Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 4361
Yazdır

Politikliğin felsefi temelleri anlaşılmadan ne yazık ki politik teori kurulamıyor ve politika yapılamıyor. Sınıf siyaseti adına hareket eden günümüz modernist solunun politik felsefesinin diyalektik olduğunu hepimiz biliyoruz. Modernist solun politik teori kurma, politika yapmadaki tıkanıklığının ve krizinin önemli bir nedeni, solun hâlâ

politik felsefesini diyalektik üzerinden kurmasından kaynaklanıyor. Sermayenin diyalektik işleyişine içkin sınıf siyaseti, kapitalizmin gelmiş olduğu boyutta devrimciliğini yitirmiştir; bu durumun görülmesi gerekiyor. Bu bağlamda, günümüz sınıf siyasetini kurarken, politik teorinin devrimci temeli olan antagonizmanın politik felsefesinin, diyalektiğin temel nosyonlarının devrimci bir eleştirisine içkin olarak kurulması kaçınılmaz görünüyor.

 

 

Diyalektiğin Bütünlük Teorisi

Bütünlük felsefesi, varlığın ya da oluşun kuruluşu, bir başka deyişle ontoloji teorisidir. Her ontoloji kuruluşu, bir bütünlük teorisini içerir. Ontolojinin tekillik, tikellik ve tümellik üzerinden kurulup kurulmadığı kuramsal bir farklılıktır ve sınıfsal farklılığı da beraberinde getirir. Tekillik ya da tikellik üzerinden kurulan ontoloji felsefelerinde bütünlüğün olmadığını söylemek, konu üzerindeki yetersizliğin bir cahilliğidir. Bütünlük felsefesini yalnızca tümel üzerinden kurulan bir ontoloji teorisine indirgemek ise abesle iştigaldir.

Diyalektiğin ontoloji felsefesi tümel üzerine kuruludur. Asıl kurucu güç tümel öznedir. Bu tümel öznenin öznelliği statik değil devingendir. Varlık, çelişkili ilişkiselliğin deviniminde oluştur. Çelişkili ilişkisellikteki oluş, çelişki üzerine kurulu çatışmaların yıkıcı kuruculuğunda kurulur. Çelişkili ilişkisellik üzerine kurulu çatışmalı yıkıcı kuruculuk, varlığa içkin maddi bir yabancılaşmadır. Yabancılaşma varlığa içkin oluştur. Tekillikler ve tikellikler, tümelin çelişkili ilişkiselliği üzerine kurulu öznelliğinin kurduğu yabancılaşmanın maddi tarihsel ve toplumsal dinamikleridir. Tikelliklerin ve tekilliklerin varlığı, çelişkili ilişkisellikteki yabancılaşmanın diyalektiğini işletmesine bağlıdır. Çelişkili ilişkisellik üzerinden çatışma devindirici bir güç olmayı sürdürebildiği oranda, tümelin oluşunda tekillikler ve tümellikler var olabilir. Çelişkili ilişkisellik zemininde çatışma diyalektiktir. Diyalektik işlediği ve tikellikler, tekillikler bu diyalektiği işlettiği oranda tümel aşağıdan kurularak üretilir. Varlığın diyalektiği durduğu anda, tekillikler ve tikellikleriyle birlikte tümel zorunlu olmaktan çıkar ve usdışılılaşır. Niceliğin niteliğe, yeni bir niteliğin niceliğine geçişi tarihseldir. Bu tarihsellik olgunlaşmadan, yeni bir niteliğin niceliğine geçişi imkansızdır. Bu bağlamda, varlığın oluşu istediği kadar çatışmaya içkin olsun, varlığın diyalektiği çalıştığı oranda bütün çatışmalar, varlığın oluşuna hizmet bağlamında reformistleşir. Determinizme ve erekselci nedenselliğe bağlı olarak bütün tekillikler ve tikellikler, tümeli reforme ederek üretiminin ve yeniden üretiminin dinamikleri haline gelir. Diyalektiği işleten bütün dinamikler, tümelin kurduğu tekillikler ve tikelliklerdir. Bu bağlamda, tümellik üzerine kurulu diyalektik ontolojide tikellikler arası bir antagonizma yoktur. Devrimler tarihi kurmaz, tarihin evrimi için devrimler kurulur.

