Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 18 Şubat 2012 Gösterim: 3169
Yazdır

“Gelenek” dergisinin Eylül 2006 tarihli 89. sayısını okudum. Kemal Okuyan tarafından kaleme alınan “Çözülüşten Vazife Çıkarmak” başlıklı makalenin bazı vurguları, benim için düşündürücüydü. Metin üzerindeki düşünme biçimimin polemik içerikli olduğunun farkındayım. Diğer yandan, solun polemik kültürüne karşı

mesafeli olmamız gerektiğinin de farkındayız. Genel olarak Türkiye solunun düşünme biçiminin, kurucu bir düşünme tarzından daha çok, ötekileştiren bir olumsuzlama kültürüyle karakterize olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu kültür açısından varlık, karşıtını olumsuzlamasıyla kendisini olumlar. Bu bağlamda varlık, bir “öteki” üretmek zorundadır. Varlığın kendisi konuşmaz; varlık, ötekileştirerek kendisini konuşturur. Bu durum, köle ahlakının üretimi ve yeniden üretimidir; diyalektiğin başımıza musallat ettiği bir beladır. Bu bağlamda “sol”un polemik içerikli metinleri kurucu nitelik taşımaz; bunlar, daha çok kurucu olmayan polemik içerikli metinlerdir. Düşünürken, neyin söylendiği değil kimin söylediği daha önemlidir. Bizim de içinde bulunduğumuz bu olumsuz kültürün içinden çıkmak, ciddi bir emeği gerektiriyor. Bu niyeti ifade ettikten sonra, kimin yazdığından daha çok, beni düşündüren metnin bazı bölümleri üzerine düşünmeye geçebiliriz.
Metin, “Engels diyor ki, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri için yazmış olduğu tartışmalı önsözde, ‘devrim hakkı, tek gerçek tarihsel haktır.’” ifadesiyle başlıyor. “Devrim hakkı, tek gerçek tarihsel haktır” alıntısıyla metin, ilk cümlesiyle pozisyonunu sağlama alıyor. Fakat metin, pozisyonunu sağlama aldıran bu vurgunun alıntılandığı önsözü ise, “tartışmalı önsöz” olarak ifadelendiriyor. Metin, “tartışmalı önsöz” diyerek mesafesini koyduğu bir metinden, pozisyonunu sağlama alan bir alıntıyla başlıyor. Mesafe konularak arkada bırakılan bu “tartışmalı önsöz”ü biraz öne çıkarmak, metnin üzerine düşünmek açısından şarttır.
“Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” kitabı, Marx tarafından 1852’de yayımlanmıştır. 1848-1850 süreci üzerine düşünen bir kitaptır. 1848 devrimi ve yenilgisi açısından önemlidir. Engels’in kaleme aldığı önsözün tarihi ise 1895’tir. Kitabın yayımlanış tarihi ile önsözün tarihi arasında tam 43 yıl fark vardır. 1895, Engels’in yaşamını yitirdiği yıldır. Bu önsözün, bir kitap için yazılmış bir önsöz olmanın çok ötesinde bir anlamı vardır. Marksist tarihin önemli bir kesitinin geleceğe miras bıraktığı bir değerlendirmedir. Ne yazık ki bu miras, hiç de hayırlı sonuçlar doğurmamıştır. Bernstein ve Kautsky, bu mirasın ürünleridir. Ve bu miras, Sovyetlerin çözülmesine neden olduğu gibi, bütün canlılığı ile yaşamaya da devam etmektedir. Üzerine düşündüğümüz metin de, bunun bir örneği gibi görünüyor.
Engels’in önsözü, 1848 devrimi ve yenilgisi üzerine düşündüren ve tarihsel bir özeleştiriyle, düşündürmenin ötesine geçen bir metindir. “Tarih bizi de haksız çıkardı, bizim o zamanki görüşümüzün bir yanılsama olduğunu ortaya koydu. Hatta daha da ileri gitti: Yalnız bizim o zamanki yanılgımızı savurmakla kalmadı, proletaryanın, içinde dövüşmek zorunda olduğu koşulları da baştan aşağı altüst etti.”1 Engels, 1895’te durup 43 yıl öncesine baktığında, köklü bir değerlendirmede bulunmaktadır. Bu değerlendirme, konjonktürel bir özeleştiriyi değil, Marksizmin politik kuruluşunun yeniden gözden geçirilmesini içermektedir. Marksist kriz teorisinin yeniden gözden geçirilerek kurulmasıdır. Politik felsefe açısından, diyalektik üzerinden Hegel’e geri dönüştür. Bu bağlamda 1848 özeleştirisinin, Marksist tarih üzerinde bir soykütük çalışması yapıldığında, önemli bir kırılma boyutunun tarihselliğini ifade ettiği görülecektir. Marksistler, bu “kırılma” üzerine pek düşünmemişlerdir; düşünenler ise, “kırılma” öncesini genç Marx, bilimsel olmayan Marx, Marksist olmayan Marx, insan merkezli bakan hümanist Marx gibi ifadelerle değerlendirerek, “kırılma”yı bilimsellik bağlamında olumlamışlardır. Bu olumlayış, “sol”un bugünkü tıkanıklığının önemli bir boyutunu teşkil etmektedir.
