Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3938
Yazdır

Söylem sınıfsal ve politiktir. Bundan dolayı, gerçek ile hakikat arasında her zaman bir dolayım vardır. Bu bağlamda hakikat, gerçeğin politik yorumudur. Söylem ile varlığın gerçekliği arasındaki ilişki “iktidar” kavramı üzerinden üretildiğinde, “söylem” mutlak bir özdür ve tutucudur. Söylemin mutlaklığı ve tutuculuğu iktidar

üretiminin koşuludur. Bu durumda iktidar, gerçeğin hakikatine değil gerçek, iktidarın hakikatine dönüşür.

 

“Marx kapitalizmin rekabetçi döneminin hakikati, Lenin ise kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm gerçeğinin hakikatidir.” Bu söylem modernist sol açısından mutlaktır. Söylemin bu mutlaklığından sonra, ruhumuzdaki devletin iktidarı kendisini rasyonelleştirmeye başlar: “Lenin, Marx’ı içererek aşmıştır.” Marx, artık Leninizme kapatılmıştır ve bundan sonra Lenin içinden okunmalıdır. Marx üzerinden bir Leninistlik arayışının yerini, Leninizm üzerinden bir Marksistlik arayışı almıştır. Bu yorumun mimarisi, iktidar söyleminin üretilmesinin politik teknolojisidir.

Lenin, Stalin, Mao vb. Marx’ın mutlak bir hakikati değil, birer Marx yorumudur. Kendi gerçekliklerine göre Marx’ın rasyonelleştirilmesidir. Konuşan Marx değil, Lenin üzerinden Marx’ın Marksizmleştirilmesidir.

Söylem, toplumsal bir güce dönüşüp politikleştiğinde yol açıcıdır. Yeni bir tarihsel-toplumsal gerçekliğin uğrağına geldiğimizde, eski söylem bu yol açıcılığını yitirerek tutuculaşır. Söylemin tutuculaşması, mantığın ruhundaki devletten kaynaklanmaktadır. Yorumun mantığı, yorumlanmış varlığı kapatmış ve tahakkümüne alarak tutsaklaştırmıştır. Bugün tam da Marx zamanıdır; fakat Marx kapatılmış ve tahakküm altına alınarak tutsaklaştırılmıştır; yeniden Marx’a dönmeye, Marx’ı ve Marx üzerine düşünmeyi özgürleştiren bir yoruma ihtiyaç vardır. Kapitalizmin tarihsel olarak gelmiş bulunduğu durumu anlama ve kavrama açısından Marx özgürce konuşmalıdır.

Yüzleşmemiz gereken soru şudur: Marx, kapitalizmin rekabetçi döneminin hakikati midir?!. Marx’ın kapitalizmi “rekabetçi” dönem olarak gördüğü bir dönem var mıdır? “Kapitalizmin rekabetçi dönemi” ifadesi Marx’a mı aittir? “Marx, kapitalizmin rekabetçi döneminin hakikatidir” yorumu, teorik ve politik olarak yanlıştır ve bu yorum, günümüz kapitalizminin hakikati olan Marx’ın önünü kesmiştir.

Marx’ta, “kapitalizmin rekabetçi dönemi” diye bir dönemlendirme yoktur. “Kapitalizmin rekabetçi dönemi” ifadesi, siyasal gericiliğin kapitalizmin emperyalist aşamasına tekabül ettiğine, “rekabetçi” dönem ise, siyasal ilericiliğe gönderme yapar. Bu mantık, baş belası diyalektiğin kaçınılmaz sonucudur. Bu diyalektik mantık, emek ile sermaye arasındaki antagonizmayı sermayenin kendini olumlama politik tarihi üzerinden okumaktır. Oysa kapitalist tarih, sınıflar mücadelesi tarihi olarak, emeğin politik olumlanması üzerinden okunmalıdır. Kapitalizm, tarihini aristokrasi üzerinden okuyabilir; fakat bu bizim asıl işimiz değildir. Bizim işimiz, emeği ücretli emek altında sınıflaştıran ve sermayeleştiren tarih üzerinden kapitalizmi okumaktır. Emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması üzerinden okunan bir sermaye tarihinde kapitalizmin hiçbir ilerici dönemi yoktur ve sermaye, doğuşundan itibaren emek üzerindeki politik bir gericiliktir. Bu bağlamda diyalektik tarihsel materyalist mantık, kapitalist toplumun sınıflar mücadelesini, bir başka deyişle emek ile sermaye arasındaki antagonizmayı sermaye ile ücretli emek arasındaki diyalektik çelişkiye kapatarak reformistleştirir.

Marx, kapitalizmi, emek ile sermaye arasındaki antagonizma üzerinden, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılarak sermayeleştirilmesi üzerinden okuyarak dönemlendirmiştir. Marx, kapitalizmi üç aşamada dönemlendirir: birincisi sermayenin ilksel birikim dönemi, ikincisi sermayenin emeği biçimsel tahakküm altına aldığı dönem, üçüncüsü ise sermayenin emeği gerçek tahakküm altına aldığı dönem. Ne yazık ki modernist sol, ilksel birikim dönemi dışında, emeğin biçimsel ve gerçek tahakküm altına alınışı üzerine hiç kafa yormamıştır. Oysa bu dönemlendirmeler, tamamen değer teorisine bağlı olarak, sermayenin teknik ve organik değişimlerine koşut olan emeği ücretli emek altında sınıflaştırma biçimleri üzerinden yapılmıştır. Modernist sol, kapitalizmin tarihini emeği sınıflaştırma biçimleri üzerinden okuma politik felsefesi, politik teorisi ve politikası olmadığından, emeğin politik bileşimini de okuyamamakta, tarihsel okumayı üçüncü dünya ülkelerinin emperyalizme bağımlılık tarihine indirgemektedir. Modernist sol için, sınıflar mücadelesi emperyalizme karşı siyasal bağımsızlık mücadelesidir.

