Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3376
Yazdır

Sermayenin dilindeki işsizlik ve istihdam, Marksist literatürde emeğin ücretli emek ilişkisine sokulması ve sınıflaştırılması anlamına gelir. İşsizlik ve istihdam oranları ise emeğin kapitalist üretim ilişkilerine içerilme düzeyi ile ilgilidir. Yeni iş olanaklarının yaratılması; sermayenin genişleyerek yeniden üretimi ve işbölümünün

yaygınlaşması, dolayısıyla emeğin elbirliğinin ücretli emek biçimi altında toplumsallaşarak sermayeleşmesidir. Emeğin bütün güçleri sermayeye tabi kılınmadan ve (geçici veya kalıcı olarak) kılınamayanlar da (örneğin işsizler) sermaye açısından risk oluşturmayacak mekanizmalarla düzenlenmeden (örneğin yoksullukla mücadele projeleri!), artı değerin genişleyerek yeniden üretimi gerçekleştirilemez. İstihdam ve salt nitelikli emek gücünün yaratılması anlamında eğitim, aslında emeğin değil, sermayenin kendini sürekli yeniden üretmesinin sorunu olarak durur. Sermaye açısından istihdam ve nitelikli (eğitimli) emek gücü sorunu, sermayenin genişleyerek yeniden üretiminde emeği, istediği düzeyde tahakküm altına alamaması durumunda ortaya çıkar. Kapitalist işbölümünün genişlemesi ve çeşitlenmesi her zaman, daha fazla ve daha farklı üretim donanımına sahip emek gücünün artı değer üretimine çekilmesi anlamına gelir. Günümüzün küresel fabrika uzamında genişleyen artı değer üretme ve derinleşen değişim ilişkileri temelinde, istihdam ve eğitim politikalarının yeniden yapılandırılması/düzenlenmesi yoluyla emeğin sermayeye tabi kılınması devam etmekte ve böylece küresel sermaye birikim süreci güvence altına alınmaktadır.

 

Emek, kendini değerli kılabileceği maddi üretim koşullarından koparıldığı andan itibaren kendi metası olan emek gücünü satmaya zorlanır. Bu anlamıyla emek gücünün metalaşması, emeğin ücretli emek biçimi altında sermayenin tahakkümü altına girmesinin ilk uğrağıdır ve emek bir kez metalaştıktan ve ücretli emek biçimini aldıktan sonra sermayenin istihdam politikaları dediği düzenlemeler sayesinde içerilir. İstihdam, sermayenin artan işbölümü temelinde yeniden üretiminin ve ücretli emek ilişkisinin genişletilmesi anlamına gelir. Ücretli emeğin manifaktürden fabrikaya oradan da toplumsal/küresel fabrikaya genişleyen içerilmesi, mutlak ve nispi artı değer üretimine karşılık gelen biçimsel ve gerçek boyunduruk uğraklarında farklı istihdam düzenlemelerini de beraberinde getirir. Biçimsel boyunduruk uğrağında istihdam, kapitalist üretim (fabrika) ilişkilerinin dışındaki emek gücünün kapitalist üretim ilişkilerine (fabrikaya) çekilmesini ifade eder; artı değer üretimi emek yoğun verimliliğe dayalıdır ve niceliksel olarak olabildiğince çok emek gücünün (emek zamanın) sınırsızca emilmesini gerektirir. İstihdam/işsizlik, ancak sermaye genişleyerek yeniden üretimini sağlayamadığında, emek gücünü niceliksel olarak içermeyi başaramadığında, yani ücretli emek ilişkisini genişletemediğinde sorundur.

