Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3486
Yazdır

2 bin lira kredi çek 10 ay öde

“Biz işe başlarken bizi geçici olarak işe aldılar. Bizi ilk etapta geri hizmetli olarak çalıştırdılar. Daha sonra yeteneklerimize göre başka işler de vermeye başladılar. Ben mesela, kaymakamlıkta yazı işlerine bakıyorum, aracı ben kullanıyorum, yabancı dilimden

faydalanıyorlar. Kaymakamlıkta AB büro temsilciliğimiz var. Yurtdışından gelen yabancılarla birlikte çevirmenlik yapıyorum. Ne varsa bizim elimizden geçiyor” diyen Eryürek, bütün bunları yaparken bir lira bile fark almadıklarını anlatıyor.

 

Cumartesi-pazar günleri dahi çalışsalar fazla mesai ücreti alamadıklarını söyleyen Eryürek, belli bir çalışma saatleri olmadığını, sözleşmelerinde, “İşyeri ne zaman açılır ne zaman kapanırsa çalıştırılabilirler” yazdığını söyleyerek; “Mesai bitti mesela bu akşam, ama saat altı buçukta tekrar gideceğim. Artık ne zaman bitecek belli değil” dedi.

Eşinin de kendisi gibi 4-C statüsünde çalıştığını anlatan Eryürek, ancak kıt kanaat geçindiklerini söylüyor. Eryürek, “İki ay boşta kalıyoruz. İnanın hemen gidip iki milyar kredi çekiyoruz. Diğer ödemelerimizi yapıyoruz. İki ay bizi geçindirsin diye. Sonraki on ay o iki ayı kapatmaya çalışıyoruz” diye konuştu. (İstanbul/EVRENSEL- 03.01.2010)

 

Emeğin Finansallaşması

Yukarıdaki ifadede, 1980’li yıllardan itibaren yaşadığımız neo-liberal sermaye birikim sürecinin emek cephesi açısından ne anlama geldiğini görmek mümkün. Bir yandan düzensiz çalışma ilişkilerinin yaygınlaştırılması, bir yandan ücret ve emek zaman arasındaki ilişkinin bozulması, bir yandan esnek çalışma saatlerinin dayatılması ve en sonu emeğin içinde bulunduğu sıkıntıdan borç ilişkisine girerek çıkmaya çalışması. Üstelik bu borçlanma “bu ay biraz sıkışığız” diyerek eşe, dosta, akrabaya borçlanma da değil. Emeğin borçlandırılarak finansal alana içerilmesi ve buna mukabil her daim yeniden ve yeniden daha kötü koşullarda üretim alanına fırlatılması… Emeğin ücret talebinin kredi talebine dönüşmesi…