Marx ve Engels, 1848 Avrupa’sını sallayan proletaryanın başkaldırısından, komünist bir devrimin gerçekleşebileceğine inandı. Fakat tarih onları haksız çıkardı. Yenilgi, politik açıdan öznel koşulların olgunlaşmamasından kaynaklanmıyordu. Çok daha köklü yapısal bir nedene bağlıydı: Devrimin tarihsel koşulları, bilimsel açıdan oluşmamıştı. Engels, 1895’te kaleme aldığı “tartışmalı önsöz”de, durumu şöyle ifade eder: “Tarih, bizi ve benzer düşüncede olanların hepsini haksız çıkardı. Tarih gösterdi ki, kıta üzerindeki iktisadi gelişme durumu, o zaman, kapitalist üretimin kaldırılması için henüz yeterince olgunlaşmamıştır ve tarih, bunu 1848’den bu yana bütün kıtayı kaplamış olan ve Fransa’da, Avusturya’da, Macaristan’da ve son olarak Rusya’da büyük sanayiye ancak şimdi gerçekten söz hakkı veren ve Almanya’yı da birinci sınıf bir sanayi ülkesi durumuna getiren –bütün bunlar kapitalist bir temel üzerinde, yani 1848’de pekala genişlemeye elverişli bir temel üzerinde olmak üzere– iktisadi devrimle tanıtladı.”2 Marx ise, bu durumu 1850’de kaleme aldığı, 1848 devriminin değerlendirmesini içeren metninde şöyle ele alıyordu: “Burjuva toplumun üretici güçlerinin, burjuva ilişkileri çerçevesi içinde, mümkün olan olanca hız ve bereketiyle geliştiği bu genel refah döneminde, gerçek bir devrim söz konusu olamaz. Böyle bir devrim, ancak şu iki etmen, modern üretici güçler ile burjuva üretim biçimleri çatıştıkları dönemlerde mümkündür.”3 Marx, 1852’de yayımladığı “Fransa’da Sınıf Savaşımları” kitabında ise, çok daha açık bir değerlendirmede bulunur: “Yenilgiye uğrayan, devrim-öncesi geleneksel uzantılar, keskin, uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları noktasına henüz gelmemiş olan toplumsal ilişkilerin sonuçları idi.”4
1848 devriminde tarihsel koşullar, “kapitalist üretimin kaldırılması için henüz yeterince olgunlaşmamıştı”; “iktisadi devrim” devam ediyordu. “Modern üretici güçler ile burjuva üretim biçimleri” arasındaki çatışmadan bahsedilemezdi. Devrimin tarihsel koşulları yoktu. Ve devrim, “uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları noktasına henüz gelmemiş olan toplumsal ilişkilerin sonuçları”na çarptı. 1848 Avrupa’sının devrim isteyen sokakları ve barikatları istedikleri kadar radikal olsunlar, devrimin tarihsel koşulları olgunlaşmadığı sürece yenilgiye mahkumdular. Peki devrimin tarihsel koşulları oluşana kadar politik taktiğimiz ne olmalıydı? Sermayenin üretimi ve yeniden üretiminin ekonomik ve toplumsal açıdan devindiği koşullar altında çıkacak siyasal krizler döneminde, politik çalışma bağlamında, durumdan nasıl bir vazife çıkarılmalıydı? Bu sorunun yanıtını, Engels’in kaleme aldığı “tartışmalı önsöz”den alalım: “Dünya tarihinin acı cilvesi her şeyi altüst ediyor. Biz, ‘devrimciler’, ‘kargaşalık çıkaranlar’, legal yollarla, illegal yollarla ve kargaşa ile olduğundan çok daha iyi gelişiyoruz, başarılı oluyoruz. Kendi kendilerine verdikleri adla düzenin partileri, gene kendilerinin yarattıkları yasal (legal) durum yüzünden yok olup gidiyorlar. Onlar, Odillon Barrot’un ağzından umutsuzlukla bağırıyorlar: Yasallık (legalite) bizi öldürüyor; oysa biz, bu legalite içinde kaslarımızı sağlamlaştırıyor, yanaklarımızı pembeleştiriyoruz ve sonsuz gençliği soluyoruz...”5 Evet, “tartışmalı önsöz”de Engels bize ne söylüyor? Devrimin tarihsel koşulları olgunlaşmadan, devrim için durumdan vazife çıkarmayın diyor.
Arkada saklı kalan “tartışmalı önsöz”ü biraz öne çıkardıktan sonra, şimdi “Gelenek” dergisinde yayınlanan “Çözülüşten Vazife Çıkarmak” başlıklı makaleyi öne çıkararak düşünmemize devam edebiliriz. Peki “Çözülüşten Vazife Çıkarmak” başlıklı metin bize ne söylüyor? Metin, Lenin’i referans göstererek, sömürenlerle sömürülenleri aynı anda etkileyen bir bunalım olmaksızın bir devrimden bahsedilemeyeceğini vurguladıktan sonra, “Türkiye böyle bir bunalıma mı gitmektedir?” sorusunu yöneltiyor. Bu soruya “hayır” denilemeyeceği yanıtını vererek, kendisini tekrardan sağlama alma ihtiyacı duyuyor. Hemen sonra “ama”lı, “fakat”lı ve “ancak”lı cümleyle devam ediyor. “Ancak, devrimci bir çıkış arayacaksanız, bugün ülkeyi bunaltan gelişmelerin tarihteki benzerlerine göre oldukça özgün olduğunu da hesaplamanız gerekir” diyerek, bu özgün durumu somutluyor: “Kapitalist devlette başlayan çözülme sürecinden duraksamaksızın emekçi sınıflar için bir iktidar şansı yaratamıyor oluşumuzun nedeni, çözülüşün sermayenin egemenliğinin zayıflaması ile paralel işlememesidir. Daha somut bir ifadeyle, başka bir durumda, sistemin çözülüşünden dem vuracakken, 2006 Türkiye’sinde devletin çözülüşünden söz etmemiz, devletle beraber sistemin çözüldüğüne ilişkin bulguların henüz ortaya çıkmaması ile ilgilidir.” Bu somutlamadan sonra da, metin başından itibaren yaptığını tekrarlamaya devam ediyor: Devrimciliğe halel getirmeyecek bir biçimde kendini sağlama alarak, anlatmak istediğini satır aralarına gizliyor.