Nispi artı değer üretimine geçişle birlikte başlayan gerçek boyunduruk uğrağında ise, artık kitlesel olarak ücretli emek ilişkisine sokulmuş ve sermayeye tabi kılınmış olan emek, teknoloji yoğun verimlilik esasına dayalı istihdam düzenlemeleri ile içerilir. Başlangıçta sadece sermayenin üretim kapasitesinin sürekli artırılması, ama bu artışın uygun istihdam ve ücret politikaları ile dengelenmemesi nedeniyle Keynes’in “eksik tüketim krizi” olarak kavramlaştırdığı, Marksist literatürde ise “aşırı üretim krizi” olarak kavramsallaştırılan krizler yaşanır. Bu krizlerin aşılması anlamında gerçek boyunduruğun sonraki döneminde istihdam, ulusal refah/kalkınma politikalarına içkin olarak ulusal devletin egemenlik mekanizmaları içinde güvence altına alınır. Keynezciliğin tam istihdam politikaları buraya oturur. Sermayenin nispi artı değer üretimine dayalı birikim süreci, ücretli emekle sermaye arasında iş güvencesi, sosyal haklar, siyasal demokrasi eksenli bir sözleşme hukukunun egemenlik işleyişi ile kurulur. Ulusal devlet, istihdamın genişletilmesinden, yani emeğin ulusal ölçekte ücretli emek biçimi altında örgütlenmesinden, sermayenin sektörel işbölümünün genişlemesinden ve emek gücünün refah/kalkınma adına gerekli sektörlerde gerekli oranlarda istihdam edilmesinden sorumludur. Dönemin düzenleyici/planlamacı ulusal devleti, merkezi istihdam ve eğitim politikaları ile emek gücünün “üretkenliğini” güvence altına alır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçek boyunduruk sürecinin tamamlanması anlamına gelen bu dönemde, bizde ithal ikameci kalkınma politikaları ekseninde, KİT’lerin kuruluşu ve sanayinin belli sektörlerine sübvansiyon vb. yöntemlerle kaynak aktarılması yoluyla, tam da bu gerçek boyunduruk uğrağına geçişin mekanizmaları örgütlenir. Devlet istihdamdan/işsizlikten, İş ve İşçi Bulma Kurumu da etkililiği tartışmalı olmakla birlikte istihdamın düzenlenmesinden, sermaye birikim sürecine uygun sektörel dağılımın örgütlenmesinden ve bilinen anlamıyla işsizlere iş bulmaktan sorumludur. Uluslararası işbölümünün hiyereraşisi içinde yer alma ve uluslararası üretim ilişkilerine eklemlenme, ancak ulusal ölçekte emeğin ücretli emek biçimi altında tahakküm altına alınması ve kapitalist üretim ilişkilerinin sektörel işbölümünün genişletilmesi ile mümkündür. “Üretkenlik” esasına dayalı sermaye birikim süreci, emek gücünün genişleyen kapitalist işbölümü içinde toplumsallaşması ile gerçekleşir. Bu anlamıyla planlamacı/düzenleyici devletin işçileştirmeye/sınıflaştırmaya dayalı merkezi istihdam politikaları olmazsa olmazdır.

Oysa küresel fabrika üretimine geçtiğimiz günümüzde devlet artık ne istihdamdan/işsizlikten, ne eğitim gibi “kamusal hizmetlerden” ne de sosyal haklardan birebir sorumludur. Toplu sözleşme hukuku ile düzenlenen tüm bu etkinlikler artık “bireysel sözleşme” hukuku ile düzenlenir. Bundan sonra işsizlikten, eğitimsizlikten bizzat kişinin kendisi sorumludur. Eğer işsizseniz eğitiminiz yoktur, yeterli değildir, kişisel tercihinizdir veya çalışmayı istemiyorsunuzdur. İş güvencesi toplu sözleşme ile garanti altına alınmaz, emek gücü kendi iş güvencesinden kendisi yükümlüdür. İşte gerçek boyunduruğun tamamlandığı uğrak burasıdır. Peki “toplu sözleşmeye” dayalı istihdam politikalarından ve düzenlemelerinden, “bireysel sözleşmeye” dayalı istihdam politikalarına nasıl geldik? Bunu küresel üretim ağları içinde kendini yeniden üretmek durumunda olan sermayenin değer yaratma ilişkisinden bağımsız olarak algılamamız mümkün değil. Ulusal devletin iktidar işleyişinde, gerçek tahakküm ekseninde sermayenin yeniden üretimi, kapitalist işbölümünü toplumsal yaşamın bütün alanlarına yaymış, yani emek gücünü sermaye olarak toplumsallaştırmıştır. Emek gücü en üst düzeyde soyutlanıp, toplumsal üretim ağlarına içerildiği için, sermaye açısından katı istihdam ve ücret politikalarının geçerliliği kalmamıştır. Aksine hem üretim süreçleri (ağları), hem de emek gücünün bu esnek üretim ağlarına katılımı esnekleştirilmelidir. Bu anlamıyla sermayenin önerisi, esnek üretim süreçlerine uygun esnek “emek gücü piyasasının” düzenlenmesine vurgu yapar. Sermayenin ideologları emek gücü arzının ve talebinin kendiliğinden dengeye oturduğu bir “emek gücü piyasası”ndan söz ederler. Oysa ortada piyasanın gizli eliyle kurulan bir “emek gücü piyasası” yoktur. Bu “emek gücü piyasası” bizzat sermaye ve en üst düzeyde soyutlanarak toplumsallaşmış bulunan emek gücü tarafından kurulur. Böyle bir emek gücü piyasasının kuruluşu, “rekabet edebilirlik” ve “verimlilik” ilkelerinin içinde, sermayenin diyalektiğini işleten bir emek gücünün varlığını kanıtlar. Nasıl ki, ücret dolayımı baki kalmak koşuluyla, önceden emek gücü “üretkenlik” üzerinden sermayeye tabi kılındıysa şimdi de “rekabet” ve “verimlilik” üzerinden sermayeye tabi kılınıyor.