Diyalektikte varlık yalnızca karşıtını olumsuzlayarak var olmaz. Tam tersine, varlık kendisini olumsuzlayarak ve karşıtını yaratarak var olur. Diyalektikte meşhur nosyon “çelişki varlığa içkindir” esprisi fenomenolojiktir. Varlık, kendi çelişkisini kendisini olumsuzlayarak yarattığı karşıtıyla bir ilişkiye dönüştürdüğü oranda vardır. Çelişki, varlığı karşıtıyla ilişkiselleştirerek görselleştirir. Varlık, karşıtıyla çelişkili ilişkisellik kurduğu ve işlettiği oranda hiçliğe içkin varlığı fenomenolojik olarak kurar. Bütün tekillikler ve tikellikler, bu çelişkili ilişkiselliğin diyalektiğini işleten ve tümel tarafından fenomenolojik olarak kurulan karşıtlıklardır. Bu bağlamda varlık olumsuzlamanın olumsuzlanmasıdır ve olumsuzlamanın olumsuzlanması varlığın olumlanma pratiğidir. Karşıtların çelişkili ilişkisellikteki devinimi, karşıtların birliğini ve özdeşliğini kurar. “Hiçlik” ne kadar çok şeyle çelişkili toplumsal yabancılaşmanın ilişkisi içinde ise o kadar varlıktır.

 

Diyalektik ve Marx

Tepesi üzerinde duran diyalektiğin ayakları üzerine oturtulmasını Marx’ın gerçekleştirdiğini biliyoruz. Ayakları üzerine oturtulan nedir? İdealizmin Hegel’e kadar gelen tarihinde ortada bıraktığı boşluk toplumsal tarih ilişkisidir. Antik çağdan Hegel’e toplumsal tarih, küçümsenen ve gündelik yaşam boyutuyla sanat alanında konumlanan bir olgu olarak ele alınmıştır. Hegel, idealizmin bu tarihsel boşlunu doldurmuş, tarihsel ve toplumsal alanı felsefeye içkinleştirerek felsefeyi diyalektik üzerinden toplumsal bir ilişki haline getirmiştir. Hegel, idealizmin maddeci yorumudur. Ayakları üzerine oturtulan, bu diyalektik maddeci yorumun idealizmden arındırılarak maddi somut toplumsal sınıf ilişkilerinin kuruluş felsefesi haline getirilmesidir.

Aydınlanma ve modernizm birbirleriyle ilişkili olmasına karşın aynı şeyler değillerdir. Her sınıf, çıkarını toplum çıkarı olarak kurarken çıkarına uygun olarak tarihi okur ve konuşturur. Aydınlanma tarihsel bir kopuşu gerçekleştirdi. Yeni tarihsel dönemin sınıflarını açığa çıkardı. Modernizm ise, burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını yeni bir egemenlik biçimi altında siyasallaştırmasıdır. Modernizm, yeni sınıfsal tikelliklerin diyalektiğini kuran ve çalıştıran bir egemenlik işleyişidir. Modernizm, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması ve siyasi mülk altına alınmasıdır. Değer teorisi üzerinden kurulan sınıf antagonizması bize bu gerçeği göstermektedir. Marx, diyalektiği ayakları üzerine oturtarak modernizmin sınıf ilişkilerinin diyalektiğini çözümlemiş, felsefeyi politik olana içkinleştirmiştir. Diyalektik, ekonomi politiğin kurucu dinamiğidir. Kapital’in her kavramı diyalektik ile çalışır. Hegel’in “mantık”ı içinde gezinemeyenler, Marx’ı ve Kapital’i anlayamazlar. Kapital ve Grundrisse, diyalektiğin toplumsal estetiğidir.

Felsefe politiktir ve sınıfların politik öznelliklerine içkin kurulur. Felsefeyi sınıfları kuran ve işleten bir konumda algılamak metafiziktir. Modern sınıf olan burjuvaziyi ve ücretli emeği kuran felsefe değil, toplumsal bir ilişki olan sermayenin politik öznelliğinin diyalektik işleyişidir. Sermayenin ontolojisi diyalektiktir ve bir sınıf öznelliğinin politikliğini içerir. Ücretli emek, sermayenin yabancılaşmış bir biçimidir. Burjuvazi ve ücretli emek, sermayenin diyalektiğini işleten ve çalıştıran tikelliklerdir. Bu tikellikler arasındaki çelişkili ilişkiselliğin üzerine kurulu çatışma sermayenin tümelliğini olumlar. Diyalektik işleyen ücretli emek ve burjuvazi arasında bir antagonizma yoktur. Tikellikler arasında bir antagonizmanın kuruluşu, tikellikler arasında sermayeyi işleten ve çalıştıran çelişkili ilişkiselliği, yani diyalektiği politik olarak reddeden bir politik felsefenin kuruluşunu zorunlu kılar. Bu bağlamda, sınıfsal antagonist bir ontoloji felsefesi tümellik üzerinden değil, tikellik üzerinden kurulmalıdır.