Her paradigma, kendi söylemi içinde tutarlı olmalıdır. Türkiye’de yaşanan nesnel koşullar, ancak yeni bir paradigma içinde okunup konuşturulabilir. Metnin sahip olduğu paradigma, yaşananları okumada tıkanıyor ve kavramsal krize giriyor. Bu tıkanma durumu, Türkiye’de yaşanan durumu özgün bir durum olarak ifadelendiriyor; fakat, metnin üstlendiği paradigma açısından, yukarıdaki somutlama özgün bir durumu ifade etmiyor; bunun altını çizmek gerekiyor. Metin söylemci, indirgemeci bir ideolojik yaklaşımın sonucu ezberleriyle nesnel koşulları örtüştüremiyor. Gerçekten de olup bitenler, ezberlere sığmayacak türden bir gerçekliği oluşturuyor. Öte yandan, kendi paradigmasıyla örtüşen soyutlamalar yapabilir olmasına rağmen, bu soyutlamalardan uzak durmaya çalışıyor. Politik hareketlerin sınıfsal nitelikleriyle çözümlenmesi gerekirken, sınıfsal karakterlerinden uzak ve soyut, Kürt, siyasal islam ve Kemalist güçlerin krizinden bahsediyor. Metin, kavramsal ve kuramsal bir kriz içinde ve bundan çıkamıyor ve kendi krizinden bahsetmiyor.
Metin, Türkiye’de yaşanan krizin özünü tanımlayamıyor. Egemenlik biçimiyle, bir egemenlik biçimine uygun devlet biçimleri arasındaki farkı koymada tıkanıyor. Çözülen bir egemenlik biçimi midir, yoksa devlet biçimi midir; bunu kavramsal olarak netleştiremiyor. Eğer devlet biçimi ise ve çözülen devlet kapitalist devlet ise, sermaye egemenliği devletin çözülüşüne rağmen güçleniyorsa, sermaye ile çözülen devlet arasındaki sınıfsal fark ve ilişki koca bir boşluk olarak kalıyor. Sınıfsallıktan dem vuran metin, sınıfsal çözümlemeden bihaber davranıyor. Çözülen devlet Kemalizmi ve ulusal sermayeyi, devletin çözülüşüne neden olan “katil emperyalizm” ve onun işbirlikçileri emperyalist sermayeyi mi temsil ediyor? Eğer emperyalist sermayeyi temsil ediyorsa, hangi emperyalist merkezin sermayesini temsil ediyor? Küresel sermaye emperyalist bir sermayeyi ifade ediyorsa, küresel sermaye çok merkezli midir, yoksa tek merkezli midir? Eğer küresel sermaye çok merkezli bir melezliği ifade ediyorsa, emperyalizm teorisindeki değişiklikler nelerdir? Bu soruları çoğaltmak mümkün. Fakat anlamı yok. Burada vurgulamak istediğimiz, bu sorular üzerinde düşünmeden ve kavram üretmeden, tutarlı bir mimariye sahip olmanın mümkün olmadığıdır. Hele hele devletin çözülüşü üzerine düşünmek hiç mi hiç mümkün değildir. Bu durumda, sonuçların ötesine geçmek mümkün görünmüyor.
Çözülen, devlet biçimi değil egemenlik biçimidir. Çözülen, postmodern sermaye karşısında bir egemenlik biçimi olan ulus devlet biçimidir. Metin bize, bu durumu satır aralarına gizleyerek, utangaç bir biçimde söylemeye çalışıyor. Kendisine bile itiraf etmekten uzak duruyor.
Evet yine tekrarlayalım, metin bize krizin özünü tanımlayamıyor. Sermaye birikiminin genişleyerek üretimi ve yeniden üretimi devinip devam ederken, sermaye egemenliğini güçlendirirken, bir sistem olarak krize girmezken, devletin çözülmesi siyasal bir krizi ifade ediyor. Emek ile sermaye arasındaki çatışmanın toplumsal ve siyasal antagonizmaya dönüşmediği bir siyasal krizin özü nedir? Metnin savunduğu paradigma, bunun yanıtını Lenin’den öğrenebilir. Sermayeler arası güç ilişkilerinin it dalaşını ifade eden krizinin özü burjuvadır. Metin, bu krizin özünün sınıfsal niteliğini tanımlamıyor. Burjuva özlü bir siyasal krizin devrim sorunu olup olmaması ayrı bir tartışma konusudur. Biz, krizin sınıfsal özünü konuşuyoruz, devrim sorunu olup olmamasını değil. Metin, krizin burjuva özlü olduğunu ifade etmiyor. Ettiği an, bu krizin sınıfsal güçlerini tanımlaması gerekiyor. Emperyalist sermaye ile ulusal sermaye ya da küçük burjuvazinin sol kanadı arasındaki çatışma olarak ifade etmesi gerekiyor; fakat metnin kendisi de, ödlek ya da cesur bir ulusal sermayeden bahsedilemeyeceğini, bahsedildiğinde ise siyasal bir ittifakın kaçınılmaz olduğunu biliyor. Metin, bize kriz çözümlemesinde anti-kapitalizmden hiç söz etmiyor. Metin, “komünistlik” siyasal kimliği ile anti-emperyalist siyasal bağımsızlık mücadelesinin burjuva özü arasındaki niteliksel farkı görmek istemiyor. Demokratik devrimi üstlenmeye çalışırken, sosyalist devrim diyor. Aşamacı devrim içinde olduğunu görmek istemiyor.
Kafası çok karışık, bu bağlamda kavramsallaştırmada cesur olamayan bir metinle karşı karşıyayız. Bu kafa karışıklığı, modernist söylemle yapılanmış “sol” bir paradigmadan kaynaklanıyor. Metin, söylemek istediğini satır aralarına saklayıp duruyor. Söylenmek isteneni, satır aralarından açığa çıkarmak gerekiyor. Metin, bize anti-emperyalist bir sosyalist ya da demokratik devrimin koşullarının olmadığını, şu an için bu durumdan devrim adına vazife çıkarılamayacağını söylüyor. Peki bu durumdan ne vazife çıkarıyor: Çözülen ulus devlettir; vazifemiz, bir dış olgu olan emperyalizme karşı çözülen ulus devleti savunmak ve korumaktır. Bu durum, çok tehlikeli bir yola kapı açıyor...