Kapitalizmin gelmiş olduğu boyutu anlamlandırmak için yeni bir dönemlendirmeye ihtiyaç var. Yeni bir dönemlendirme ihtiyacının tespiti, bütün sorulara yanıt verileceği anlamına gelmez. Yanıtlardan soru ve sorunsallık üretilemez. Bu bir metafiziktir. Aksine, yanıtlardan önce doğru sorular sormak ve anlamlı sorunsal alanlar keşfetmek gereklidir. “Yeni bir dönemlendirmeye ihtiyaç var” tespiti, anlamlı bir sorunsal alan üzerine düşünmeye davet eder. Politik mücadelenin bu ihtiyaç üzerine düşünme davetine, Türkiye sol düşüncesinin yanıtı ne yazık ki olumsuzdur: “Yeni bir dönemlendirme ihtiyacı yoktur.” 1900’lerin emperyalizmi ve bu dönemin devrim kuramı hâlâ geçerlidir. Yeni dönemde eski kavram ve kategoriler, politik felsefe ve teori temellerinden uzaklaşmış, edebi ve ajitatif söylemler altında tutuculaşmıştır. Türkiye solu (Mahir Çayan’ın dışında), enternasyonalizmi, 3. enternasyonalin kavramlarını ve paradigmasını ithal etme olarak anlamıştır. Dünya devrimci hareketinin düşüncesine, kendi sınıflar mücadelemizin coğrafyasından kattığımız tek bir kavram yoktur.

Bu deneme, diğer makalelerimizde olduğu gibi, “yeni bir dönemlendirmeye ihtiyaç vardır” tespitini “evrensel eşdeğer para” üzerinden düşünme çabasıdır. İlksel birikim, biçimsel tahakküm ve gerçek tahakküm dönemlerine ek olarak “sermayenin biyo-politik tahakküm dönemi”ni ve bu tahakküm dönemlerine bağlı egemenlik biçimlerini değer teorisi ve “evrensel eşdeğer para” üzerinden düşünme denemesidir.

 

Paranın Politik Gücü

Bir toplumsal ilişkinin niteliğini belirleyen güç, değer üretme biçimidir. Değer üretme biçimi, değer üreten üretici güçlerin sınıfsal niteliğiyle belirlenir. Bu bağlamda emeğin sınıflaştırılması, değer üretme biçiminin politik gücüne bağlıdır. Toprağa dayalı değer üretme biçiminde emek, serflik ve kölelik olarak sınıflaştırılır. Feodalitenin kişilikleşmiş biçimi olan aristokrasinin politik gücü, serfin bedeni üzerindeki mutlak mülkiyetidir. Bu mutlak mülkiyet, açık politik şiddet üzerinden gerçekleşir. İktidar, sınıfsal mülkiyetin politik kurucu gücüdür.

Kapitalist toplumsal ilişkinin niteliğini belirleyen güç ise, emeğe dayalı değer üretme biçimidir. Kapitalist üretim, değişim değerine dayalı bir üretim biçimidir. Sermayenin kişilikleşmiş biçimi olan kapitalist, emeği ücretli emek altında sınıflaştırır. Sermaye, emeğin emek-gücünü satın alır. Bedeni üzerindeki mutlak mülkiyetten kurtulmuş özgür emek, değer üretme gücü olarak zenginliğe, fakat emeğini değerli kılabilecek maddi koşullardan mülksüzleştirildiği için yoksulluğa sahiptir. Emeğin üretim araçlarından mülksüzleştirilmesi, bir başka deyişle toplumsal yoksulluğu, emek-gücünü satma zorunluluğunu beraberinde getirir. Bireyin özgürlüğü, değer üretme ilişkisinde ücretli köleliktir. Sermayenin, kapitalist üretim sürecinde emek-gücü üzerindeki mutlak mülkiyetinin politik gücü paradır. Paranın hareketi, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasının, mülksüzleştirilmesinin ve yoksullaştırılmasının politik üretimidir.

Değişim değerine dayalı kapitalist toplumsal ilişkilerin üretimi meta üretimine bağlıdır. Metalardaki donmuş emek zaman, kapitalist değer üretiminin ölçüsüdür. Metalar arasındaki değişim, metalar arasındaki emek zamanların eşitliği üzerine kuruludur. Bu bağlamda piyasa, kapitalist toplumsal ilişkilerin eşitliği ve özgürlüğüdür. Ücretli emeğe dayalı değer üretiminin toplumsallaşmasının yaygınlığı ve derinliği, emeğin soyutlaşmasının ve soyut emeğin politik ve toplumsal gücünün göstergesidir. Soyut emek, değerin ölçüsü olan zamanın sermayeleşmesidir. Emek-gücü üzerindeki mutlak mülkiyetin politik gücü olan para, soyut emeğin, sermayeleşmiş zamanın eşdeğeridir. Aynı zamanda, soyut emeğin ve sermayeleşmiş zamanın eşdeğeri olan para, sermayedir. Bu bağlamda sermaye, toplumsal üretim ilişkisidir. Kapitalist toplumsal ilişki, sermayenin başkalaşım, zaman ve para biçimlerinin diyalektik üretimi ve yeniden üretimiyle devinir. Gerekli-emek zaman, artı-emek zaman, üretim zamanı, dolaşım zamanı, sermayenin döngüsel zamanı ve toplumsal gerekli-emek zaman kavramları, sermayeleşmiş zamanın toplumsal ilişki biçimleridir. Para sermaye, üretken sermaye, sabit sermaye, değişen sermaye, meta sermaye, dolaşım sermayesi, sanayi sermayesi, mali sermaye vb. ise, soyut emeğin eşdeğer biçimi olan paranın toplumsal ilişki biçimleridir. Değer, değeri nicelikleştirerek ölçen zaman, ölçülen zamanın metalaşması, metalaşmış zamanın paraya dönüşmesi, sermayenin toplumsal ilişki olarak üretimi ve yeniden üretimidir. Soyut emek, sermayeleşmiş zamandır. Para, sermayeleşmiş zamanının eşdeğeridir. Bu bağlamda para, ödeme aracı, dolaşım aracı olmanın çok ötesinde bir anlamı taşır. Demir ve kâğıt parçası somutluğunun ötesinde, para en soyut varlıktır. Evrensel eşdeğer para, emeğin toplumsallaşmasına içkin soyut emeğin politik gücüdür.