Marx, emeğin politik öznelliğinin felsefesini diyalektik olarak kurmadı. Tam tersine, sermayenin politik öznelliği olarak diyalektiği kurdu. Kapital, sermayenin politik öznelliğinin diyalektik üzerinden çözümlenmesidir. Bu bağlamda diyalektik, sınıf ve iktidar üretiminin politikliğidir. Emeğin politik olumlama öznelliğinin felsefesini sermayenin politik öznelliğinin felsefesine gömmek, sınıf antagonizmasının reddidir.

Marx, Kapital’in Almanca birinci baskısına önsözde şunları ifade etmektedir: “Ben, bu yapıtta kapitalist üretim tarzını ve bu tarza tekabül eden üretim ve değişim koşullarını inceleyeceğim… konu, kapitalist üretimin doğal yasalarının sonucu olan toplumsal uzlaşmaz karşıtlıkların şu ya da bu derecede gelişmiş olmaları değildir. Burada söz konusu olan, bu yasaların kendileridir, kaçınılmaz sonuçlara doğru katı bir zorunlulukla işleyen bu eğilimlerdir.”[1] Marx için diyalektik, sermayenin politik öznelliğinin “yasalarını” ve “eğilimlerini” çözümlemek için önemlidir. Marx, diyalektik üzerinden sermayenin politik öznelliğinin işleyişini çözümlemiştir. Sermayenin çözümlenmesi, emeğin politik olumlanmasının tarihsel ve toplumsal koşullarının bilimsel çözümlenmesidir. Sermaye, değer teorisi üzerinden emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması, ücretli emek altında özneleştirilerek siyasi olarak mülkleştirilmesi ve emeğin sömürgeleştirilmesidir. Kapital, sermayenin öznelliğine içkin diyalektiğin nasıl işlediğinin, çalıştığının çözümlenmesi ve açığa çıkarılmasıdır. Bu bağlamda, emeğin politik öznelliğinin felsefesi diyalektik değildir ve diyalektiğe karşı kurulmalıdır. Sınıfsal antagonizma diyalektikte değil, diyalektiğe karşı politikliktedir.

 

Metanın Diyalektiği

Marx’ın, Kapital’i kaleme alırken anlaşılır bir dil ve anlatım kurmak için azami bir çaba sarf ettiği biliniyor. Buna rağmen, Kapital’in ilk bölümü olan “Para ve Meta” başlığı altında “değer” ilişkisinin kuruluşunun okurların anlamakta zorlanacağı bir bölüm olacağını söylemekten kaçınmamıştır. Bu bölüm, Marksist ekonomi politik eleştirisinin en soyutlanmış, yoğunlaştırılmış ve damıtılmış satırlarıdır. Bütün Kapital’in, bu bölümün açılımı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu satırlar, kapitalist toplumsal ilişkilerin nasıl bir eşitlik ilişkisi üzerinden üretilip yeniden üretildiğinin çözümlenmesidir. Bu bağlamda “meta” kavramı kapitalist toplumsal ilişkilerin hücresi ve kapitalist toplumsal ilişkilerin en soyut maddi biçimidir. Meta, emeğe yabancılaştırılmış toplumsal bir ilişki üretimidir.

“İlk bakışta bir meta, çok önemsiz ve kolayca anlaşılır bir şey gibi gelir. Oysa metanın tahlili, aslında onun metafizik incelikler ve teolojik süslerle dolu pek garip bir şey olduğunu göstermiştir.”[2] Bu yüzden, metaların mistik özelliği, metaların kullanım değeri ya da emek ürünü olmaları bağlamında “değer” taşımaları değil, değerin, değişim değeri biçimi altında toplumsal bir ilişki üretimi olmasıdır.

“Günlük konuşma diliyle, bir metanın hem kullanım değeri hem de değişim değeri olduğunu söylememiz, doğrusunu söylemek gerekirse yanlıştı. Bir meta, bir kullanım değeri ya da yararlılık nesnesi, ve bir değerdir. Meta, kendisini bu iki yanı ile, değeri, bağımsız biçimini yani değişim değeri biçimini alır almaz gösterir. Yalıtılmış halde bu biçimi hiçbir zaman almaz; ama ancak farklı türden başka bir meta ile, bir değer ya da değişim ilişkisi içine girince bu biçime bürünür.”[3] Marx’ın bu ifadesinde de görüleceği gibi, “meta”nın ontolojisi ilişkisellik içerisinde kurulur.