“Rekabet” ve “verimlilik” küresel fabrikaya dönüşmüş olan üretim ve yeniden üretim ilişkilerinde kapitalist bireycileştirmeyi derinleştiriyor. Küresel sermayenin iktidar işleyişinde “rekabet” bilginin mülkiyeti üzerinden değil yönetimi üzerinden, “verimlilik” ise kapitalist üretim ve yeniden üretim ağlarının içinde bilgi yönetiminin akışkanlığı üzerinden kuruluyor. Emek piyasalarının esnekleştirilmesi, üretim ve dolaşımın birbirinin içine geçtiği bir sermaye birikim sürecinin ihtiyacı olarak örgütleniyor ve güvencesiz çalışmayı, tam zamanında üretimi, taşeronlaştırmayı, farklılaştırılmış ücret uygulamalarını, “sosyal hakların” tahribatını içeriyor. Bu anlamıyla tüm dünyada sermayenin ulusal ve uluslar arası örgütleri ve hükümetler, bir yandan katı istihdam uygulamalarını düzenleyen yasaların rafa kaldırılmasını örgütlerken, diğer yandan esnek istihdam uygulamalarını düzenleyen yasaları gündeme getiriyor. “İşsizlik”, “istihdam” ve özellikle 1980’li yıllardan beri, sanki yeni keşfedilen birşeymiş gibi sunulan “yoksulluk” tanımları, başta IMF, Dünya Bankası vb. kurumlar tarafından değiştiriliyor ve bunların nedenlerini, biçimlerini ve kriterlerini açıklamaya yönelik yeni bir kavramsal çerçeve yerleştirilmeye çalışılıyor.

 

Sessiz Sedasız Çıkan Bir Yasal Düzenleme

Günümüzün küresel sermaye birikim sürecinde sermayenin diline pelesenk ettiği “rekabet edebilirlik koşullarının yaratılması” ve “verimliliğin artırılması”, emeğin tahakküm altına alınmasının söylemi olarak hem küresel sermayeye eklemlenmenin yollarını arayan ulusal devletler, hem de sermayenin küresel örgütleri olan Dünya Bankası, IMF vb. kurumlar tarafından açıkça dile getiriliyor. “Rekabet edebilirlik koşullarının yaratılması” ve “verimlilik” sadece sermayenin dili olmaktan çıkarılıp, emeğin de diline dönüştürülüyor. Bu anlamıyla, yani “rekabet” ve “verimlilik” bağlamında, örneğin eğitim ve istihdam (işsizlik) ilişkisi, sermayenin artı değer yaratma ilişkisinin mekanizmalarından bağımsız bir ilişki imiş gibi gündeme getiriliyor. Eğitim ve istihdam (işsizlik) arasında idealize edilmiş ve doğrusal nedensellikle donatılmış bir ilişki tarif ediliyor. İstihdam edilebilmenin ve işsizliğin nedeni birebir eğitimli olmak veya olmamakla açıklanıyor ve sorumluluğu da sadece bireye atfediliyor.