1970’lerden ve özellikle 1980’lerden sonra yaşanan sermaye birikim sürecinde finansallaşmanın artmış olduğu sıkça vurgulanmaktadır. Sermayenin üretim alanındaki faaliyetlerine nazaran finansal alandaki faaliyetlerinin yoğunlaştığı yönünde pek çok analiz mevcuttur. Marksist düşüncede finansallaşma, üretim alanı ile dolaşım alanı arasındaki ilişkinin bozulmasından veya orantısızlığından kaynaklı olarak, üretim alanında kâr miktarının ve kâr oranının düşmesi sonucu, sermayenin dolaşım alanındaki kâr (rant) olanaklarına yönelmesini ifade etmektedir. Üretici güçlerin gelişiminin sonucunda ortaya çıkan aşırı sermaye birikimi, üretim alanında yeniden artı değer üretimine dönüştürülemezse ortaya devasa bir “atıl sermaye” çıkar ve bu “atıl sermaye” ancak dolaşım alanındaki finansal mekanizmalar sayesinde değerini koruyabilir ve kâr edebilir. Bu anlamıyla finansallaşma, sermayenin değersizleşmesini engellemeye yönelik bir ilişkiler ağıdır. Her ne kadar finans sermayesi artı değer üretmediği ve hiçbir şey yapmadan üretilen artı değere ortak olduğu gerekçesiyle “parazit” olarak nitelense de ve sermaye üretimine dışsal bir olgu olarak tanımlansa da, kapitalist toplumsal ilişkilerin örgütlenmesinde ve sürdürülmesinde sermayeye içkin olduğu yadsınamaz. Finansın dışsal bir olgu olarak nitelenmesi, artı değer yaratımının mekanı olan üretim alanına dışsallık olarak okunur ve finansallaşma dolaşım alanına özgü bir olgu olarak değerlendirilir. Oysa özellikle günümüzde finansal alanın toplumun bütün kesimlerini içermeye yönelerek son derece genişlemiş, finansal araçların çeşitlenmiş ve karmaşıklaşmış olduğu düşünüldüğünde, finansallaşmanın yeni bir sermaye birikim modelinin asli unsuru haline gelmiş olması üzerinde düşünmek anlamlıdır. Bu yüzden finansallaşmayı üretim alanına dışsal ve salt dolaşım alanına özgü bir olgu olarak değerlendirmek yerine, sermayenin değerlenmesinin ve soyut emeklerin birbiriyle eşitlenmesinin koşullarını güvence altına alarak sermaye birikiminin sürdürülebilirliğini sağlayan bir olgu olarak algılamak, emekle sermaye arsındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi ve emeğin sermayeye içerilmesi anlamında ufuk açıcıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse günümüzde finansallaşma, nispi artı değer üretmenin sınırına gelen, emekten ve onun politik gücünden kaçmanın yollarını arayan ve emekten kaçtıkça kârlılığını sürdürmenin tek ve zorunlu yolu olarak yine ona geri dönmek zorunda kalan sermayenin, emeği tahakküm altına almasının bir mekanizması olarak işletilmektedir. Fabrikada ücretli emek biçiminde sermayeye tabi kılınarak sermaye ilişkisinin içinde özneleşen emeğin, bu kez de toplumsal fabrikada finansallaşmaya içerilerek sermayenin toplumsallaşması içinde özneleşmesine tanık oluyoruz. Böylece sermayenin ekonomik zorunun politik tahakküm sürecini düzenleyen finansallaşma, yeniden üretim alanlarını sermayeleştirerek ve emeği borçlandırarak, yeni bir sermaye birikim modelinin ve emekle sermaye arasında sınıflaştırmaya dayalı ilişkinin yeniden kuruluşunun önünü açıyor.

 

Ücret Talebinden Kredi Talebine

Emeğin yirminci yüzyıl başındaki isyanını faşizmle bastıran ve iki paylaşım savaşı sonrasında, bu isyanı ücretli emeğin örgütlü ve kurumsal gücünün kabulü üzerinden reforme eden sermaye, iki savaş öncesi girdiği krizden fordist birikim modeli ile çıktı. Bu birikim modeli; emekle sermaye arasındaki ilişkiyi, üretkenlik artışı anlaşmaları ve ekonomik büyüme çerçevesinde emeğin sıkı düzenlenmiş bir iş süreci içinde çalışmayı, buna mukabil sermayenin yüksek ücret ödemeyi kabul ettiği ve devletin emeğin yeniden üretim alanlarını, yani sosyal güvenlik, sağlık, eğitim gibi hizmetleri üstlendiği “üçlü ittifak” zemininde düzenledi. En önemlisi bu birikim modeli, üretici güçlerin geliştirilmesine ve cansız emeğin canlı emeği tam tahakküm altına almasına olanak sağlayarak, soyut emeklerin üretim zamanı üzerinden eşitlenmesini mümkün kıldı. Emeğin sermayeden talebi ücret artışı, devletten talebi yeniden üretim alanlarının güvence altına almasıydı; ödediği bedel ise isyan etmeden çalışmak ve sözleşmeye sadık kalmaktı. Kapitalizmin “altın çağı” denen ve 60’lara kadar süren bu süreç, sermaye açsından hem ücret katılıkları hem de yeniden üretim alanlarının örgütlenmesi anlamında devlete ödediği vergi yükleri nedeniyle sömürü maliyetlerinin artması sonucunda sürdürülemez hale geldi. Üstelik ücretli emeğin örgütlü gücü sürekli ücret artışı ve sosyal hakların genişletilmesi talebinde bulunuyordu. Sonuç, sermayenin sabit sermayeyi geliştirmesi ve canlı emekten kaçması oldu. Fordist sermaye birikim sürecinde ulaşılan sermayenin organik bileşimi düzeyi, artık canlı emeği ememez hale geldi. Bu noktadan sonra sermaye, kârlarını korumak ve büyümeyi devam ettirmek için kredi destekli genişleme yolunu tercih etti. Bu, sermayenin borçlanma yoluyla, yani emeği gelecekte daha çok sömürme vaadi ile emeği tahakküm almasının bir girişimiydi. Ama borçlanma, sermayenin üretim maliyetlerine bir de borç ödemelerini ekleyince sömürü maliyetleri iyice arttı. Oysa sermayenin canlı emekten kaçarak kârlılığını koruması mümkün değildi. Artık fordizmin çözülüşü kaçınılmaz hale gelmişti. Geriye yapılacak tek şey kalmıştı: Emek zamana dayalı değer üretme ilişkisinin ve buna dayalı sınıflaştırma pratiklerinin dönüştürülmesi. Bu aşamadan sonra soyut emeklerin birbiriyle eşitlenebilmesi, üretim alanı, yani fabrika üzerinden değil, ancak yeniden üretim alanlarının sermayeleşmesi ile gerçekleştirilebilirdi.