Komünizm Sınıf Olmayı Reddetme Politikliğidir
Varlık kudretiyle tanımlanır. Kudret varlığın eylemselliğidir. Varlık, kudreti olan eylemselliğinden önce gelmez. Bu bağlamda varlık, kudreti olan eylemselliğinde oluştur. Politiklik, varlığın içkin gücüdür. “Ahlak”ın politikliği ile “Etik”in politikliği arasındaki fark budur. Diyalektikle aramızdaki politik felsefe farklılığı buradan kaynaklanır. Marx için proletaryanın kudreti yoksulluğu, ezilmişliği, sömürülmüşlüğü değildir. Bu bir durumdur. Bu durumu temel almak, proletaryayı muhalif bir güç olmaktan öteye götürmez. Proletaryanın sınıf gerçekliği yoksulluğudur; Marx, politik olarak, proletaryanın bu köleliğini temel almaz. Proletaryanın köle ahlakını ve bunun muhalif politikliğini reddeder. Marx için proletaryanın önemi nedir? Marx için proletarya muhalif bir güç değil, tarihsel olarak karşıdan kurucu bir güçtür. Marx için proletaryanın karşıdan kurucu gücü, bütün sınıflaştırma ilişkilerini yıkan, kendisiyle birlikte bütün sınıfları ortadan kaldırma kudretidir. Proletarya, sınıf olarak kendini reddetme kudretine sahip tek tarihsel güçtür. Komünizm, emeğin sınıflaştırılmasına karşı sınıfsızlaşmayı bugüne içkin kurma politikliğidir.
Sermayenin kudreti sınıf olmaktır; bütün toplumsal ilişkileri sınıf üretme ilişkileri olarak üretmek ve yeniden üretmektir. Sermaye, toplumsal sınıf üretme ilişkilerini birbirine aşkınlaştırır. Aşkınlaştırılan bu güçler, çelişkiler ve çatışmalar üzerinden devinir. Sermaye, sınıfların birbirleri üzerindeki tahakkümünü iktidarlaştırır. Sınıflar iktidar ister. İktidarın gücü savaştır. Bu bağlamda, sermayenin toplumsal ilişkilerinin üretimi ve yeniden üretiminde, sermayenin kendini olumlama politikliğinde barış yoktur. Diyalektik, içkin bir yabancılaşmadır, varlık olarak sınıf üretme ilişkisinin politik felsefesidir.
Değer teorisine içkin bir antagonizma kurmayan hiçbir politik teori, devrimci ve komünist değildir. Sermaye kendisini olumsuzlayarak, olumsuzladığıyla çelişerek ve çatışarak kendisini olumlar. Bu onun devinimidir. Ücretli emek, sermayenin kendisini olumsuzlayarak olumladığı bir biçimidir. Sermaye, emeği ücretli emek altında sınıflaştırarak kendisini kurar. Ücretli emek, sermayenin yabancılaşmış biçimidir. Ücretli emek, emeğin sınıflaşmış ve sermayeleşmiş biçimidir. Sermaye ile ücretli emek arasındaki çelişki, toplumsal bir antagonizmayı kuran bir çatışmaya dönüşmez. Ücretli emek siyaseti, bir köle siyasetidir. Emek ile sermaye arasındaki antagonizma, emek ile ücretli emek arasındaki uzlaşmazlıktır. Ya özgürlük ya da kölelik, ya sınıflaşma ya da sınıflaşmama, ya demokrasi ya da komünizm! Bu bağlamda reformizmin sınıfsal temeli, ücretli emek ve ücretli emek siyasetidir. Bu reformizm, ister silahlı olsun isterse bir devrim sorunu olsun, kapitalizm içidir ve burjuvadır.
1848 öncesinde komünizm, asıl olan devrimcilikle özdeşti, bugüne içkin, maddi bir politiklikti ve karşıdan kuruculuğu içeriyordu. 1848 devrimi ve yenilgisinden sonra, komünizm tarihin bir uğrağına ertelendi. Tarih, sınıflar mücadelesi tarihi idi. Fakat tarih, üretici güçlerin gelişme tarihi oldu. “Tarih gösterdi ki, kıta üzerindeki iktisadi gelişme durumu, o zaman, kapitalist üretimin kaldırılması için henüz yeterince olgunlaşmamıştır” denerek, sınıflar arası antagonizma iktisadi gelişmenin olgunlaşmasına bağlandı. “İktisadi devrim” devam ettiği sürece üstyapı krizlerinin toplumsal ve siyasal krizlere dönüşmeyeceği, bilimsel bir anlayış olarak kabul edildi. Bu bağlamda, siyasal çözülüşün “sermayenin egemenliğinin zayıflaması ile paralel gitmemesi” durumunun tespiti, devrimci durumun olmayışı sonucuna neden oldu. Durup şöyle denebilir: Küresel sermayenin “iktisadi devrimi” sürdükçe, çıkacak olan siyasal krizler devrimci koşulları oluşturmayacaktır. Oysa, sermayenin emeği ücretli emek altında sınıflaştırarak tahakküm altına almasından ve sınıfsal egemenlikten bağımsız bir “iktisadi devrim”den söz edilemez. “İktisadi devrim”, emeğin yıkıcı gücünün pasifize edilerek üretici güce dönüştürülmesidir. Bizim açımızdan, komünist bir yıkıcılık ve karşıdan kuruculuk olmadan, sermayenin “iktisadi devrimi” tarihsel olarak durmayacaktır. Artı-değer üretimi, sermayenin siyasal egemenliğinden bağımsız üretilemez. “Uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları noktasına henüz gelmemiş olan toplumsal ilişkiler” soyutlaması ile 1848 Avrupa’sının devrim isteyen sokakları arasında bir uzlaşmazlık var!
Marx, “içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz” demektedir. Bundan anladığımız, sermayenin, küresel toplumsal hayatı ve emeği sermayeleştirerek üretken emeğe dönüştürmeden yok olmayacağıdır. Diyalektiğin determinist ve erekselci nedenselliğiyle karşı karşıyayız. Leninist devrim, bu aklın kırılışıdır. Gramsci’nin dediği gibi, Ekim devrimi Kapital’e karşı bir devrimdir.