Meta, bu ilişkisellikten bağımsız, yalıtılmış biçimi içerisinden meta değil, bir emek ürünüdür. Bu bağlamda, her yararlı emek, kulanım değeri ve değer taşısa da meta değildir. Bir ürünün meta olması için, çelişkili ilişkisellik içinde karşıtına dönüşerek kendisini olumsuzlaması gerekir. Bir başka ifade ile ürün, kendisinden bağımsız karşıtının biçiminde kendisini görüntülediği oranda metadır.

Bir üründe bulunan kullanım değeri yani yararlılığı, toplumsal emek ürünü olması bağlamında taşıdığı değerle çelişik değil barışıktır. Bu kullanım değeri ve değer, üründen bağımsız değişim değeriyle toplumsal ilişkiye girdiği anda, kullanım değeri değişim değeriyle çelişkiye girer. Değerin ontolojisi değişim değerine içkinleşir ve özneleşir ve meta kavramında karşıtlaşan kullanım değeri ve değişim değeri özdeşleşir ve karşıtların birliğine dönüşür. Kavram olarak meta, tümelliğini karşıtı bir başka bir meta biçimi olan “para” ile çelişkili bir ilişkisellik kurduğu oranda kavrar ve kendisi için varlık olur. Nispi değer, evrensel eşdeğerin ölçüsünde değişim değeri olur.

Meta kavramının bu fenomenolojik açılımının zorunlu, kaçınılmaz eğilimi nedir? Bir toplumsal ilişki, toplumsal eşitlik ilişkisini kurmadan kendisini üretemez ve ayakta kalamaz. Kapitalist toplumsal ilişki, eşitliği metalar üzerinden kurar ve işletir. Meta, bu bağlamda kapitalist toplumsal ilişkilerin eşitliğini kuran bir özgürlüktür. Metalar arasındaki toplumsal ilişki eşit ve özgürdür. Meta bu eşitliği, kendisinde bulunan değeri zaman kavramının niceliğiyle ölçerek kurar. Metalar arasındaki değişim, eşit toplumsal emek zamanlar arsındaki bir toplumsal ilişki ve değişimdir. Bu bağlamda, ürün içindeki toplumsal değer, “emek zaman” altında ölçülerek değişim değeri biçimine dönüşür ve emeğe yabancılaştırılır. Bu noktadan sonra metalar arasındaki ilişki eşit ve özgür bir toplumsal ilişki, insanlar arası ilişkiler ise maddi çıkar ilişkisidir. Meta fetişizmi, insanın toplumsal yabancılaşma ilişkisidir.

“Metaların dili olsaydı şöyle derlerdi: kullanım değerimiz insanları ilgilendirebilir. Nesne olarak bize ait olan şey değerimizdir. Meta olarak doğal ilişkilerimiz bunu tanıtlar. Birbirimizin gözünde değişim değerinden başka bir şey değiliz.”[4] Meta üretimi, değişim değeri üzerinden bir toplumsal ilişki üretimidir. Meta üretiminde, değişim değeri kullanım değerini önceller. Kullanım değeri, yalnızca değişim değerinin taşıyıcısı olduğu oranda vardır. Artık toplumsal eşitlik ve ilişkinin insandan bağımsız nesnelerin doğal bir özelliğiymiş gibi algılanması kaçınılmazdır. Emek ürünlerine meta olarak üretildikleri anda yapışı veren işte bu fetişizmdir.

 

Ücretli Emek ve Emek Zaman

Değer, dil gibi toplumsal bir üründür. Değerin özü ise emektir. Emek, değeri toplumsal ürün olarak üretir ve değer, toplumsal emek ürünüdür. Değerin özünün emek olduğu keşfinin insanlık açısından çok önemli olduğunu Marx vurgular. Fakat, değerin değişim değeri biçimi altında emeğe yabancılaştırıldığının bulunmasının ise kendisine ait olduğunu söyler. Değişim değeri kavramı çok önemli, kilit bir kavramdır. Kapitalizmin çökmesi demek, değişim değeri üzerinden işleyen toplumsal ilişkilerin çökmesi demektir.