Bunu; Türkiye için son yıllarda hızlı bir büyüme oranının görüldüğü ama istihdamın aynı oranda artmadığına, işsizlik oranının yüksekliğine ve sermayenin ihtiyaçları ile örtüşmeyen eğitim uygulamalarına dair, gerek sermayenin küresel örgütleri gerekse de ulusal sermaye örgütleri tarafından yapılan tespitlerden yola çıkılarak hazırlanan öneri, rapor ve projelerde de görmek mümkün. Türkiye’deki “emek gücü piyasasının” düzenlenmesine yönelik “Özel İstihdam Büroları”nın kurulup işletilmesini öngören yönetmelik[1] (2004), küresel sermaye birikim süreci içinde emeğin tahakküm altına alınmasının yasal düzenlemelerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. “Özel İstihdam Büroları”, “emek piyasası”nın esnekleştirilmesine, yani sermayenin istediği zaman, istediği süre boyunca ve istediği niteliklere sahip emek gücü ihtiyacının karşılanmasına, yani güvencesiz çalışmanın güvence altına alınmasına yöneliktir. İşveren örgütleri de, Türkiye’deki Özel İstihdam Bürolarının eksikliklerini belirtmekle birlikte, “İstihdam Büroları, yeni ekonominin çok önemli bir parçası ve iş dünyasının vazgeçilmez tedarikçileri haline gelmişlerdir. Geçici Özel İstihdam Büroları işletmelere gerektiği sürece işgücü temin ederek insan kaynakları konusunda esneklik sağlamakta, böylelikle işletmelerde personel şişkinliğinin önüne geçilerek personel giderlerinde tasarrufa gidilebilmektedir.”[2] (TİSK) diyerek bu amacı açıkça dillendirmekten imtina etmemektedir.

 

Özel İstihdam Büroları

Özel İstihdam Büroları’nın kuruluşunda üstlenmesi öngörülen iki temel işlev, emek gücü piyasalarının esnekleştirilmesi anlamında özellikle göze çarpıyor: Birincisi, emek gücü arzına ve talebine dair bir bilgi bankası olması; ikincisi, faaliyet alanlarının sadece yurt içiyle sınırlı olmayıp, yurt dışını da kapsamasıdır. İlk işlev yönetmelikte, “iş arayanlar ile işgücü arayanların talep ve beklentilerinin örtüşebilmesi için, başvuru esnasında; kimlik, eğitim, meslek, ücret bilgileri ile işyeri tarafından işgücünde aranan koşullar, çalışma saatleri, sosyal haklar gibi bilgiler bürolarca istenir ve kayıt altına alınır”[3] şeklinde ifade edilmektedir. Bu, emek açısından sadece değişim değeri, sermaye açısından da sadece kullanım değeri ifade eden emek gücünün metalaşmasının, yani ücretli emekle sermaye arasında sınıflaştırmaya dayalı diyalektik ilişkinin kapitalizmin bekası anlamında devamına işaret eder. Demek ki emek gücü arz ve talebinden oluşan bir emek gücü piyasasının varlığı meşru varsayılmakta; bu piyasadaki “beklentilerin örtüşebilmesi” için hem emek gücü arz edenlerin hem de talep edenlerin belli özelliklerine dair bilgiler bir araya getirilmekte; ve gerektiğinde bunlar birbiriyle buluşturulmaktadır. Sermayenin, verimli kılmak üzere talep ettiği bir emek gücüne olabildiğince elverişli koşullarda ulaşması, öte yandan da kendini değerli kılabileceği olanaklardan yoksun olan emek gücünün sermayeye akmasını sağlayacak bir mekanizmanın işletilmesi öngörülmektedir. Bu işleyiş her zaman sermayeye içkin bir işleyiş olmasına rağmen, işleyişin hukuki düzenlemeleri değiştirilmiş ve günümüzde “toplu pazarlık” hukukunun yerini “bireysel pazarlık” hukuku almıştır. Rekabet edebilirliğin sağlanması ve verimliliğin artırılmasına yönelik olarak “emek piyasalarının esnekleştirilmesi” günümüzde ancak bu “bireysellik” veya “bireycileştirme” temelinde kurulabilmektedir. Sermaye açısından Özel İstihdam Büroları’nın kuruluş amacı, üretim süreçlerinin esnekleşmesiyle beraber, artık katı istihdam düzenlemelerinin sermayenin ihtiyaçlarına karşılık vermediği ve yüksek emek gücü maliyetleri nedeniyle rekabet edebilirlik kapasitesini azalttığı ve yeni yatırım olanaklarının önünü tıkadığı, böylece işsizliği artırdığı gerekçesiyle açıklanmaktadır. Sermaye, Özel İstihdam Büroları’nın “devletin” istihdamdaki “tekeline dayanan sistemini liberalize ettiğini” ifade etmekte ve sermayenin esnek üretim süreçlerine “uyum sağladığını” ama Türkiye’de emek gücünün henüz bu “esnekliğe” sahip olmadığını ileri sürmektedir. Bu büroların halihazırda sadece kalıcı istihdam sağlamaya yönelik faaliyetleri içerdiğini, bu faaliyet alanının “geçici istihdam sağlamayı” da “içerecek biçimde genişletilmesi” gerektiğini savunmaktadır. Emek açısından ise özel istihdam büroları; güvencesiz ve düzensiz çalışma, zaten her türlü sosyal güvencenin altının oyulduğu çalışma koşullarında sahip olduğu emek gücü metasının reklamını yapma, bu bürolar aracılığı ile sermayenin karşısında görücüye çıkma, iş bulma umuduyla kendi üretim becerilerini ve niteliklerini sürekli yenileme, geliştirme ve belgelendirme anlamına gelir.