Peki emeğin sermayeleşerek ücretli emek altında üretici güçlere dönüşmesinin tarihsel olarak gelişiminin durduğu üst nokta nedir? Kapitalizmin çözüleceği nihai tarihsel kriz nasıl gerçekleşecek? Alman Marksizmini parçalayan soru budur. Bernstein, Kautsky ve Rosa ayrışmasının temeli burada yatar. Marx, Grundrisse’de, sermayenin çözülüşünün sermayenin kendi elleriyle olacağını söylüyor. Üretici güçlerin bir parçası olan cansız emek o kadar gelişecek ki, üretim sürecindeki artı-emek zamanını üreten canlı emek üretim sürecinden tasfiye olacak ve artı-değer üretimi duracak ve değişim değeri üzerine kurulu toplumsal ilişkiler kilitlenecek. İşte o zaman, sermaye kendi elleriyle kendisini çözecek. İşte o zaman, üretici güçler ile üretim ilişkileri konjonktürel olmayan tarihsel uzlaşmaz krize girecek. Bu zemin, devrimi sermayenin ekonomik krizlerine gömdü. Sermayenin krizlerini bekler olduk. Sermayenin ekonomik krizi olduğunda devrimci durum, kriz olmadığında evrimci durum. Oysa, sermayenin ontolojisinin kriz olduğunu, sermaye egemenliğinin bir kriz yönetimi olduğunu, sermaye krizinin olduğu her zeminin burjuva olduğunu unuttuk. Evrim ve devrimin iç içeliği ve emperyalizmin dış olgu değil iç olgu olduğu soyutlamasının derinliğini yakalayamadık.
“Tartışmalı önsöz” ile 1848 devrimi ve yenilgisi değerlendirmeleri, Marksizmin soykütük çalışmasında politik bir kırılmayı ifade ediyor. Marksizmin determinist erekselci kuruluşu üzerine düşünmek ve buna müdahale etmek gerekiyor. Diyalektik üzerinden Marx’ın Hegel’e dönüşüne dur demek gerekiyor. Ahlaktan etiğe, emeğin kudretine geri dönmek gerekiyor. Bu kırılma nasıl ki politik olarak kurularak günümüze geldiyse, emeğin kudretine dönüş de politik olacaktır. Komünizm, bugünden emeğin olumlanma politikliğine içkin kurulacaktır.

Ücretli Emek Siyaseti Burjuvadır
Marx, kapitalist toplumsal ilişkilerin politikliğini kuran üç temel sınıftan bahseder: ücretli emek, sermaye ve rant. Bu üç temel sınıf arasındaki ilişki diyalektiktir ve antagonist değildir. Bu sınıflar arasındaki çatışma, kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşunun devinimidir. Her sınıfın varlığı, karşıtını üretmesinden geçer. “Aynı zamanda hem ücretli emeğin korunmasını hem de sermayenin ortadan kaldırılmasını istemek, demek ki kendi içinde çelişkili ve kendi kendini çürüten bir taleptir.”6 Bu bağlamda ücretli emek, kapitalist toplumun kurucu sınıfsal gücüdür. Sermaye, ücretli emeği sınıf olarak kabul eder ve toplumsal ilişkilerin işletilip çalıştırılmasında özneleştirir. Ücretli emek, hem kurulan hem de kuran sınıfsal bir öznedir. Ücretli emeğin kurucu gücü, muhaliflik ve buna bağlı olarak kapitalizmi reforme etme gücüdür.
Marx için “emek”, “ücretli emek değildir. “Emek kendine ve ücrete ayrışır. İşçinin kendisi bir sermaye, bir metadır. Karşılıklı düşmanca karşıtlık.”7 Emeğin kendini olumlama politikliği ile ücretli emeğin kendini olumlama politikliği farklıdır. Ücretli emek ve sermayenin kendini olumlama politikliği diyalektik iken, emeğin kendini olumlama politikliği antagonisttir. Emeğin politikliğini ücretli emeğin politikliğine indirgeyerek özneleştirmek, emeği, sermayenin olumlama politikliğinin diyalektiğine kapatmaktır. 1848 değerlendirmeleri, emeğin siyasetini ücretli emeğin siyaseti ile özdeşleştirmiştir. Alman Marksizminin politik pratiği bunu ifade eder. Şimdi, emeğin politikliğini ücretli emek siyasetine kapatmanın siyasal soykütüğüne bakmak gerekir.
Emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması ve kapitalist toplumsal ilişkilerin kurucu sınıfsal gücü olarak özneleştirilmesi, emek ile sermayenin sınıfsal mücadelesinin antagonizmasına içkin kurulmuştur; bir başka deyişle, sermaye egemenliğinin kuruluşuna içkindir. Bu egemenliğin kuruluşu, sermayenin emeği ücretli emek altında tahakkümü altına alması ile mümkündür. Sermayenin egemenlik biçimi olarak ulus devlet, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasının bir kuruluşudur. Ulus devlet, sınıflar mücadelesinin ürünüdür, sınıfsal ve tarihseldir. Ulus devlet, burjuvazinin feodalite, emek ve burjuvazinin değişik kanatlarıyla savaşarak elde ettiği bir egemenlik biçimidir. Sermayenin ve emeğin vatanı yoktur. Burjuvazinin egemenliğinin uluslaşması, sermayenin uluslaşması demek değildir. Tam tersine sermayenin dünyalılığı, ulus devlet egemenliği altında, emeğin ücretli emek altında uluslaştırılmasından geçmektedir. Ulus devlet, emeği uluslaştırmış ve halklaştırmıştır. Ulus devlet, emeğin ekonomik ve politik sınırlar içine çitlenmesi, sermayenin siyasal mülkü haline getirilmesidir; emeğin yerliliğine ve dünyalılığına koyulan politik bir yasaktır. Ve emek, ulus devlet egemenliği altında ücretli emek olarak sınıflaştırılmış ve ulusal kurucu bir sınıfsal güç olarak özneleştirilmiştir. Ücretli emek siyaseti, ulusal kurucu bir güç siyasetidir.
