Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3008
Yazdır

Ergenekon, darbe, açılım söylemlerinin belirlediği gündemler karşısında siyasal bir tıkanıklık ve toplumsal bir boğuntu yaşıyoruz. Egemenler arası güç savaşının ürünü olan kirli bir politik savaşın içinden geçiyoruz. Tam da bu süreçteki Tekel işçilerinin direnişi, siyasal tıkanıklığa ve toplumsal boğuntuya karşı emek cephesinden bir isyandır.

Sermayenin “çöplük bedenler” haline getirerek aşağıladığı emeğin, ekmek ve onur adına, neoliberal politikalara karşı toplumun vicdanına, utancına seslenen çığlığıdır. Bu çığlık, emek cephesini, emek cephesinde kendisini hisseden herkesi davet eden, konuşturan ve özgürleştiren bir şenliğe dönüşmüştür. Bu çığlık, emeğin 12 Eylül’den bugüne tam 30 yıl süren yenilgisinin getirmiş olduğu siyasal, toplumsal ve bireysel travmanın zincirlerini kırmanın ve kendi özgücüne sarılmanın mutluluğu ve özgürlüğüdür. Çokluğu özgürleştiren bu şenliğe merhaba!

 

Kurucu bir siyasal süreçten geçiyoruz. Sermaye ekonomik, politik ve toplumsal olarak bir yeniden yapılanma içerisine girmiş bulunuyor. Bu süreçte güç ilişkilerinin yeniden kurulup yapılandırılması kaçınılmazdır. 1908-9 devriminden bugüne 100 yıldır egemen güçler arasında süren toplumsal-siyasal sorunlar, bastırılamaz biçimde gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu toplumsal-siyasal sorunlar kurucu siyasal sürecin içinde reforme edilip sürecin öznesi haline getirilmeden süreçten çıkmak mümkün görünmemektedir. Bütün güçler bu süreçte konuşmalarına karşın, emek cephesi bu süreçten dıştalanmıştır. Sol reforme edilerek sistemin öznesi haline getirilmediği sürece, sermaye hiçbir krizini aşamaz. Avrupa’da olduğu gibi burjuvazinin sağ ve sol kanatlarının ittifakı olmaksızın, tarihsel bir mutabakat kurulmaksızın sermayenin reformu krizdir. Bu bağlamda, ikinci cumhuriyetin kuruluşu kriz içindedir. İkinci cumhuriyet, CHP’yi kuruluş sürecinin sol kanadı olarak görüp sürece çekmeye çalışmasına rağmen bunu başaramamıştır. İkinci olarak, Ergenekon, darbe karşıtlığı ve açılım söylemleri üzerinden bir sol kurulmaya gidilmesine karşın, istenilen düzeyde sonuç alınamamıştır. Ülkemizde sol, emek cephesine basan devrimci bir niteliğe sahiptir. Devrimci tarihten gelen sosyal demokrat bir sol kurulmadan, bu kurucu sürecin sol ayağı boşluktadır. Bu boşluk, Kürt hareketinin devrimci dinamiği tasfiye edilerek doldurulmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda Tekel işçilerinin direnişi, hiç beklenmedik bir biçimde ikinci cumhuriyetin krizinin tam göbeğine düşmüştür. Bütün ezberler bozulmuştur; emek cephesine basan devrimci sol güçler bütün ağırlığıyla devrededir. Ergenekon, darbe ve açılım söylemleri gündemden düşmüştür. Bu durum, ikinci cumhuriyetin kuruluşu için bir tehdittir. Ya direniş kırılarak pasifize edilecek ya da direnişin oluşturduğu sol dalga ikinci cumhuriyeti kuruluşunu ciddi düzeyde yıpratacaktır.