 

Toplumsal Gerekli-Emek Zaman

Değişim değerine dayalı kapitalist toplumsal ilişkide emek değerin sermaye değere dönüşümü, sermayeleşmiş zamanın ölçme gücüne bağlıdır. Sermayeleşmiş zamanın ölçme gücü toplumsal gerekli-emek zamandır. Değişim değerine bağlı olan meta üretiminde, metalar arasındaki değişim ilişkisi metalardaki donmuş emek zamanlar eşitliğine dayalıdır. Donmuş emek zamanlar arası eşitlik ilişkisi üzerinden bir değişim ilişkisi, sermayeleşmiş emek zamanın toplumsal boyutta diğer bütün emek zaman biçimleri üzerindeki politik tahakküm ilişkisidir. Emek zamanlar arasındaki eşitlik, emek zamanlar arasındaki çelişkiye ve çatışmaya içkin bir diyalektikle kurulur. Rekabet, emek zamanlar arası bu çelişki ve çatışmanın diyalektik var oluş biçimidir. Kapitalist üretim ilişkisinde rekabet, emek zamanlar arası politik tahakkümün diyalektik kuruluşudur. Toplumsal gerekli-emek zaman, bu rekabetin kurucu gücü; zamanı sermayeleştiren, zamanın diğer emek zamanlar üzerindeki politik gücüdür.

Kapitalizmin ilksel birikim dönemi, emeği ücretli emek altında sınıflaştırmanın açık politik şiddetidir. Feodalizm, emeği toprağa bağlı tutmak için aristokrasinin insan bedeni ve hayatı üzerindeki mülkiyetinin açık şiddet ile kurulmasıdır. İlksel birikim ise, emeğin açık politik şiddetle topraktan kovulması, şehirlerde ücretli işçi olması için damgalanmasıdır. Kapitalizmin ilksel birikim döneminde sermayeleşmiş zaman, toplumsal gerekli-emek zaman olarak toprağa bağlı olan değer üretim zamanının politik tasfiyesidir. Bu süreç, değer üretiminin emek değer üretim biçimine, emeği ücretli emek altında sınıflaştırmanın tarihsel-toplumsal geçişidir. Sınıflar arası politik çatışma bu geçişin dinamiklerine bağlıdır. Aristokrasi; burjuvazi, köylülük ve işçi sınıfı karşısında yapayalnızdır. Aristokrasinin tarihsel tasfiyesi, feodal değer üretme zamanının kapitalist değer üretme zamanı tarafından tasfiyesidir. Kapitalist toplumsal mekân olarak şehirlerin kuruluşu bu döneme tekabül eder. Şehirler, ticari mekânlardan emek değer üretiminin atölyelerine dönüşür.

 

Egemenlik Biçimleri

Kapitalizmin en önemli ayırt edici özelliklerinden birisi, ürünü bireysel emeğin ürünü olmaktan çıkarıp toplumsal emeğin ürünü olan metaya dönüştürmesidir. Kapitalizm, değişim değeri altında toplumsal kullanım değeri üretimidir. Bir ürünün kapitalist meta olmasında, bu iki özelliğinin altı çizilmelidir. Meta, toplumsal kullanım değeri üzerinden toplumsal emeğin ürünüdür. Meta üretiminde emeğin toplumsal boyutu, soyut emeğin somut emeği tahakküm altına almasının politik sınırlarını ve egemenlik biçimini belirler. Toplumsallaşmış emeğin toplumsal işbölümünün yaygınlığı ve derinliği, değişim değeri üzerinden meta ve toplumsal ilişki üretiminin gücünü gösterir. Bu bağlamda emeğin üretkenliği, emeğin toplumsallaşma boyutuyla doğru orantılıdır. Toplumsal gerekli-emek zamanın ölçme gücü, emeğin toplumsallaşmasına bağlı olan değer üretiminin soyutlaşmasına, soyut emeğin toplumsal kudretine bağlıdır. Kapitalizmin kendi iç tarihinin boyutlarını kavramak, emeğin toplumsallaşma boyutunun hangi süreçlerden geçtiği ve günümüzde bu boyutun niteliğinin ne olduğu üzerine düşünmekten geçmektedir. Emek üzerindeki biçimsel, gerçek ve biyo-politik tahakküm dönemlendirmelerine koşut olan politik egemenlik biçimleri olarak ulus devlet, emperyalizm ve imparatorluk okumaları, emeğin meta üretimindeki toplumsal soyutluğunun ve buna bağlı olarak metanın toplumsal kullanım değeri üretiminin coğrafi boyutuyla doğrudan bağlantılıdır.

Kapitalizmin politik tarihi, değer teorisine bağlı biçimde emek üzerindeki biçimsel, gerçek ve biyo-politik tahakküm dönemlendirmeleri üzerinden politik egemenlik biçimleri olarak okunmalıdır. Modernist sol, kapitalizmin politik tarihini rekabetçi ve emperyalist dönem olarak okurken, kapitalizmin siyasal gericiliğini yalnızca emperyalizm dönemine indirgemiştir. Siyasal gericilik bağlamında rekabetçi dönemin egemenlik biçimi nedir sorusunu ıskalamıştır. Kapitalizmin tarihine yalnızca sermayenin kendini olumlama politik pratiği üzerinden bakıldığından bu durum normaldir. Oysa, emeğin politik olumlama tarihi üzerinden baktığımızda durum farklı olacaktır. Ulus devletlerin kuruluşu, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasının politik egemenlik biçimidir. Ulus devlet egemenlik biçiminin değer teorisine bağlı olarak emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması bağlamında politik olarak neyi ifade ettiği, modernist sol açısından pek de önemli değildir. Ulus devlet, emeği politik sınırlar altında sermayenin siyasi mülkü haline getirmenin ve emperyalizm öncesi “rekabetçi” dönemin egemenlik biçimidir. Bugün devrimci hareketin tıkanmasının en önemli paradigmatik nedeni, Marksist bir ulus devlet eleştirisinin olmayışıdır. Bu yanlış düzeltilmelidir. Diziliş şöyle olmalıdır: Değer teorisine bağlı olarak, emeğin biçimsel tahakkümü, gerçek tahakkümü ve biyo-politik tahakkümü, politik egemenlik biçimleri olarak ise ulus devlet, emperyalizm ve imparatorluktur.