19. yüzyıl, sermayenin bir egemenlik biçimi olarak ulus devletin kuruluşunun yüzyılıdır. Fakat, ulus devlet egemenlik biçiminin devlet biçimleri oturmamıştı. Devlet biçimleri; anayasal monarşi, Bonapartizm, burjuva demokrasisi ve faşizm olarak seyir izledi. Ücretli emek ve siyaseti, bu devlet biçimlerinin kuruluşunda ve yıkılışında önemli bir güçtü. Ücretli emek, sermaye ile bu sınıfsal savaşımında, ulusal kurucu bir güç olduğunu ispatladı ve meşru kıldı. Burjuva demokrasisi, ücretli emek siyasetinin bir ürünüdür. İnsan hakları, düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, sendikalar, işçi ve komünist partiler, genel oy hakkı, seçimler ve parlamento kapitalizmi reforme ederek güçlendirdi. Sınıfsal olarak güçlenmesi, kapitalizmin güçlenmesinden geçiyordu. Ücretli emek siyaseti, ücretli emeğin ortadan kaldırılmasının gücüne asla dönüşemedi. Dönüşemezdi; çünkü ücretli emek, kapitalist toplumsal ilişkilerin kurucu gücüydü.
Emek için özgürlük toplumsaldı, eşitlik toplumsaldı, demokrasi toplumsaldı ve bağımsızlık toplumsaldı. Ücretli emek siyaseti, bu toplumsallığı siyasal özgürlüğe, siyasal eşitliğe, siyasal kurtuluşa, siyasal bağımsızlığa ve siyasal demokrasiye dönüştürdü. Birinci Dünya Savaşı’nda, ücretli emek siyaseti, Kautskycilik, burjuva demokrasisinin kazanımlarının korunması bağlamında, vatan savunması olarak ulus devleti savundu ve korudu. Lenin, bu siyasete “sosyal şovenizm” dedi.

Lenin
Lenin, emperyalizm çözümlemesini politik bir kriz teorisine dönüştürdü. Leninizm, Alman Marksizminin determinist kuruluşuna, asıl olan devrimcilik duruşundan bir müdahaledir. Ortodoks Marksist Menşeviklere karşı, Marksizmin heterodoks kuruluşudur. Marx toplumsal bir devrim sonucu siyasal çözülmeyi kurarken, Lenin siyasal devrim sonucu toplumsal çözülüşün geleceğini kurdu. Ekonomik gelişmenin olgunlaşmasından daha çok, sınıflar mücadelesinin gücüne güvendi.
Bugün Leninizm adına emperyalizm teorisini savunanların, Lenin’in emperyalizm anlayışıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Lenin, kapitalizmin tekelci aşamaya geldiğini teorize etmedi; mali oligarşiyi, sermaye ihracını Lenin bulmadı. Emperyalizm ve sömürgecilik ilişkisini de Lenin kurmadı. Lenin’den önce bunlar yazılıp çizilmişti. Lenin, bütün bu emperyalizm çözümlemelerini politik kriz teorisine dönüştürdü. Emperyalizmi, bir devlet teorisi olarak kurdu. Lenin için emperyalizm, tekelci devlet kapitalizmidir. Lenin, emperyalizmi yalnızca dünyanın sömürgeleştirilmesi ve paylaşılması olarak anlamadı. Bu durum zaten bilinendi. Lenin’in emperyalizmi, politik krizdir; paylaşılmış olan dünyanın yeniden paylaşımıdır. Ulusal tekellerin uluslararası rekabetinin, devletler arası açık askeri savaş üzerinden sürdürülmesidir. Lenin, “Gelişimin, istisnasız tüm işletmeleri ve devletleri içine alacak tek bir dünya tröstünün kurulması yönünde olduğundan şüphe yoktur. Ama bu yöndeki gelişme öylesine stres, tempo, antagonizmalar, çelişkiler ve tepetaklak gelişmeler –sadece ekonomik değil, fakat aynı zamanda politik, ulusal vs.– şeklinde gelişmektedir ki, ulusal finans kapitallerin dünya çapında bir ultra-emperyalizm yapısında birleşmesinden önce, emperyalizm kaçınılmaz olarak yok olacak ve kapitalizm kendi karşıtına dönüşecektir”8 diyerek, kapitalizmin bu krizi aşamadan yok olacağı öngörüsüyle, devrimci durum tespiti üzerinden devrimci bir vazife çıkardı. Lenin sınıf mücadelesine, proletaryanın devrimci politik öznelliğine inandı. Hem devlet çözülüyor hem de sermaye egemenliğini devam ettirerek sistem çözülmüyor tespiti, devrimci durum tespiti değildir; zaten bu ifade ediliyor. Oysa Lenin’in bize öğrettiği, emperyalizm var olduğu sürece devrimci durumun teorik olarak değil somut ve politik olarak var olduğudur. Lenin bize, emperyalizm çağı sosyalist devrimler çağıdır demez, proleter devrimler çağıdır der. Çünkü krizin özü burjuvadır ve burjuva özlü krizlerin devrimci çözümünü proletarya üstlenmelidir.
Lenin ile birlikte, devrim batıdan doğuya dönmüştür. Devrimlerin özü, emperyalizme karşı siyasal bağımsızlıktır. Lenin’in dediği gibi siyasal bağımsızlık, ulusal sınır ve ulusal devlet demektir. Ulusal kurucu güç olarak ücretli emek siyaseti yeniden devrededir. Üçüncü dünyada, reform devrim sorunudur ve ücretli emek, bu devrimleri üstlenerek devrimci bir güce dönüşmüştür. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ücretli emeğin ulusal kurucu güç olma siyaseti devletin demokratikleştirilmesi üzerinden kurulurken, üçüncü dünyanın ücretli emek siyaseti emperyalizme karşı siyasal bağımsızlık, ilerleme, kalkınma ve toplumsal sermaye birikiminin oluşturulmasına dönüşmüştür. Gerek gelişmiş gerekse geri bıraktırılmış ülkelerdeki ücretli emek siyaseti, sınıf olarak kendisini üretmenin ve yeniden üretmenin siyasetidir. Devlet sınıf ister, sınıf da devlet; çünkü devlet, sınıfların politik öznelliğini üretme ilişkisidir.