Kurucu güçler arası iktidar savaşlarında, politik bir güç diğer güçler karşısında politik iktidarı kazanabilir ve baskıyla iktidarını sürdürebilir. Fakat bu durum siyasal hegemonyayı sağlamaz. Tarihsel-toplumsal bir hegemonya, ancak iktidarın politik söylemlerinin tarihsel-toplumsal bir kazanıma ve toplumsal olarak politik bir konsensüse dönüşmesiyle mümkündür. Her politik güç, söylemini toplumsal bir değere dönüştürdüğü oranda politik bir varlıktır. Birinci cumhuriyet, laiklik ve cumhuriyet değerlerini toplumsal bir değere ve uzlaşmaya dönüştürememiştir; fakat reddedilemeyecek kadar da politik bir değerdir. Gelinen noktada, laiklik ve cumhuriyet değerlerinin toplumsal bir uzlaşmaya dönüşmesi, burjuva demokrasisine içkin hale gelmesiyle mümkündür. Bunun gerçekleşmesi, politik güçlerin sermayeleşmesine, sermaye birikiminin politik bir dinamiğe dönüşmesiyle olanaklıdır. Birinci cumhuriyet, üç ana iç tehdide karşı kurulmuştur: Birincisi siyasal İslam, ikincisi Kürt halkı, üçüncüsü ise komünizmdir.

Birinci cumhuriyetin politik kuruculuğunun zaferi, o dönemin sermaye birikimini işletip çalıştırabilecek tek güç olmasından kaynaklanmaktadır. Emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması ve toplumsal ilişkilerin kapitalistleştirilmesi bağlamında tek kurucu güç birinci cumhuriyettir. Birinci cumhuriyetin sermaye birikim modeli, emeğin ulusal sermaye birikiminin mülkü haline getirilmesidir. Emperyalizmin üçüncü bunalım döneminin sermaye birikim modelini ifade eden emperyalizmin iç olgu olma esprisinin toplumsal-siyasal zemininin kuruculuğudur. Günümüzde emperyalizm, artık “kapitalizm” olarak karşımızdadır. Gelinen aşamada, emek ulusal sermaye birikiminin mülkü olmaktan çıkmıştır. Emek küresel sermayenin mülkü altındadır. Tekel sektörü küresel sermayenin mülkü haline getirilmiştir. Tekel işçilerinin başına gelenler bunun ürünüdür. AKP, yeni küresel sermaye birikim modelini ikinci cumhuriyetin kuruluşuyla üstlenmiştir. Sermaye açısından bu süreç kaçınılmazdır. Siyasal İslam, sermayeleşmiş küresel sermayenin bir aktörü haline gelmiştir. AKP, DP’ye karşı yapılan 1960 darbesiyle birlikte ortaya çıkan ordu-demokrasi ikiliği üzerine siyaset yapan bir güçtür. AKP, politik bir güç olarak birinci cumhuriyetten demokrasi talep etmektedir. Birinci cumhuriyet, politik bir güç olarak AKP’yi iktidar demokrasisinin bir dinamiği olarak kabul etmek zorundadır.

İkinci dinamik Kürt hareketidir. Kürt halkı birinci cumhuriyetin kuruluşunda bölgesel ve küresel bir ağırlık oluşturamadı; bu bağlamda egemen güçler tarafından yok sayıldı. Fakat Kürt halkı, İran-Irak savaşında bölgesel, Irak işgaliyle birlikte küresel bir aktöre dönüştü. Artık bölgesel ve küresel olarak Kürt halkı yok sayılamaz ve bölgesel güçlerce asimile edilemez durumdadır. Kürt halkının bölgesel ve küresel entegrasyonu kaçınılmazdır. Fakat sorun, bölgesel ve küresel boyutta Kürt halkının önderliğini kimin temsil edeceğidir. Bölgesel ve küresel egemen güçler Barzani ve Talabani önderliğini kabul etmiş görünmektedir; bu bağlamda PKK’nin tasfiye edilmesi ya da Türkiye çapında bir güce dönüştürülmesi gerekmektedir. Açılımın özü budur. Açılım sürecinde muhataplığın adresinin İmralı olarak gösterilmesinin özü de budur. İkinci cumhuriyetin kuruluşunda bir ağırlık olarak var olan Kürt hareketi, devrimci niteliği tasfiye edilmeye çalışılarak sürecin dinamiği haline getirilmek istenmektedir. Kürt hareketinin süreç içindeki konumu nasıl şekillenirse şekillensin, bu coğrafyaya kazandırdığı toplumsal ve politik değer büyük bir kazanımdır. Bu kazanım, bu coğrafyada ulus devletleşme kuruluş süreçlerinin siyasal gericiliğidir. Ne yazık ki memleketimizin TKP’si bunu anlayabilmiş değildir. 100 yıllık toplumsal ve siyasal sorunlar yok sayılamayacak boyutta açıktadır; emek ve sermaye cephesinden kim ağırlık koyarsa ona göre şekillenerek konumlanacaktır.