Özel İstihdam Büroları tarafından üstlenilmesi öngörülen ikinci işlev, “iş arayanların yurt içi ve yurt dışında elverişli oldukları işlere yerleştirilmeleri ve çeşitli işler için uygun işçiler bulunmasına aracılık etmek” olarak tanımlanmakta. Bu işlev sermaye açısından, ilk olarak “emek piyasalarının” esneklik temelinde yeniden düzenlenmesinin sadece zamansal olarak değil mekansal olarak da zorunlu olduğuna işaret eder. “Emek piyasasının” ya da istihdamın esnekleştirilmesi sadece geçici, düzensiz ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılması anlamında bir esnekliği değil, emek gücünün ulusal sınırların ötesinde küresel üretim ağları içine çekilmesini ve esnekleştirilmesini öngörür. Bu, kalkınma/refah döneminin iktidar işleyişinde, ulusal sınırlar içindeki nitelikli emek gücünün yurt dışına akması olarak yaşanan “beyin göçü”nden veya geri bıraktırılmış ülkelereden gelişmiş kapitalist ülkelere işçi gönderilmesinden farklıdır. Mekansal esneklik, yalnızca üretimin sabit iki mekanı arasındaki, örneğin Türkiye ve Almanya, bir emek gücü hareketliliğini değil, küresel üretimin çoklu mekanları arasında bir hareketliliği ifade eder. Çok merkezli küresel şirketlerin istediği nitelikte emek gücünün, istenilen süre boyunca istenilen üretim ağlarına içerilmesini sağlayacak bir hareketlilik söz konusudur. Oysa diğer yandan bu esnekliğin, yani emeğin mekansal hareketliliğinin, sadece genel zekayı yakalamış emek gücü için geçerli olduğunu, Avrupa’da göçmenlik yasalarının getirdiği katı düzenlemelerde çarpıcı biçimde görmek mümkündür. Özel İstihdam Bürolarının bu ikinci işlevinin bir diğer anlamı da emeği ulusal ölçekte tahakküm altına almanının politik mekanizması olarak işletilen ulusal sosyal güvenlik sistemlerinin tahrip edilmesinin önünü açmasıdır. Ücretli emekle sermaye arasındaki diyalektik işleyişin sürekliliğini sağlayarak sermaye birikim sürecini güvence altına almayı hedefleyen ulusal sosyal güvenlik sistemleri, ulusal ölçekte sermaye ile ücretli emek arasında bir uzlaşma siyasetinin izlenmesine olanak tanımış ve bu siyaset ekseninde sendikaların ve partilerin temsilciliğinde emeği içermiştir. Ücret, çalışma koşulları, sosyal güvence vb. talepler etrafında yürütülen ekonomik demokratik mücadele, ücretli emeğin “üretkenliği” üzerinden örgütlü bir mücadele olanağı sağlamıştır. Ama küresel sermaye birikim sürecinde küresel üretim ağlarının içine çekilen emek açısından, artık ulusal ölçekte örgütlü mücadele yürütmenin maddi koşulları ortadan kalkmış durumda. İstisnasız her ülkede sendikaların gücünün zayıflamış olması, partilerin ücretli emeğin politik temsiliyetini üstelenmeye prim vermemesi, sosyal güvenlik adına elde edilen kazanımların tahrip edilmesi, ulusal ölçekte ücretli emek siyasetinin çöküşünü ifade eder. Buna yanıt olarak ücretli emeğin küresel ölçekte örgütlü siyasetine ihtiyaç olduğunu iddia etmenin de bir karşılığı yoktur. Bu yöndeki girişimlerin de (örneğin bölgesel ve küresel sendikalaşma girişimleri gibi) hegemonik bir örgütlü mücadeleye yol açmadığına tanık olduk. Böyle girişimler olsa olsa, sermayenin onca savaş ve şiddet üreten “küresel demokrasi” yalanının içinde reforme edilmeye yazgılıdır. Dolayısıyla, Özel İstihdam Büroları gibi, örneğini diğer pek çok ülkede de görebileceğimiz düzenlemeler, hem “toplu pazarlığa” dayalı ücretli emeğin talep siyasetini ortadan kaldırarak emek maliyetinin yükünü aşağı çekmekte hem de “emek piyasalarının” küresel fabrikanın işletilmesine uygun biçimde örgütlenmesini güvence altına almaktadır. Kısaca, sermaye ücretli emeğin örgütlü gücüyle masaya oturmayı nerede olursa olsun reddetmekte, ama varlığı için kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyduğu emek gücünü “bireycilik”, “rekabet” ve “verimlilik” temelinde örgütlemektedir.