 

Biçimsel Tahakküm ve Ulus Devlet

Emeğin biçimsel tahakküm altında sınıflaştırılma biçimi, Marx’ın ifade ettiği gibi 16. yüzyıldan 18. yüzyıl sonuna kadar sürmüştür. “Pre-kapitalist üretim tarzı, somut emeklere dayanan art-zamanlı bir işbölümü üzerinde işleyen toplumsal üretim tarzıdır. Somut emeklere dayanan art-zamanlı işbölümünde, somut emek bir ustalığı barındırma bağlamında nitelikli bir emeği içerir. Bu nitelikli emeklerin aynı yerde ve aynı zamanda, tek bir kapitalistin patronluğu altında ve aynı metaı üretmek için çalıştırılmaları biçimsel tahakkümün çıkış noktasıdır. Bu kapitalist üretim biçiminin gelişimi kendisini fabrikaya dönüştürür. Fabrikaya dayalı emek süreci, eş-zamanlı bir işbölümüne dayalı elbirliği üzerinden çalışır. Manüfaktür üretiminde emeğin toplumsallaşma boyutu, fabrika mekânına dayalı eş-zamanlı bir işbölümüne dayanan elbirliğidir. Bu elbirliğine dayalı canlı emek sürecinde eş-zamanlı işbölümü, parçaları insan olan bir üretim mekanizmasıdır. Bu üretim tarzına dayalı emek sürecinde, emeği toplumsallaştırma boyutunun mekânı fabrika, emeğin üretkenliği ise fabrikada oluşturulan elbirliğidir. Emeğin verimliliğini sağlayan bu elbirliğinde çok sayıda parça-işçinin birleşmesiyle oluşan kolektif işçi, emek sürecinin kendine özgü makinesidir. Parçaları insan olan bu makine, artı-emek zamanın yaratılmasının temel dinamiğidir. Emeği toplumsallaştırmanın mekânı fabrikada ne kadar çok emek, parçası insan olan bu makineye adapte edilir ve emek süreci uzatılır ise, o kadar çok gerekli-emek zaman ve artı-emek zaman diyalektiği çalıştırılır.”[1] Bu bağlamda biçimsel tahakküm, somut emek üzerinden üretilen bir ürünü toplumsal emeğin ürünü haline getirmenin kuruluşudur. Değerin somut emekten soyut emeğin ürününe dönüşümü, ücretli emeğin fabrika mekânında toplumsallaşmasına bağlıdır. Zamanın sermayeleşmesinin örgütlenmesi, emeğin fabrika mekânında toplumsallaşması ile mümkündür. Fabrika mekânında toplumsallaşmış emeğin emek zaman biçimi, toplumsal ilişkilerde bulunan diğer emek zaman biçimlerinin tahakküm altına alarak tasfiyesini içerir. Köylülerin topraktan sürülmesi, somut emeğe dayalı zanaatkârlığın tasfiyesine içkindir. Toplumsallaşmış emeğin ürünü olan emek zaman, emeğin toplumsallaşmasının kurucusudur. Emek, artık aristokrasinin özel mülkiyetinden sermayenin toplumsal mülkiyetine dönüştürülmüştür. Emeğin toplumsal mülkiyet altına alınmasının politik egemenlik biçimi ulus devlettir. Ulus devlet, emeğin toplumsal mülkiyetinin politik sınırlarını çizer ve bu sınırlar içinde emek, sermayenin politik mülkiyetine dönüşür. Bu bağlamda ulus devlet, emeğin ücretli emek altında sınıflaşmasının, ulusal sınırlar altında çitlenmesinin ve sermayenin mülkiyeti altına alınmasının egemenlik biçimidir. 18. yüzyıl erken kapitalistleşme sürecine giren toplumsal ilişkilerin politik olarak uluslaşma süreçlerini içerir.

 

