Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3333
Yazdır

Güvencesizlik, kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşuna ve işleyişine içkindir. Bu anlamıyla ta ilksel birikim döneminden başlayarak emeğin ücretli emek altında sermayeye tabi kılınarak sınıflaştırılmasının olmazsa olmaz koşuludur. Her ne kadar kapitalizme karşı mücadeleyi ücretli emekle sermaye arasındaki çelişkiye oturtan politik

hat, güvencesizliği, salt ücretli emeğin iş, ücret ve sosyal güvencesine ya da yedek işsizler ordusunun istihdamına dayalı ekonomik talepler etrafında şekillenen bir politik mücadeleye indirgemiş olsa da, güvencesizliğin kalbi bizzat ücretli emeğe dayalı sınıflaştırma ilişkisinde atar. Yani güvencesizlik, sınıflaştırma ilişkisinin kurulmasının ve sürdürülmesinin kapitalizme özgü politik pratiğidir. Emek bir kez, kendini değerli kılabileceği maddi koşullardan koparılarak mülksüzleştirildiği, varlığını devam ettirmenin tek koşulu olarak “özgürlük” biçiminde tanımlanan kendi emeğini satma ilişkisine girdiği ve elbirliği ile yarattığı her şeyin “soyut” biçimler altında kendi karşısına dikildiği andan itibaren zaten güvencesizdir. Ve kapitalist toplumsal ilişkilerde, bu mülksüzleşme, yabancılaşma ve ancak emeğini satarak varlığını devam ettirebilme zorunluluğu, yani güvencesizlik, kapitalizmin bir dönemine özgü değil, emek sınıflaştırma ilişkisini reddetmediği sürece, sonsuzca sürecek bir sınıflaştırma pratiğidir. Güvencesizlik, ilksel birikim döneminde ister açık şiddet ister ekonomik zor yoluyla toprağından ve geçim araçlarından koparılarak sermayenin kucağına atılanları, on dokuzuncu yüzyılın başında makinelerin üretim sokulmasıyla işlerinden olan makine kırıcıları, kapitalizmin iki yüzyıllık tarihi boyunca büyük tarım plantasyonlarında, büyük ölçekli sanayi merkezlerinde, şimdi de dünyanın dört bir yanındaki serbest sanayi veya ticaret bölgelerinde, küresel şirketlerin milyonlarca üretim ağının içinde emeğini satarak yaşamaya zorlananları ortak kesen haldir. Kanlı mülksüzleştirme pratiklerinin ikiz kardeşidir güvencesizleştirme.

 

 

Güvencesizliğin Fordist Anlamı

Fordist döneme özgü güvenceli çalışma, sermayenin biçimsel tahakkümünden gerçek tahakkümüne geçişini tamamladığı, emeğin yirminci yüzyıl başındaki isyanını reforme etmenin bir yolu olarak örgütlediği ve ücretli emeğe dayalı sınıflaştırma ilişkisinin meşruiyetini, onun kurumsal ve örgütlü gücünü kabul ederek pekiştirdiği bir toplumsal kuruluşun pratiğidir. İki paylaşım savaşının devasa yıkımından çıkan ve reel sosyalizmin tehdidini bertaraf etmek zorunda olan sermayenin, üretimini ve yeniden üretimini gerçekleştirmesinin zorunlu koşulu, ücretli emeğe dayalı sınıflaştırma ilişkisinin devamlılığını sağlamaktı. İronik olan şudur ki, sermaye Marx’ın deyişiyle “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan” emeğe, ücretli emek olmaya devam ettiği sürece “zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olacağını” vaat ederek kendi işleyişini güvence altına almıştır. “İşçi sınıfının kazanımları” olarak adlandırılan iş güvencesi, ücretsiz sağlık ve eğitim gibi sosyal haklar, güvenceli emeklilik koşulları ve hatta işsizlik sigortası ve ödenekleri, işte bu sınıflaştırma pratiğinin ve yüzyıl başındaki emek mücadelelerinin sonucudur. Dönemin sermaye birikim sürecinin ihtiyaçları ile uyumludur ve ücretli emek altında sınıflaştırma ilişkisini devam ettirdiği sürece sermaye açısından sorun yoktur. Sorun, sermayenin artan organik bileşimi ile birlikte, canlı emeğe duyulan gereksinimin azalması ve akabinde canlı emekten kaçan sermayenin kâr oranlarının düşmesi, öte yandan ücret katılıkları ve artan vergi yükleri nedeniyle sermaye açısından sömürü maliyetlerinin yükselmesi ile başlar. Sermaye birikim sürecinin her tarihsel uğrağı, kendi değer yaratma ve sınıflaştırma pratiğini örgütler. Üretkenlik artışı anlaşmaları ve katı ücret politikaları ile üretici güçlerin geliştirilmesine ve cansız emeğin canlı emeği tam tahakküm altına alınmasına olanak sağlayan Fordist birikim modeli, soyut emeklerin üretim zamanı üzerinden eşitlenmesini mümkün kılarak değer üretti ve emeği sınıflaştırdı. Ve bu sınıflaştırmanın koşulu, ücretli emeğin, sıkı ama güvenceli çalışma koşullarında sermayeye içerilmesiydi.