Somut emek, kendi ihtiyacı için bir kullanım değeri üretebilir. Fakat bu durum bir değer üretmez. Emeğin değer üretebilmek için kendisi dışında toplumsal bir kullanım değeri üretmesi gerekir. Bu durum, emeğin toplumsallaşma boyutunun göstergesidir. Emeğin toplumsallığı geliştikçe, toplumsal kullanım değeri ve toplumsal değer artar. Bu ise, emeğin üretkenliğinin, verimliliğinin ve toplumsal üretken güç olarak zenginliğinin göstergesidir. Bu boyutta somut emek, toplumsal kolektif emeğin ürünü olan toplumsal değerin üretimi ve bölüşümünde, toplumsal kolektif emeğin bir parçası olarak eşit ve özgürdür. Değişim değeri üzerinden değerin emek zaman üzerinden eşitlenmesinde ise emeğin toplumsallığı, toplumsal emeğin üretkenliği artıkça değişim değeri düşer. Değişim değerine göre değer, emeğin, emek zaman altında nicelikleşmesidir. Değişim değerine göre, canlı emek süresinde emek zaman artırıldıkça değer büyür. Fakat emek toplumsallaştıkça, emeğin toplumsal üretici gücü geliştikçe, toplumsal emek üretkenleştikçe emek zaman küçülür. Değişim değeri üzerinden emek, zamanlaşmış niceliksel değer ile emeğin toplumsal kullanım değeri üretimindeki niteliksel değer arasındaki diyalektik toplumsal değerin özel mülkleştirilmesiyle işletilir ve çalıştırılır.

Toplumsal emeğin ürünü olan değer, emek zaman altında nicelikleşerek sermayeleşir. Emek zaman altında değerin nicelikleşmesi, emeği ücretli emek altında sınıflaştırır. Sermaye emeğin yabancılaşmış biçimi, ücretli emek ise sermayenin başkalaşmış biçimidir. Gerek emek zaman ve sermaye, gerekse ücretli emek ve sermaye, çelişkili ilişkiselliğin dinamiğinde kendilerini olumsuzlayarak olumlarlar.

Toplumsal emek ürünü olan değerin emek zaman altında değişim değerine dönüşmesi, mülkün özelleştirilmesidir. Ücret, kâr ve rant, değişim değerine dayalı kapitalist toplumsal ilişkilerin üretiminin mülkiyet ve sınıfsal biçimleridir. Bu mülkiyet biçimleri, toplumsal emeğin sınıflaşmasının yeniden üretimidir. Ücret, kâr ve rant sınıf olarak sınıflaştırmayı üretmek demektir. Metalar arasındaki toplumsal ilişkiye karşı insanlar arasındaki maddi çıkar ilişkisi, sınıf üretiminin yeniden üretiminin politik işleyişidir. Sınıflar arası diyalektik, aşağıdan yukarıya değişim değeri üzerinden işleyen kapitalist toplumsal ilişkileri kurar ve üretir.

 

Diyalektik Tahakkümdür

Metanın tümelliğinde, kullanım değeri ve değişim değeri karşıtlaştırılarak tikelleşir ve karşıtların birliğine dönüşür. Sermayenin tümelliğinde, ücretli emek ve burjuvazi karşıtlaştırılarak tikelleştirilir ve karşıtların özdeşliğine dönüşür. Bu durum, sermaye öznelliğinin diyalektik işleyişinin ürünüdür. Sermaye, diyalektik işleyişinde tekillikleri karşıtlaştırıp kendisini olumsuzlayarak olumlar. Emeğin politik öznelliğinde ise, emeğin diyalektiğe ihtiyacı yoktur. Emek için, diyalektik antagonist bir karşıtlıktır. Emeğin öznelliği açısından, kullanım değeri, emek-zaman altında değişim değerinin, emek ise, ücretli emek altında burjuvazinin tahakkümü altına alınarak sermayeleştirilmesidir. Tikellikler arasında çelişkisel özdeşlik ve birlik yoktur; tam tersine uzlaşmaz çatışma vardır. Diyalektikte, tekillikler tümel tarafından özneleştirilerek kurulur. Antagonizmada ise, tikellikler kurucudur ve politik karşıdan kuruculuğun politik çokluğudur. Tikellik üzerine kurulu olan ontoloji antagonistir ve politik çokluğun kurucusudur. Sermayenin diyalektiğinde sınıfsal bir tikellik olarak kurulan proletaryanın sınıf siyaseti, ücretli emek üzerinden sınıflaşmanın değil, sermayenin diyalektiğinin ürünü olan ücretli emeği reddeden sınıfsızlaşmanın politik pratiğidir. Proletarya, tarihsel olarak kendisini sınıf olarak reddeden tek ezilen sınıftır. Komünizm, bugünün anti-kapitalizmidir.

Cengiz Baysoy



[1] K. Marx, Kapital 1, Sol Yayınları, 1997, s. 16

[2] A.g.y., s. 81

[3] A.g.y., s. 71

[4] A.g.y., s. 92