Gerçek Tahakküm ve Emperyalizm

Gerçek tahakküm döneminin 19. yüzyıl başlarından 20. yüzyılın son çeyreğine kadar sürdüğünü söylemek bizim açımızdan yanlış olmayacaktır. Bu dönem, tam da değer teorisine bağlı olarak emperyalizmin kurulduğu bir dönemdir. Bu bağlamda gerçek tahakküm, emek araçlarının alet olmaktan çıkıp makineye dönüşmesiyle birlikte, mutlak artı-değerden nispi artı-değere geçiştir. Gerçek tahakküm döneminde, makineler birer artı-değer üretme aracıdır. “Makinelerin doğuşuyla birlikte, emek sürecinde parça-işçi temeline dayanan işbölümü ve elbirliğinin kolektif işçi niteliği ortadan kalkar. Parça-işçi üzerinden işbölümü makine parçalarının işbölümüne, elbirliği ise parça makinelerin bir birleşimine, kolektif işçi kolektif makineye dönüşmüştür. Artık işçi, alet kullanan varlık değil, makinenin kullandığı bir otomat parçadır; bilim, emek-gücüne yabancılaşmış ve canlı emek-gücü cansız emeğin tahakkümüne girmiştir. Eskiden emek, maddi üretim araçlarına sahip olmadığından emek-gücünü sermayeye satarken, şimdi, emek-gücü kendisini sermayeye satmadan iş göremez bir haldedir. Toplumsal üretici güç olan emek, cansız emeğin tahakkümü altında mutlak mülksüzleşme, mutlak yoksulluk ve mutlak yabancılaşmayı yaşar. ... Makineler ile birlikte emek süreci boyunca gerekli-emek zamanın düşürülerek artı-emek zamanın artırılması, nispi artı-değer üretiminin yasasıdır. Ölçülebilir emek zaman sürecinde emeğin üretkenliğinin ve verimliliğinin artırılması, makinelerin üretkenliğinin artması anlamına gelmektedir. Sermayenin teknik ve organik değişimine bağlı olarak makinenin üretkenliği, ‘bir makinede harcanan emek ve dolayısıyla makinenin değerinden ürüne katılan kısım, işçinin aletiyle ürüne kattığı değerden daha küçük olduğu sürece, burada, daima makinenin lehine bir fark vardır. Bunun için, bir makinenin üretkenliği de yerini aldığı insan emek-gücü ile ölçülür.’[2] Bu bağlamda makinenin üretkenliği, bir başka deyişle sermayeleşmiş zamanın üretkenliği, gerekli-emek zamanın düşürülerek artı-emek zamanın artırılması eğilimine bağlı olarak, fabrika mekânında emek-gücünün tasfiyesidir. Sermayenin teknik bileşimindeki değişikliklere bağlı olarak sermayenin değişmeyen kısmının değişen kısmı aleyhine genişlemesi, emeğe olan nispi talebi azaltan köklü değişiklikleri hızlandırır.”[3] Kâr oranlarının düşme eğilimine bağlı olarak sermayenin genişleyerek yeniden üretiminde, sermayenin fabrika mekânında emeğe olan talebi düşmesine karşın, toplumsal boyutta emeğe duyduğu ihtiyaç artar. Biçimsel tahakküm ile gerçek tahakküm arasındaki en önemli fark, sermayeleşmiş emek zamanın tasfiye ettiği emek zaman biçimlerinin farklılığıdır. Biçimsel tahakküm pre-kapitalist emek zaman biçimlerini tasfiye ederken, gerçek tahakküm kapitalistleşmiş emek zamanların tasfiyesidir. Gerçek tahakküm, sermayenin teknik ve organik bileşimindeki gelişmelere bağlı olarak emeğin verimlileştirilmesini hedefler. Emeği verimlileştirme rekabetinde geri kalan kapitalist işletmeler, emeği daha verimli kılacak olan sermayenin teknik ve organik bileşimindeki değişmelere bağlı olarak tasfiye olur. Kapitalizm, yalnızca biçimsel tahakkümde olduğu gibi pre-kapitalist emek zamanların tasfiyesi değildir; aynı zamanda, eskimiş kapitalist emek zamanların ve buna bağlı olarak eskimiş kapitalist toplumsal ilişkiler ve egemenlik biçimlerinin tasfiyesidir. Marx, “sermayenin teknik temeli devrimcidir” derken, bunu yalnızca feodaliteye karşı söylememiş, aynı zamanda “devrimciliğin” sermaye birikim süreçlerine içkinliğini ifade etmiştir. Bu bağlamda gerçek tahakküm, biçimsel tahakkümün tasfiyesidir. Biçimsel tahakkümde emeğin kolektif işçiliği, gerçek tahakkümde toplumsal işçiliğe dönüşür. Bu durum, toplumsal emeğin mekânını fabrikadan toplumsal fabrikaya dönüştürür. Emeğin toplumsallaşma mekânı, artık ulus devlet altında toplumsal fabrika uzamına dönüşmüştür. Bu bağlamda, soyut emeğin somut eşdeğeri olan para, toplumsal fabrikanın patronuna dönüşür: Finans kapital, ulusallaştırılmış emeğin patronudur. Emperyalizm, ulusallaşmış sermayenin, ulusallaşmış kapitalist çıkarların dünya ticareti üzerindeki rekabetinin ulus devletler aracılığıyla açık askeri savaş biçiminde yürütülmesidir.

Soyut emek, sermayeleşmiş zamandır; emek-gücünün ölçülebilir zaman altında tahakküm altına alınmasıdır. Soyut emeğin somut emeği tahakküm altına alarak tasfiyesi, bir meta üretimi olan kapitalist ilişkilerin üretimi ve yeniden üretiminin toplumsal emeğin ürünü olmasına bağlıdır. Soyut emeğin toplumsal ilişkiler üzerindeki tahakkümü, sermayeleşmiş zamanlar arası rekabetin toplumsal değişim değeri üzerindeki hâkimiyetidir. Sermayenin toplumsallaşması, toplumsal olarak yoğunlaşması ve merkezileşmesi, bu hâkimiyetin gücünü gösterir. Kapitalizmin finans kapital aşaması, ölçü gücü olan toplumsal gerekli-emek zamanın politikliğinin bir egemenlik biçimine dönüşmesidir. Kapitalizmin tekelci aşaması finans kapitalizmdir ve emperyalizm, politik egemenlik biçimi olarak bir devlet örgütlenmesidir.

Finans kapitalizmi, banka sermayesi ile sanayi sermayesinin iç içe geçmesi olarak ezberleyip bir kenara koymuşuzdur. Oysa finans kapitalizmin, bu ezberin çok ötesinde bir derinliği vardır. Finans kapitalizmde para, soyut emeğin, zamanı sermayeleştiren ölçü gücü olan toplumsal gerekli-emek zaman üzerindeki politik gücüdür. Finans kapital, sanayi sermayesinin, paranın politik gücü altında mali sermayeye dönüşümüdür. Finans kapitalizm, bankalar aracılığıyla sermayenin yoğunlaşması, merkezileşmesi ve ulusal ekonominin örgütlenmesi ve toplumsal emeğin, toplumsal boyutta tam bir tahakküm altına alınmasıdır.

Bankalar tarihi, kapitalizmin politik ve toplumsal tarihinin çözümlenmesinde önemli bir kılavuzdur. Nedense modernist sol, sanayi sermayesine takılıp kalmıştır. Bankalar, sanayi sermayesinin dolaşım sermayesi ihtiyacını karşılayan bir kaynak, sermayenin başka bir biçimi olarak görülmeye devam etmektedir. Oysa bankalar ya da finans sermayesi, değerin ölçülebilir zaman altında sermayeleşerek soyutlaşması boyutunun göstergesidir. Paranın değerli madenler olan altın ve gümüşten değersiz kâğıt parçalarına dönüşümü, değerin soyutlaşmasının göstergesidir. Bankalar tarihine baktığımızda, bankaların finansal gücüne ve güvenilirliğine bağlı olarak para basma yetkisine sahip olduğunu görürüz. Ulusal merkez bankalarının kurulmasıyla, bankalar para basma yetkisini merkez bankalarına devrettiler. Ulusal merkez bankalarının kuruluşu, ulusal paranın ve paranın ulusallaşmasının kuruluşudur. Köklü parasal düzenlemeler, egemenlik biçimlerinin yeniden yapılandırılması ve ulus devlet sınırları altında sınıf hareketlerinin ulusal para hareketlerine tabi olmasıdır. Ulusal para, emeğin ulusallaştırılması ve toplumsal tahakküm altına alınmasıdır. Paranın ulusallaşması ise, değerin ulusal ekonomi sınırları içinde soyutlaşmasıdır. Bu bağlamda emperyalizm, emeğin ulusallaşmasının ve değerin ulusal ekonomi sınırları içinde soyutlaşmasının ve ulusal paranın finans kapital altında politik güce dönüşmesinin en son aşamasıdır. Emperyalizm, ulusal paraların ve ulusal toplumsal gerekli-emek zamanların uluslararası rekabetinin, ulusallaşmış sermayenin uluslararasılaşmasının ve ulusal ekonomiler üzerinden yürütülen dünya ticaretinin dünya ekonomisine dönüşmesinin politik krizidir.