Birinci cumhuriyet, 1908-9 devriminden gelen laiklik, cumhuriyet ve ulus devlet söylemiyle, burjuva bir devrime basarak politik varlığını sürdürmektedir. AKP, Osmanlı’dan gelen dinsel kültürün toplumsal tabanı üzerinden darbelere karşı demokrasi, yeni bir anayasa söylemiyle bugünden gelecektir. Kürt hareketi, halkına dayanarak, barış ve demokrasi söylemiyle politik varlığını üretmektedir. Peki devrimci sol güçler, hangi toplumsal dinamiğe dayanmaktadır ve hangi politik söylemi toplumsal bir değere dönüştürme potansiyeline sahiptir? Bu konuda eğri oturup doğru konuşmanın zamanı gelmiş ve geçmiştir. Devrimci hareket varoluşsal bir sorun yaşamaktadır: Tarihsel olarak köksüz, toplumsal olarak temelsiz ve gelecek açısından ise söylemsizlik içindedir.

Birincisi, devrimci hareketin varlığını üreten toplumsal dinamik teorik olarak sınıftır. Fakat sol, sınıf ile tarihsel bağlamda politik ilişki kuramamış, kursa bile bu ilişkiyi toplumsal bir ilişkiye dönüştürememiş ve üretememiştir. Devrimci hareket ile sınıf hareketi bağımsız dinamikler olarak kalmış, politik ilişkiden toplumsal ve organik bir ilişkiye dönüşememiştir. Öncü-kitle, önderlik-hareket diyalektiğinin söylemi, sınıf ve öncü-önderlik ikilemini sürekli üretmiştir. Leninizm bir türlü anlaşılamamış ve kabalaştırılmıştır. Türkiye solu İki Taktik solculuğudur; Devlet ve Devrim ile Nisan Tezleri hiç anlaşılmamıştır. Bizim solculuğumuz, Lenin’in karşısına aldığı “eski Bolşevikler” olmaktan çıkamamış ve komün, Sovyetler gibi emeğin toplumsal-politik mücadele örgütlerinin birikimleri önümüzde durmasına karşın, emeği ücretli emek altında sınıflaştırarak sistem içi özne haline getiren burjuva demokrasisinin örgütleri olan sendikaların peşine takılıp kalınmıştır. Mücadele içinden çıkarıp sürdürebildiğimiz bir tane toplumsal örgütlenme biçimi yoktur. Tek bildiğimiz merkezi kadrosal örgütlenmelerdir. Devrimci hareketin beslendiği tek toplumsal taban gençlik ve üniversitelerdi. Bu ülkede devrimci hareketin onurunu her zaman gençlik üstlenmiştir. Bu mücadelenin yarattığı FKF, Dev-Genç ve Koordinasyon gibi değerler, siyasi mülkiyet altına alma rekabeti yüzünden paramparça edilmiştir. Gençlik, bu kadar bedeli üstlenmesine karşın, küçük burjuva denilerek itilmiş kakılmıştır. Artık o denizi de kuruttuk.