Fordist birikim sürecinde işletilen değer yaratma ilişkisinin ve buna bağlı sınıf ilişkilerinin çözülmesi, 80’lerde ücret ilişkilerinin parçalanması, güvencesiz ve düşük ücretli çalışma süreçlerinin dayatılması, emeğin örgütlü gücünün temsilcisi olan sendikaların altının oyulması, üretim faaliyetlerinin taşeronlaştırılması ve yeniden üretim alanlarının sermayeleştirilmesi ile mümkün kılındı. Bu süreç aslında, bir zemin temizleme harekatı gibiydi. Piyasa ideolojisinin yüceltilmesi ile eğitim, sağlık, barınma ve sosyal güvence faaliyetleri toplumsal birer ihtiyaç olmaktan çıkarılıp bireyselleştirildi ve sermayenin kâr mantığına teslim edildi. Böylece sermaye için yeni kâr olanaklarının önü açılırken, emek açısından yeni bir mülksüzleşme ve yoksulluk başladı. Artık sermaye birikimi, fabrikayı aşarak, Marx’ın dediği gibi “sermayenin gerçek tahakkümü”, yani bütün toplumsal ilişkilerin sermaye ilişkisine tabi kılınması üzerinden yapılanır hale geldi. İşte finansallaşma tam da bu noktada, yani emek üzerindeki tahakkümün fabrikayı aşıp toplumsal boyuta geçtiği aşamada değer yaratma ve buna dayalı sınıf ilişkilerinin dönüşümünde devreye girdi. Finansallaşma sayesinde emeğin ücretlendirilmesi, üretimde elde edilen kârlar üzerinden değil, toplumsal gerekli emeğin finansallaştırılması ile elde edilen toplumsal kârlar (rant) üzerinden yapılmaya başlandı. Marazzi, fordizm sonrası sermayenin yeniden üretiminin “kısmen rantiyecinin tüketimi, kısmense çalışanların tüketici borçları ile” sağlandığını ve “kârın gerçekleşmesi sorunu”nun “ücret olmayan gelir tarafından tüketimin rolüne gönderme yaptığını” ileri sürer. Finansallaşmaya dayalı sermaye birikimi sürecinde “rantın, kârın ötesinde bir tür ücrete dönüşmesi söz konusudur.” Emeğin borçlandırılarak ve onun yeniden üretim alanlarını sermayeleştirerek finansal alana içerilmesi, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünün yeni biçimleri olarak karşımıza çıkar.

 