Meta ve sermaye ihracı, kapitalizmin gelmiş olduğu emperyalist aşamanın bir sonucudur. Meta ve sermaye ihracı bir değer ihracıdır, yani ulusal sermayeleşmiş emek zamanların ve toplumsal gerekli-emek zamanların ihracıdır. Bu bağlamda dünya ticareti, ulusal toplumsal gerekli-emek zamanların değer akışıdır. Emperyalizm, ulusal değerin uluslararası akışının ve ulusal boyutta oluşan soyut emeğin uluslararasılaşmasının krizidir.

Emperyalist dönemde, meta ve sermaye ihracı üzerinden soyut emeğin uluslararası değer akışı, ne yazık ki ulusal ekonomilerin gümrük duvarlarıyla korunmasına içkin bir şekilde gelişir. Ulusal tekeller, gerek meta gerekse sermaye ihracına karşı gümrük duvarlarıyla koruma altındadır. Gümrük duvarları, ulusal ekonomiler arası dengesiz gelişim yasasını işleten ve çalıştıran, ulusal ekonomileri koruma altına alan ekonomik ve politik kararlardır. Kapitalizmin gelmiş olduğu boyutta uluslararası değer akışının zorunluluğu ve bu zorunluluğa karşı ulus devletlerin ve uluslaşma süreçlerinin ekonomik ve politik dirençleri, uluslararası politik krizin kurucusudur. Bu kriz, devletler arası açık askeri savaşla çözülmek zorundadır ve çözülmüştür.

Meta ihracı üzerinden bir emperyalizm okuması, emperyalizmin 1. bunalım dönemine tekabül eder. Hammadde ithali ve meta ihracı, sömürgecilik döneminin kurucusudur. 2. bunalım dönemini ifade eden sermaye ihracı üzerinden bir emperyalizm okuması ise, 1. bunalım döneminden köklü bir farklılıktır. Bu farklılık, finans kapital ve soyut emeğin uluslararası akışı üzerinden yapılan bir okuma farklılığıdır. Emperyalizmin 2. bunalım döneminin özü, sömürgecilik ya da üçüncü dünyacılık üzerinden okunamaz. Bu dönem, doğrudan emperyalist devletler arasındaki küresel bir krizdir. Bu bağlamda, 1. Dünya Savaşı emperyalizmin 1. bunalım döneminin krizini, 2. Dünya Savaşı ise 2. bunalım döneminin krizini çözmüştür. Emperyalizmin her iki döneminde de, emperyalizm bir dış olgudur. Emperyalizmin 3. bunalım dönemi ise, emperyalizmin bir iç olgu olduğu döneme tekabül eder. 3. bunalım dönemi, kapitalizmin yeni bir egemenlik biçimi olan imparatorluk dönemine geçişin kuruluşudur.

Meta ve sermaye ihracı yoluyla sağlanan uluslararası değer akışının gümrük duvarlarıyla engellenmesinin uluslararası politik krizi, 2. Dünya Savaşı ile ve bu savaşa içkin uluslararası para düzeninin değiştirilerek yapılandırılması ile çözülmüştür.

Ulusal toplumsal gerekli-emek zamanların dünya ticaretindeki rekabetini örgütleyen evrensel eşdeğer para, 2. Dünya Savaşı’na kadar altındır. Ulusal paranın, uluslararası ödeme aracı olarak hiçbir değeri yoktur. Bir ulusal paranın uluslararası ödeme aracı olması, tamamen politik güç sorunudur. Bu bağlamda emperyalizm, ulusal paranın uluslararası ödeme aracı olmasının politik güç savaşıdır. Fakat bu durum sorunun görünen yüzüdür. Sorun, çok daha derin bir durumu, evrensel eşdeğer paranın değer ile ilişkisinin köklü bir krizini ifade etmektedir. Evrensel eşdeğer olarak paranın altın olduğu dönem, değer üretiminin somut emek üzerinden gerçekleşmesinin bir ürünüdür. Emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasıyla gerçekleşen değer üretimi, ölçülebilir emek zaman üzerinedir. Bu durum, evrensel eşdeğer paranın soyut emek üzerinden kuruluşunu gerektirir. Paranın eşdeğerinin ölçülebilir zaman olmasıyla birlikte, para ve değer ilişkisi niteliksel bir dönüşüme uğrar. Ulusal para, paranın eşdeğer olarak altından kopması ve emek zaman üzerinden soyut emeğe bağlanmasıdır. Bu bağlamda, ulusal paranın altından kopması fakat uluslararası ticaretin altın üzerinden sürdürülmesi, ölçülebilir emek zamanların dünya ticaretinde eşitlenmesini kilitlemiştir. Bu kilitlenme hali, ulusal toplumsal gerekli-emek zamanların birbirleri üzerindeki politik tahakküm ilişkisine dönüşmüştür. Bu durum, 2. Dünya Savaşı sonrası Bretton Woods Anlaşması ile geçici olarak aşılmıştır. Bretton Woods sistemine göre, uluslararası ödeme aracı dolar olacak ve dolar, ABD Merkez Bankası’nda stoklanan altına bağlanacaktır. IMF ve Dünya Bankası, bu sistemin kurumları olarak ortaya çıkmıştır. Uluslararası değer akışının kapısı aralanmıştır. Ulusallaşmış soyut emeğin uluslararasılaşması yaygınlaşır. Ödemeler dengesinde fazla veren ülkelerde dolar birikir ve euro-dolar ile petro-doların yoğunlaşmasıyla, dünyadaki dolar miktarı ABD Merkez Bankası’ndaki altın stokundan kopar. Artık dolar, yalnızca ABD’nin değil, ödeme dengesinde fazla veren merkez ülkelerin dünya ekonomisindeki gücüdür. Bu koşulda, dünya ekonomisinde dolaşan dolar, ABD Merkez Bankası’ndaki altın stokuna yeniden bağlanacak ya da dolar-altın bağlantısı kopacaktır. Birincisinin gerçekleşmesi yeni ve ciddi bir kriz demektir; çünkü bu durum, dolar üzerinden küresel güç haline gelen merkez ülkelerin doların değerinin düşmesiyle çökmesi anlamına gelir. İkincisinin tercih edilmesiyle, 1970’lerde Bretton Woods sistemi çöker ve dolar altından kopar. Artık, meta ve sermaye ihracı üzerinden soyut emeğin değer akışının kapıları sonuna kadar açılmıştır.