Fordist birikim modelinin çözülüşü ile birlikte sermaye açısından artık ücretli emeğe dayalı sınıflaştırma ilişkisinin devamı, güvenceli çalışma değil, güvencesiz çalışmadır ve sermaye emeği düşük sömürü maliyetleri ile kapitalist işe koşmak zorundadır. 80’lerden sonra kemer sıkma politikaları ve piyasa mantığının yüceltilmesi ile hayata geçirilen toplu işten çıkarmalar, sosyal hakların ve kamusal hizmetlerin budanması, işsizlik oranlarının fırlaması, esnek çalışma koşulları, emeklilik koşullarının kötüleştirilmesi, taşeronlaştırma ve üretimin merkezsizleştirilmesi ile gelen güvencesizlik, artık emeğin sermayeye içerilmesinin toplumsal pratiği olarak işlevlendirilmekte. Burada can alıcı, ama Fordist dönemin siyasi aklıyla hareket eden emek örgütlerinin görmemekte direndikleri nokta, artık ücretli emeğe dayalı bir sınıf siyasetinin, dolayısıyla Fordist döneme özgü güvence taleplerinin nesnel koşullarının ortadan kalkmış olduğudur.

 

Toplumsal Fabrikanın Güvencesiz Ağları

Fordist birikim modelinin çözülüşü, soyut emeklerin üretim alanında eşitlenmesine dayalı değer üretme ilişkisinin ve buna dayalı sınıflaştırma pratiklerinin dönüşümünü de beraberinde getirdi. Toplumsal fabrikada soyut emeklerin eşitlenmesi yeniden üretim alanlarının sermayeleştirilmesini zorunlu kıldı. İster istihdam anlamında, ister ücretler anlamında, isterse sosyal güvenlik uygulamaları anlamında olsun, emek gücünün yeniden üretim alanlarının sermayeleştirilmesi, toplumsal fabrikanın uzamında güvencesizliğin bir sınıflaştırma pratiği olarak işletilmesinin önünü açtı. Bu süreçte güvencesizlik “tam zamanlı üretim”, “yarı zamanlı çalışma”, “düzensiz çalışma” ve “taşeronlaştırma” pratikleri sayesinde yaygınlaşan “esnek çalışma” ile beraber hayata geçti. “Esnek çalışma”, büyük ölçekli ve merkezi üretim pratiklerini ve katı ücret uygulamalarını parçalarken, “üretimden gelen gücü” elinden kayıp giden ücretli emek, toplumsal fabrikanın güvencesiz ağlarına takılıp kaldı.

Günümüzde güvencesizliğin anlamı tam da emeğin elbirliği ile yarattığı toplumsal değerden mülksüzleştirilmesidir. Emeği toplumsal fabrikanın ilişkileri içinde biyo-politik olarak özneleştiren ve tahakküm altına alan mekanizmalar bu mülksüzleştirmenin önünü açar. Değer üretiminin ve zenginliğin “maddi emeğe dayalı emek zamandan ve kullanılan emeğin niceliğinden” kopmuş ve “maddi olmayan emeğin üretici gücüne” dayalı hale gelmiş olması, güvencesizleştirmeyi kapitalist tahakkümün pekiştirilmesinin mekanizması olarak kurar. Bugün ücretlendirme politikalarının dönüştürülmesi ve değer üreten farklı emek türleri arasındaki ücret farklılıklarının emek zamana dayalı belirlenimlerinin artık işletilemez hale gelmiş olması, değer üretimindeki bu değişimin sonucudur. Ücret politikalarının belirlenmesinde, hem cinsiyet farkının ortadan kaldırılması hem de harcanan emek zamanının eşitlenmesi gerektiği fikrini ortaya koyan “eşit işe eşit ücret” talebi, bu yüzden geçerliliğini kaybetmiştir. Aynı iş kolunda, aynı işi aynı sürede yapan emekçiler arasındaki ücret farklılıkları, örneğin bizde kamu sektöründe 657 sayılı kanuna tabi olan emekçilerle 4/b, 4/c vb. sözleşme türlerine tabi olan emekçilerin ücret ve özlük hakları konusundaki farklılıklar, bunun en bariz göstergesidir. Artık istihdam süreleri, ücretler, sosyal güvenceler belirsizidir.