 

İstihdam Sermayenin Krizidir

Küresel fabrikaya dayalı sermaye birikim sürecinde, emeğin tahakküm altına alınmasını yeniden düzenlemeye yönelik pek çok yasa çıkarılmakta. Bu yasalar ancak, sermayenin 1970’lerde girdiği krizi, emeği tahakküm altına alamamasının krizi olarak okuduğumuzda anlaşılabilir. Sektörel dağılımı ne olursa olsun, emeği ücretli emek biçiminde tahakküm altına alamayan sermaye krizde demektir. İstihdamı salt ekonomik anlamda algılamak, kapitalist toplumsallığın kuruluşunda, öznellikler arasındaki güç ilişkilerini ve çatışmaları göz ardı etmek anlamına gelir. Bu anlamıyla sermayenin istihdam sorunu, kapitalizme içkin ve ücretli emek ilişkisinin devamlılığı üzerinden kapitalist değer üretiminin farklı uğraklarında farklı düzenlemelerle yönetilebilen bir sorun olarak durur. Keynezyen dönemde “tam istihdam” politikaları ile sermayenin emeği tahakküm altına alamamasından kaynaklı krizlerinden biri çözülmüştür. Sermaye bu krizi, emeğin toplumsallığını genişleterek ve içererek, ücretli emeğe/sınıflaştırmaya dayalı kapitalist değer üretme ilişkisini devam ettirecek biçimde yönetmiştir.

Öte yandan istihdam, emeğin değil ücretli emeğin siyaseti açısından bir sorundur. Ücretli emek siyasetinin ana taleplerinden biri genişleyen istihdam olanaklarının yaratılması yönündedir ve bunu talep etmek sermayenin genişleyerek yeniden üretiminin içinde özneleşmek anlamına gelir. İstihdam, emeğin mülksüzleşmesi ve metalaşması anlamında sermayenin sınıflaştırmaya dayalı siyasetinin sürekli yeniden üretimini sağlar. Oysa emeğin siyaseti sınıflaştırmayı değil sınıfsızlaşmayı kuran bir olanaktır. Demek ki üzerinde düşünmemiz gereken şey kendimizi “emek piyasasında” nasıl “pazarlayacağımız” değil, “emek piyasasını” ve “ücret ilişkisini” nasıl parçalayacağımız ve parçalamakla kalmayıp kendi emeğimizi değerli kılabileceğimiz bir toplumsallığı nasıl kuracağımızdır. Ya muhafazakarlaşmaya mahkum bir ücretli emek siyasetinin içinde boş yere debelenip duracağız ya da sermayenin diyalektik işleyişinin dışında kendini değerli kılmanın ve komünalist bir toplumsallığın kurucu gücü olmanın olanaklarını bugünden hayata geçirecek bir emek siyasetinin önünü açacağız. Birincisi için ortodoks Marksizmin bir adım gerisine düşmek yeterli; ikinci yol ise çetin bir yol, çünkü emeğin komünalist bir güç olarak kendini olumlamasının deneyimlerine girmesini ve bu deneyimlere girerken sermayenin “dilinden” kurtularak kendi “dilini” kurmasını gerektiriyor. Marx’tan yola çıkarak, ama onu muhafazakarlaştırarak değil özgürleştirerek. Sermayenin emeksiz hiçbir şey, emeğinse sermayesiz herşey olduğunu hissederek.

Münevver Çelik



[1] Özel İstihdam Büroları Yönetmeliği, 19 Şubat 2004 Tarihli Resmi Gazete, Sayı: 25378

[2] http://www.tisk.org.tr

[3] Özel İstihdam Büroları Yönetmeliği, 19 Şubat 2004 Tarihli Resmi Gazete, Sayı: 25378