 

Biyo-politik Tahakküm ve İmparatorluk

Biçimsel tahakküm manüfaktür üretimine, gerçek tahakküm sanayi kapitalizmine ve biyo-politik tahakküm bilişsel kapitalizme tekabül eder. Kapital, biçimsel ve gerçek tahakküm ilişkisi üzerinde durur ve değer teorisine bağlı olarak emeğin tahakküm altına alınma biçimindeki gelişmeleri devam ettirmez. Grundrisse ise, “Makineler” bölümü ile, gerçek tahakküm biçimini aşan değer teorisindeki gelişmelere geçer. Grundrisse ile Kapital arasındaki farkın ne olduğu sorusunun yanıtı bu durumdur.

Sabit sermaye kavramı, sanayi sermayesinin çözümlenmesinde tikel bir kavramın ötesine geçen derin bir anlam içerir. Gerçek tahakkümü biçimsel tahakkümden ayıran temel fark, sabit sermayenin bu anlamıdır. Gerçek tahakkümde, sabit sermaye artı-değer üretme aracıdır. Nispi artı-değeri mutlak artı-değerden ayıran köklü fark, sabit sermaye olarak makinenin artı-değer üretme aracı olmasıdır. Sermayenin temel dinamiği, üretim zamanı olan gerekli-emek ve artı-emek zaman diyalektiğinin çalıştırılmasıdır. Gerçek tahakkümde bu diyalektiğin çalıştırılması, sabit sermayenin makineler üzerinden artı-değer üretme aracına dönüşmesine bağlıdır. Emek-yoğun üretimden emek verimliliğine bağlı üretime geçişin temeli bu durumdur. Makineler üzerinden emeğin verimliliği, üretim zamanında gerekli-emek zamanın düşürülüp artı-emek zamanın artırılmasını ifade eder. Sabit sermayenin bu anlam farkı yakalandığı oranda, Marx’ın genel zekâ nosyonu anlaşılacaktır. Sabit sermaye, soyut genel zekânın somut gürünümüdür. Soyut genel zekâ ile somut üretim araçları olan sabit sermaye arasındaki diyalektik işleyiş ve soyut genel zekânın fenomenolojik açılımının anlaşılması çok ama çok önemlidir. Genel zekâ niteliksel zaman, sabit sermaye ise niceliksel zamandır. Sabit sermaye, niteliksel zamanın niceliksel açılımıdır. Ölçen niteliksel zaman özne, ölçülebilen niceliksel zaman ise nesnedir. Özne zamanın nesneleşmesi, bir başka deyişle nitel zamanın nicelikleşerek ölçülmesi, emek-gücünün verimliliğini kuran sabit sermayenin niteliğine bağlıdır. Gerçek tahakkümde, sabit sermayenin bu niteliği makinedir. Bu bağlamda Marx, üretim araçları üretimi ile tüketim malları üretimini ayırır. Sermaye birikiminin temel motoru üretim araçları üretimidir. Marx, üretim araçları üretimini aşırı birikim, tüketim malları üretimini aşırı üretim, her iki üretimin gerekli-emek zamanını da eksik tüketim olarak kategorileştirir.

Kapitalizm meta üretimidir. Fakat geldiğimiz noktada, bu saptama bilmeceyi çözmez. Bilmeceyi çözecek olan “kapitalizm soyut emek üretimidir” soyutlamasıdır. Gerçek tahakkümde soyut emek üretimi, nicelikleşen zamanın metalaşması üzerinden gerçekleşmektedir. Zamanın nicelikleşmesi üzerinden metalaştırılması, cansız emeğin canlı emek üzerindeki tahakkümüyle gerçekleşmektedir. Cansız emeğin canlı emek üzerindeki tahakkümüyle zamanın nicelikleşerek metalaşması, ancak maddi olan emek üzerinden mümkündür. Kapitalizmin gelmiş olduğu bugünkü boyutta soyut emek üretimi, niceliksel zamanın metalaşmasından niteliksel zamanın metalaşmasına dönüşmüştür. Artı-değer üretme aracı olan sabit sermaye, maddi olan emeğin ürünü olmaktan çıkmış ve maddi olmayan emeğin ürününe dönüşmüştür. Makineler, artık artı-değer üretme aracı olmaktan çıkmıştır. Artı-değer üretme aracı olan sabit sermaye, maddi olmayan emeğin ürünü olan metadır. Cansız emeğin canlı emek üzerindeki tahakkümü, maddi olmayan emeğin maddi olan emek üzerinde tahakkümüne dönüşmüştür. Üretim zamanının gerekli-emek zaman ve artı-emek zaman diyalektiğini işleten, gerekli-emek zamanı düşürerek artı-emek zamanı artıran sabit sermaye, maddi olmayan emeğin ürünüdür. “Canlı emeğin nesneleşmiş emek karşılığında değişimi; yani toplumsal emeğin sermaye ve ücretli emek karşıtlığı halinde konumu – değer ilişkisinin ve değere dayalı üretimin son gelişmesidir. Bunun koşulu, doğrudan emek zamanı kitlesi, servetin üretiminin kesin etkeni olarak uygulanmış emeğin niceliğidir. Bununla birlikte, büyük sanayinin gelişmesi ölçüsünde, gerçek servetin yaratılması, emek zamanından ve kullanılmış emek niceliğinden daha çok emek zamanı boyunca harekete geçirilen aracıların gücüne bağlıdır. Bu aracıların gücünün –onların etkili gücünün– onları üretmek için harcanan doğrudan emek zamanı ile hiçbir ilişkisi yoktur; daha çok bilimin genel düzeyine ve teknolojinin gelişmesine, ya da bilimin üretime uygulanmasına bağlıdır.”[4] Artık, gerçek servetin yaratılması ve emek zamanı boyunca harekete geçirilen aracıların gücü, maddi emeğe dayanan emek zamanından ve kullanılmış emek niceliğinden daha çok, maddi olmayan emeğin üretici gücüne dönüşmüştür. Maddi olmayan emeğin ürünü olan sabit sermayenin gücünün, maddi olmayan emeğin ürününü üretmek için harcanan doğrudan emek zamanı ile hiçbir ilişkisi yoktur. Maddi olan bütün emek zamanlar ve emek biçimleri, maddi olmayan emeğin tahakkümü altında işler ve çalışır. Maddi olan emek üretiminin yarattığı artı-değeri çeken ve biriktiren sektör, artık maddi olmayan emek üretimidir. Artık, toplumsal işbölümünün ve toplumsal sermayenin diyalektik ilişkisinin kurucusu maddi olmayan emektir. Bilişsel kapitalizmin özü budur.