Topraklarımızda ulus devletin kuruluşunda, ücretli emek siyaseti kurucu bir güç olamamıştır. Ulus devlet kuruluşu, tam tersine komünist partinin tasfiyesi, katledilişi üzerine kurulmuştur. İkinci bir süreç olarak, devletin demokratikleştirilmesi boyutunda bir ağırlık olamamıştır. Gelinen durum açısından, ücretli emek ulusal kurucu bir güç değildir. Bu durum, ciddi bir siyasal boşluğu doğurmaktadır. “Çözülüşten Vazife Çıkarmak” başlıklı makale ve modernist söylemle yapılanmış sol, bu boşluğu üstlenmeye soyunmaktadır. Bugün bunun politik karşılığı, ulus devleti savunmak ve korumaktır. Beklenti, buradan kurulacak bir ağırlığın toplumsal meşruluğu sağlamasıdır. Sonradan gelecek olan sosyalist iktidarın zemininin kurulmasıdır. Buradan bir iş çıkmaz. Çünkü ücretli emek siyasetinin tarihsel koşulları kalkmıştır. Günümüzde ulus devleti savunmak, “devlet” kavramını savunmakla özdeş hale gelmiştir. Postmodernleşmiş sermayenin terk ettiği modernizmin kalelerine saldırmanın ve oralarda mevziler kazanmanın bir karşılığı yoktur. Çünkü bu kaleler terk edildi; içerisinde kimsecikler yok. Bu siyaset, olsa olsa küreselleşmenin reforme edilmesine yarar ki, o da komünistlerin işi değildir.

Çözülen Ulus Devlettir
Biraz kavramsal netliğe ihtiyacımız var. Egemenlik biçimi, devlet ve devlet biçimi arasında ilişkisellik ve iç içelik olmasına karşın, bunlar aynı şeyler değildir. Eylemden önce özne gelmez. Bu bir metafiziktir. Özneyi kuran ilişkiselliktir. Özne ile nesne arasındaki eylemsel ilişki praksisi; bireysel, sınıfsal ve toplumsal öznelliği üretir. Bu bağlamda nesnellik, obje değil eylemselliğe içkin öznelliktir. Politiklik, sınıfların öznelliğidir. Devlet, öznellik üreten bir ilişkiselliktir ve bu ilişkinin kudreti sınıf üretmektir. Devlet, sınıf üretme ilişkiselliğidir. Bir sınıf, sınıfsal varlığını üretmek ve yeniden üretmek istiyorsa devlet olmak zorundadır. Varlık olma güçleri sınıf olmaktan geçen her sınıf için devlet bir araçtır. İster sermaye sınıfı burjuvazi isterse sermayenin yabancılaşmış biçimi ücretli emek olsun, kıble devlet olmaktır. Emeğin var olma kudreti ise, sınıflaştırılmaya karşı sınıf olmama politikliğidir. Devlet, emeğin komünalist politik öznelliğini üreten bir araç değil, tam tersine bir sınıf üretme ilişkisi olarak yok edilmesi gereken aşkınsal bir iktidardır.
Egemenlik, bir toplumsal ilişkide bulunan sınıfların niteliğini üreten değer üretme biçiminin uzamsal mekânıdır. Bu uzamsal mekân, doğrudan değer üretim biçiminin niteliğine bağlıdır. Devlet biçimi ise, egemenliğin kurduğu sınıfsal niteliklerin politik öznelliğinin üretimi ve bu sınıfsal öznelliklerin çatışkısını, hiyerarşisini ve dengesini kuran politik zemindir. Çözülen devlet değildir. Sermaye güçlerinin kendi çatışmalarından kaynaklanan bu çözülüşten yine bir devlet çıkar. Çözülen devlet biçimi de değil, onu da aşan bir egemenlik biçimi olan ulus devlettir.
Kapitalizmin egemenlik biçimlerindeki değişim, doğrudan sermaye birikim süreçlerindeki değişimlere bağlıdır. Sermayenin genişleyerek üretimi ve yeniden üretimindeki değişmelerin özgünlüğü, kapitalist sınıfların öznelliğini değiştirir, dönüştürür ve yeniden ama yeniden kurar. Sermayenin genişleyerek üretimi ve yeniden üretiminin özgünlüğü değişmiştir. Bu değişime uygun kapitalizm, yeni bir egemenlik kuruluşu içindedir. Emperyalizmin kuruluşunun ve üretiminin egemenlik biçimi ulus devlettir. Bu egemenlik biçiminin kurduğu sınıfların politik çatışmasının oluşturduğu sınıfsal öznelliklere göre devlet biçimleri kurulmuştur.
Emperyalizmin sınıfsal niteliği tekelci sermayedir. Tekelciliği kuran üretimin ekonomisi ulusal ekonomi, pazarı ise dünya piyasasıdır. Ulusal ekonominin sınırları içinde kâr oranlarını belirlemeyi politik gücüyle güvenceye alır. Kâr oranlarının düşme riskini ise dünya pazarıyla çözer. Ulusal tekeller, uluslararası rekabette ulusal ekonomilerini koruyucu önlemlerle güvenceye alır. Kapitalizmin emperyalist çağının en temel çatışması, tekellerin ulusal çıkarı ile sermayenin uluslararasılaşması arasındaki gerilim üzerine kurulmuştur. Yeniden paylaşım savaşı ile, emperyalist devletler arasında açık askeri savaş ile, bu gerilimin çözümüne gidilmiştir. Birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşının, faşizmlerin yaşandığı, devrim ve karşı devrimlerin kurulduğu 20. yüzyıl bu gerçekliğin ifadesidir. Zaferimizle 20. yüzyılı açtık ve yüzyılın sonlarına doğru çözülerek çöktük. Dünyanın en güçlü ordusuna, polisine ve devletine sahiptik, fakat yenildik. Bizi yenen kendimizdik.