Emeğin Finansal Alana İçerilmesi

Bryan, “kapitalist sermaye birikimine içkin” olan finansallaşma yoluyla emeğin borçlandırılmasını, “sermayenin bir biçimi olarak emeğin yeniden kuruluşunu” örgütleyen bir süreç olarak okur. Bu anlamıyla “finansallaşma, artı değer yaratılması ve el konulmasına dair geleneksel Marksist nitelemeyi değiştirmiştir.” Bryan’a göre “artı değer geleneksel yöntemle üretilmeye devam etmektedir. Ama finansallaşma, emeğin hem değişen sermaye hem de meta sermaye olarak anlaşılması” yönünde bir değişime yol açmıştır. Finansallaşmanın, “emeği sermayenin bir biçimi olarak yeniden kurması”, emeğin sadece metaları tüketerek “kendi emek gücünü” yeniden üretmesi ile değil, aynı zamanda kredi yoluyla finansal sisteme dahil olması anlamında yorumlanmalıdır. Emek finans sektörüne eklemlendikçe ve finans sisteminin konusu haline geldikçe, “gündelik yaşamın kendisi de” finansallaşmaktadır. Bryan, Marx’ta sermaye döngüsünün parayla, ama emek gücünün yeniden üretiminin metayla başladığını belirtir. Günümüzde emeğin finansal sisteme eklemlenmesiyle birlikte emek gücünün yeniden üretiminin de parayla (krediyle) başladığını ve bu anlamıyla “tıpkı sermaye döngüsünde olduğu gibi (kâr ve faiz), ücretin de tüketim giderleri ve faiz ödemeleri kısımlarından oluştuğunu” ileri sürer. Bryan’a göre bu ücret ilişkisinin yeniden düzenlenmesi anlamında önemli bir değişimdir, çünkü “ücret, geçmişte yaratılan artı değerin karşılığı olarak emeğe yapılan ödemedir, oysa kredi gelecekte yaratılacak artı değerin karşılığı olarak verilir.” Böylece, borçlanma, nasıl ki sermaye açısından gelecekte artı değer yaratmak üzere emeği daha çok sömüreceği vaadi üzerinden işliyorsa, emek gücü açısından da gelecekte kapitalist değer yaratma ilişkilerinin içinde kalacağına ve hangi koşullar dayatılırsa dayatılsın ücret ilişkisini sürdüreceği vaadi üzerinden işler.

Lapavistas ise, 1970’lerden sonra yaşanan yeni finansallaşma sürecinin özgün yanını, hem ücret hem de emeklilik, sosyal güvence vb. emeğin ücretine dahil olan kısımlar anlamında emeğin gelirlerinin finansal alana içerilmesi olarak açıklar. Lapavistas’a göre sermayenin finansal alanda “kâr kaynağı olarak kişisel gelire yönelmesi”, emeğin bir yandan tüketim amaçlı borçlanma yoluyla, diğer yandan eskiden “kamusal alanda” örgütlenen emeklilik ve sosyal güvence hizmetlerinin “ticarileştirilerek” doğrudan emeğin bireysel sorumluluğuna bırakılması yoluyla “finans sisteminin” içine çekilmesi anlamına gelir. Böylece sermaye, bireysel borçlandırma sayesinde “doğrudan ve sistemli olarak ücretlerden kâr elde etmektedir.” Lapavistas bu süreci “finansal sömürü” olarak kavramsallaştırır.

Tüm bu dönüşümler, emeğin emek zaman üzerinden ücretlendirilmesinin önünü açarak ücretlerin yaratılan değerden bağımsızlaştırılmasına, düzensiz çalışma pratiklerinin dayatılmasına, borçlandırma yoluyla emeğin sadece geçmişte yarattığı değere değil gelecekte yaratacağı değere de bugünden el konularak bir kıskaca sokulmasına olanak tanıdı. Böylece, emeğin üretimden gelen örgütlü gücünün ve bu güce dayanarak yürüttüğü politik pratiklerin tasfiyesi mümkün kılındı. Oysa emek hala değerin yaratıcısı olarak, sahip olduğu bütün becerilerle toplumsal üretim süreçlerinin örgütleyicisi ve işleticisi olarak duruyor. Emeğin toplumsal elbirliği ile yarattığı ve finansal alanın içine çekildikçe kendinden soyutlaşan bu değeri sermaye gasp ediyor. Bu yüzden artık çıplaklaştırılan ve mülksüzleştirilen emek, sermayenin karşısına ancak kendi yarattığı değerin toplumsal mülkiyetini politik olarak talep ederek çıkmak ve bu yöndeki pratiklerin deneyimine girmek durumundadır.

Münevver Çelik

 

Kaynakça

Bonefeld, Werner ve Holloway, John, Küreselleşme Çağında Para ve Sınıf Mücadelesi, İstanbul, Otonom Yayıncılık, (2007).

Bryan, Dick; Martin, Randy ve Raffetery, Mike, Financialization and Marx; Giving Laboor and Capital a Finance Makeover, Review of Radical Political Economics, (2009).

Lapavistas, Costas, Financialisation, or the Search for Profits in the Sphere of Circulation, Research on Money And Finance Discussion Paper, (2009).

Lapavistas, Costas, Financialised Capitalism: Direct Exploitation and Periodic Bubbles, Discussion Paper, (2008).

Marazzi, Christian, Finansal Kapitalizmin Şiddeti, Otonom Dergisi, sayı 19, (2009).