Sabit sermayenin gelişmesi, genel toplumsal bilginin ne dereceye kadar doğrudan üretken güç olduğunu, dolayısıyla da toplumsal yaşam süreci koşullarının kendisinin genel bilginin denetimi altına girdiğini ve ona göre biçimlendiğini gösterir.”[5] Sabit sermayenin maddi olmayan emek haline gelmesiyle birlikte, genel toplumsal bilgi, genel zekâ, doğrudan üretken bir güce dönüşmüş ve toplumsal yaşamın her hücresini tahakküm altına almıştır. Artık, hayat sermayenin biyo-politik üretimidir.

Marx’ın önüne koymasına rağmen yazmaya ömrünün yetmediği başlıklardan biri de dünya ekonomisidir. Şimdi, tam da bu başlığın içerisinden geçiyoruz. İmparatorluk dünya ekonomisidir. Ulus devletin politik sınırları altında kurulan soyut emek üretimi ve dünya ticaretinde meta ve sermaye ihracıyla işleyen değer akışı, yerini doğrudan küresel politik sınırlar altında gerçekleşen değer üretimi ve dolaşımına bırakmıştır. Küresel sermayeyi üreten toplumsal emeğin niteliği ulusallıktan çıkmıştır. Soyut emek üretiminde içerisi ve dışarısı ayrımı ortadan kalkmış; Dünya Ticaret Örgütü ilkeleri üzerinden kurulan dünya ekonomisinde, toplumsal emeğin ekonomik ve politik mülkiyeti ulus devletten çıkarak küresel soyut emeğin mülkiyetine dönüşmüştür. Küresel soyut emeğin ve maddi olmayan emeğin organik bir parçası olmadan, dünyanın hiçbir coğrafyasında artı-değer üretmek artık mümkün değildir. Geç kapitalistleşmiş ülkeler, dünya ekonomisinin sanayi mahallesine dönüşmüştür. Devletler, paranın küresel hareketine tabi kılınmış ve küresel mali sermayenin tahakkümü altına girmiştir. Merkez bankalarının bağımsızlaşmasıyla birlikte, ulusal para küresel mali sermayeye tabi kılınmıştır. Soyut emek, maddi olmayan emek üzerinden küreselleşmiştir.

İmparatorluk, dünya ekonomisi üzerine kurulu hiyerarşik bir egemenlik biçimidir. Dengesiz gelişim yasası ve politik rekabet, imparatorluk hiyerarşisi içinde yer kapma savaşına dönüşmüştür. İmparatorluğun krizi, iç içe geçmiş iki boyutun çatışmasıyla üretilmektedir. Birincisi, maddi olmayan emeğin tahakkümündeki bir artı-değer üretim biçimi üzerine kurulan dünya ekonomisine entegre olmayan ve olmaya direnen coğrafyaların açık politik şiddetle imparatorluğa tabiiyeti, ikincisi ise, bu tabiiyet savaşında bedel ödemek koşuluyla imparatorluğun hiyerarşisi içinde yer kapma savaşıdır. Bu bağlamda, imparatorluğun kuruluşu 3. Dünya Savaşı’nın içinden geçmektedir. Süreç, eski egemenlik biçimi olan ulus devletlerin ve egemenlerinin imparatorluk hiyerarşisi altında tasfiyesi ve yeni egemen güçlerin kuruluşudur. İmparatorluğun İran’a karşı savaşı yakındır ve Hyundai şirketine karşı Çin’deki direniş, gelecek açısından imparatorluğa karşı yürütülecek anti-kapitalist bir sınıf mücadelesinin önemli bir potansiyelidir. Küresel şirketlere karşı verilen sınıf mücadelesinin ulusal toprağı yoktur.

Anti-kapitalist bir sınıf paradigmasının kurulmasının tam zamanıdır. Leninizm üzerinden bir Marksistliğe değil, Marx üzerinden bir Leninistliğe ihtiyaç vardır.

Cengiz Baysoy



[1] “Makine artı-değer üretme aracıdır”, Otonom, sayı 21, Mart-Mayıs 2010, s. 27-28.

[2] Karl Marx, Kapital I, Sol Yayınları, 1997, s. 376-377.

[3] “Makine artı-değer üretme aracıdır”, Otonom, sayı 21, Mart-Mayıs 2010, s. 28.

[4] Karl Marx, Grundrisse II, Sol Yayınları, 1999, s. 174.

[5] Karl Marx, Grundrisse II, Sol Yayınları, 1999, s. 176.