Benzer şekilde, yeniden üretim alanlarının piyasa mantığına teslim edilerek sermayeleştirilmesi, emeğin çalışamayacak durumda olduğunda yaşamını sürdürmesinin güvencesi olarak addedilen emeklilik ve hastalık gibi, üretim sürecine daha iyi koşullarda katılımını sağlamanın güvencesi olarak addedilen eğitim gibi alanların “her koyun kendi bacağından asılır” mantığıyla bireyselleştirici bir toplumsal kültürün kuruluşu içinde özneleşmenin önünü açmakta. Emeğe dayatılan günübirlik yaşam koşulları ve yüklenen gelecek korkusu, “iş bulduğunda koşulları ne olursa olsun çalış”, “sıkıştığında bankadan kredi çek, nasılsa ödenir”, “artık emekli olmak çok zor, iyisi mi özel emeklilik sigortası yaptırmalı”, “düşük ücretli de olsa bir işin var, daha ne istiyorsun” ifadelerinde dile gelen çaresizliği, emeği sermayenin üretimi ve yeniden üretiminin kucağına itmekte. Dolayısıyla, güvencesizleştirme, sermayenin emekle çok düşük sömürü maliyetleriyle buluşması anlamına gelmekte. Bu da, artan sömürü maliyetleri nedeniyle gerçekleşme krizine girerek canlı emekten kaçmanın ve kârlılığını sürdürmenin yollarını arayan sermaye açısından bulunmaz bir olanağa dönüşmekte.

Toplumsal fabrikanın uzamında güvencesizleştirmenin bir başka boyutu da emeğin borçlandırılarak finansal alana içerilmesidir. Bu, emeğin ücretlendirilmesini üretimden elde edilen kârlardan değil, toplumsal gerekli emeğin finansallaştırılması yoluyla elde edilen toplumsal kârlardan yapılmasının önünü açarak, Fordist ya da emek zamana dayalı ücret ilişkisini parçalamıştır. Böylece emek, tıpkı üretimini ve yeniden üretimini devam ettirmek için borçlanan ve bu borcu gelecekte daha fazla emeği sömürmeyi vaat ederek ödeme riskini alan sermaye gibi, kendi yeniden üretimini sürdürmek için borçlanır ve bunu gelecekte daha fazla artı değer üreterek ödeyeceğini vaat eder. Kısacası geleceğini bugünden sermayenin tahakkümü altına sokar. Bugünün güvencesizliği, geleceğin güvencesizliğine dönüşüp katmerlenerek büyür. Bu yüzden sermayenin güvencesizleştirme üzerinden sınıflaştırma pratiği, toplumsal fabrikanın mülksüzleştirici ağlarında ince ince dokunur.

 

Politik Direniş Alanı Olarak Güvencesizlik

Sermayenin insanı onursuzlaştıran ve şeyleştiren toplumsallığı, emeği yoksullukla terbiye eden ve soyut “biçimsel eşitlik” riyakârlığını meşru kılan fütursuzluğundadır. Varsaydığı “eşitlik”, uzlaşmanın ve sınıflaştırma ilişkisini sürekli yeniden kuracak olan tahakküm mekanizmalarının hayata geçirilmesidir. Bu anlamıyla ücretli emek ilişkisini pekiştiren reformcu talep siyaseti, her zaman sınıflaştırmanın bir mekanizması olarak işletilmiş olan güvencesizliğin ortadan kaldırılmasına yetmez. Bugün emeğin güvencelerinden değil güvencesizliğinden bu kadar söz ediliyor olması bu yüzdendir.

Marx sermayeyi “bir şey değil, ilişki olarak” olarak tanımlar. Güvencesizlik de salt “şeylerden” yoksun olmaktan değil, kapitalist değer üretme ilişkilerinden kaynaklanır. Sermayenin gücü, emeğin üretken etkinliğini, artı değer ve değişim değeri üretimine dayalı toplumsal ilişkilere tabi kılmasından gelir. Bu yüzden emek olmadan sermaye olmaz. Oysa emeğin gücü kendindedir ve sermaye olmadan kendini değerli kılabileceği toplumsal olanakları yaratma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyel, emeğin politik bağımsızlığının kurucu toplumsal gücüdür.

Dolayısıyla güvencesizlik, emeğin kendini değerli kılabileceği maddi üretim koşullarından koparılarak mülksüzleştirilmesi ve elbirliği ile yarattığı değere sermaye tarafından el konulması ise, ancak bu işleyişin tersine çevrilmesi güvencesizliğe karşı özgürleştirici bir direnişin pratiğini örgütleyebilir. Böyle bir direnişin içkin politikliği, emeğin elbirliğine zaten içerilmiş olan toplumsal üretim koşullarının yeniden temellük edilmesiyle kurulabilir. Bu, kapitalist toplumsal ilişkileri ve yabancılaşmış değer üretimini aşan bir değer üretme ilişkisini, emeğin ürettiği “şeylerin” tahakkümüne girmeyi reddettiği, aksine onlara hükmedeceği bir toplumsal kuruluşu tahayyül etmesi ve deneyimlemesi ile mümkündür.

Münevver Çelik