İkincisi, anti-emperyalizm ve anti-faşizm söylemleridir. Bu söylemler, büyük bedeller üstlenmesine karşın hiçbir politik cephe örgütlenmesini kurup yaşatamamıştır. Bugün “anti-faşizm” söylemi paradigmatik bağlamından çok uzaklaşmış, edebi ve ajitatif bir söyleme dönüşmüştür. Anti-faşizm söylemi, yarım kalmış burjuva devrimini tamamlama, faşist devlet biçimine karşı siyasal demokrasi ve kesintisiz devrim kuramının önünü açma bağlamında önemli bir kurucu güce sahip iken, bugün paradigmatik içeriğini yitirmiştir. Bir devlet biçimi olarak faşizm, bir hükümet biçimine indirgenerek unutulmuştur. AKP karşıtlığı, faşizmin bir devlet biçimi olduğunu unutturmuştur. AKP’ye karşı birinci cumhuriyeti korumak anti-faşistlik ya da komünistlik olmuştur. Eğer AKP faşist bir parti ise ve aşağıdan gelen faşizme karşı siyasal demokrasi kazanımlarının korunması bağlamında faşizme geçit verilmeyecekse, o zaman “Kahrolsun faşizm” sloganı yerine “Faşizme geçit yok” sloganı daha işlevseldir, fakat atılmamaktadır. Yok, eğer devlet faşist ise, siyasal demokrasi mücadelesinde neden 12 Eylül anayasasına karşı demokratik bir anayasa talebiyle AKP ile ittifak yapılmamaktadır? Nereden bakarsak bakalım, anti-faşizm söylemiyle elimizde kalan ve geleceğe taşınan bir şey kalmamaktadır. Geriye kalan tek söylem “anti-emperyalizm”dir. Ne yazık ki bu kavram da, bizi birinci cumhuriyeti savunmaya götürmekte, devrimci tarihi anti-emperyalizme bağlayarak kemalizmden başlatmaktadır. Anti-emperyalizm adı altında I. Cumhuriyetin savunulması, Marksist edebiyatta ulusalcılık değil sosyal şovenizmdir. Kapitalizmin gelmiş olduğu boyutu emek-değer teorisi üzerinden okuyup yakalayamayan, Türkiye kapitalist gerçekliğini üçüncü dünyacılık üzerinden okuyan bu kafaların sınıf mücadelesini sıkıştırdığı yer burasıdır. Günümüzde komünistlerin görevi, burjuva siyasal demokrasisini kurmak değil toplumsal demokrasi adına siyasal demokrasiyi yıkmaktır.

Gerek anti-emperyalizm gerekse anti-faşizm söylemi, solun toplumsal tabanı olan sınıfla ne politik ne de toplumsal ve organik bir ilişki kurabilmiştir. Solun varoluşsal problemi paradigmatiktir; paradigma, solun üretimini ve yeniden üretimini engellemektedir. Bu gerçekliğimiz zemininde Tekel işçilerinin bu direnişi, solun üzerine düşünmesi gereken bir alan açmıştır. Bu alan, emek-değer teorisine içkin ve sermaye birikiminin çözümlenmesi üzerinden anti-kapitalist bir sınıf siyasetinin kuruluşudur.

İçinden geçtiğimiz bu süreçte, gerek ikinci cumhuriyetin kuruluşu gerekse solun toplumsal tabansızlığı ve söylemsizliği bağlamında Tekel işçilerinin direnişi, devrimciler için konjonktürel değil tarihsel bir olanaktır. Tekel direnişine destek her gün her yerde yeşerir ve direniş ülkenin her sokağına yayılır ve bu destek politik muhalefetin bedeni haline dönüştürülebilirse, sol, tarihsel anlamda sınıfla politik ve toplumsal bağını kurma fırsatını yakalayabilir. Neoliberal politikalara karşı anti-kapitalist bir hat izlenir ve öncü önderlikler bu mücadelenin ortaya çıkaracağı öz-örgütlenmeleri siyasi mülk haline getirme kavgasında çekiştirmez ve önünü açarsa, anti-kapitalizm bu topraklarda politik ve toplumsal bir söyleme dönüşecektir. Şenliğin tam zamanıdır. Soframız ve neşemiz bol olsun!

Cengiz Baysoy