaryanın politikliğine içkindir. Marx için proletaryanın önemi tarihselliğinde yatar. Marx için proletarya, tarihsel anlamda sınıf olarak kendini reddetme gücü taşıyan tek tarihsel sınıftır. Politik olarak sınıfsallığın reddi, ekonomik, toplumsal ve siyasal bütün sınıf üretme koşullarının politik olarak kaldırılması demektir. Proletaryayı diğer ezilen sınıflardan ayıran bu özelliği, ekonomi-politiğin değer üretimine içkindir. Emeğin toplumsallaşma kudreti, proletaryaya bu politik gücü verir. İşçi sınıfının vatanı yoktur ifadesi ve enternasyonalizmin ruhu, emeğin toplumsallaşma boyutunun gücünden gelir. Proletarya için toplumsal olan değer, ortak olandır. Sermaye için ise ortak olan değer, özel olandır. Bu bağlamda toplumsal olanın özel mülkleştirilmesi kamusal alanı siyasal demokrasiyle sınırlar. Toplumsal olanın ortaklaştırılması, bir başka deyişle toplumsallaşması, kamusal alanı toplumsal demokrasiyle sınırsızlaştırır. Siyasal demokrasi kamusal alanı darlaştırır ve aşkınlaştırır. Siyasal demokraside ücretli emek üretim sürecinde eşit ve özgür bir birey olmadığından ücretli emekçi fabrika demokrasisinin, benzer şekilde üniversitelerde müşteri olan öğrenci, ticarileşmiş üniversite A.Ş.’lerin bir yurttaşı değildir. Siyasal demokraside yurttaş olan ücretli emekçi, fabrikada ücretli köledir. Siyasal demokraside kamusal alanın üyesi yurttaş, sınıf üretme ilişkisinin yeniden üretiminin güvencesidir. Oysa toplumsal demokrasinin kamusal alan üyesi yurttaş, ücretli emeğin reddi ve toplumsal bireydir. Toplumsal yaşamın her alanında söz, yetki ve karar hakkına sahiptir. Bu bağlamda sınıfsal bakmak, sınıfı sınıf olarak üreten politikliğe indirgeyerek devletleştirmek ve diğer mücadeleleri görmemezlikten gelerek yok saymak, diğer mücadeleleri “ücretli emeğin” sınıf siyasetinin arkasına sıraya dizmek değildir. Tam tersi sınıflaştırmaya karşı sınıfsızlaşmayı ve siyasal demokrasiye karşı toplumsal demokrasinin kamusallığını politik olarak kurmaktır. Bundan dolayı sınıfsallık, ücretli emeğe dayalı burjuva yurttaş tanımını ücretli emeğin reddi üzerinden yıkmak ve toplumsal demokrasinin komünalizmine dayalı yeni bir egemenlik teorisi kurmaktır.

Bu bağlamda, ücretli emeğin reddi üzerinden bir yurttaş tanımı yapmak ve ulus devlete dayalı siyasal demokrasi eleştirisi üzerinden yeni bir toplumsal demokrasi paradigması oluşturmak 21. yüzyılın Marksizmidir.

Cengiz Baysoy



[1] K. Marx, F. Engels, Seçme Eserler, Sol Yayınları, I. Cilt, s.: 637