Emperyalizm, kapitalizmin çelişkisini karşı devrimin politik gücüyle çözdü. Tekeller, eskiden ulusal gücüyle uluslar arasında güçtü. Şimdi ise, küresel bir güç olmadan ulusal bir güç olması imkansızdır. Artık küresel tekellerin çağındayız. Emperyalizm, dış olgu olmaktan çıkıp iç olgu olmayı başardı ve bunu tamamladı. Emperyalizm; toplumsal bir ilişki, toplumsal bir hayat ve biyo-politik üretim olarak karşımızda kapitalizm olarak durmaktadır. Üretilen meta, tüketim maddesi olmaktan çıkmış, toplumsal hayatın öznellik üretimine dönüşmüştür. Ürün artık üreticidir. Emperyalizm, kapitalist imparatorluğun kurucusudur.
Küresel tekeller çağında, artı-değer üretiminin toprağa bağlı ulusal ekonomik sınırı artık yok. Gerekli-emek zamanı ile artı-emek zamanı arasındaki ilişkiyi kurup toplumsal emek zamanını belirleyen ekonomi politiğin sınırları, ulusal ekonomiden çıktı. Artı-emek zamanını kuran, toplumsal emek zamanını belirleyen, küresel ekonominin egemenliğidir. Cansız emeğin canlı emek, soyut emeğin somut emek, değişim değerinin kullanım değeri üzerindeki tahakkümünü kuran, küresel ekonomi ve küresel pazardır; sermaye, emeğin biçimsel tahakkümünden gerçek tahakkümüne geçmiştir. Küresel sermaye ile organik bir ilişkiye girmeden, onun parçası ve kendisi olmadan artı-değer üretimi artık mümkün değildir. Artık üretimin toprağı yoktur. Küresel sermayenin kuruluşu tek merkezli değil, çok merkezli ve melezdir. Küresel şirketlerin merkezlerinin ulusal menşeli olması üzerinden bir itiraz gelebilir. Bizim bahsettiğimiz bu değildir. Bizim bahsettiğimiz gerçeklik, küresel tekellerin kârlarını yaratan canlı emeğin ulusunun olmayışı, çokulusluluğu ve melezliğidir. Artı-değeri üreten canlı emek küreseldir ve melezdir. Sorun, şirketlerin ulusal menşei değil, artı-değer olan sermayenin çok merkezli, melez üretimi ve kuruluşudur. Sermayeyi üreten canlı emeğin melezliğine bağlı olarak, sermayenin genişleyerek üretiminin ve yeniden üretiminin özgünlüğünün ulusal olmadığıdır. Artık ulusal bir sermayeden bahsedemeyiz; küresel bir sermayeden bahsedebiliriz. Sermayenin mekânı küresel dünyadır ve sermayenin ulusal toprağı yoktur. Bu bağlamda, küresel sermayenin içerisi ve dışarısı kalmamıştır. İç ve dış olarak sermaye kavramını ayırmak artık mümkün değildir. Ulus devletin egemenlik gücünü aldığı bir ulusal ekonomik sınır artık yoktur. Sermayenin gittiği uzamla ulus devlet egemenliğinin mekânı arasındaki açı, kapatılamayacak boyutta açılmıştır. Bu bağlamda, ulus devletin altı oyulmuştur. Sermaye egemenliği güçlenerek devam ederken, bununla ulus devletin çözülmesi arasında bir çelişki yoktur. Bu durum, kaçınılmaz sonuçtur. Çünkü sermayenin artı-değer üretimini sağlayan egemenlik, ulus devletten küresel egemenliğe geçmiştir.
Kapitalizm, yeni bir egemenlik krizine girmiştir ve bu egemenlik krizini, yeni bir egemenliğin kuruluşuyla aşmaya çalışıyor. Kapitalizmin bu egemenlik krizi, yeni bir egemenliğin kuruluş süreci, bütün güçleri ve güç ilişkilerini temelinden sarsmıştır. Güçler değişiyor, dönüşüyor ve yeni güçler aktörleşiyor. Buna bağlı olarak, güç ilişkileri yeniden kuruluyor. Bu, bir “üçüncü dünya savaşı”dır. Bu savaşta, yeni bir egemenlik biçimi olan kapitalist imparatorluğun kurucu güçleri oluşturuluyor. Biz, bu kurucu güçlere “imparatorluğun aristokrasisi” diyoruz. Ulus devletler; aristokrasinin kalelerine, küresel sermayenin şirketlerine dönüşüyor. Bir de kurulan aristokrasiler vardır. Türkiye, bu kurulan aristokrasi adaylarından biridir. İmparatorluğun hiyerarşisi kuruluyor. Türkiye gibi aristokrasi adaylarından da, bu hiyerarşiye katılmaları için bedel olarak kan isteniyor. Lübnan gerçeğinde görüldüğü gibi, imparatorluk ordusunu aristokrasilerinden toplamaktadır. Aristokrasiler, imparatorluk içinde ve hiyerarşisinde yerlerini korumak ya da yer edinmek için sıraya girmektedirler.
İmparatorluğun krizi nedir? Küresel emeği doğrudan sermayeleştirmek. Uluslaştırarak emeği siyasi mülkiyeti altına alan ulus devlet egemenlerini tasfiye edip emeğe doğrudan el koymak ve emeği küresel sermayenin doğrudan siyasi mülkü haline getirmek istiyor. Emeği, küresel sermayenin doğrudan ücretli emeği haline getirmek istiyor. Engelsiz, pürüzsüz bir zemin istiyor. Fakat modernleşme süreçlerini tamamlamamış, başta islam ülkeleri olmak üzere bütün ulus devletleri birer engel olarak görüyor. 21. yüzyıl, imparatorluğun ulus devletlere açtığı açık bir küresel savaştır. Türkiye’de yaşanan durum, Türkiye’ye özgü, yeni bir durum değildir. Dünyadaki bütün ulus devletlerin yaşadığı, yaşayacağı bir gerçektir. Çünkü savaş, emeğin hangi egemenlik altında siyasal mülk edinilip edinilmemesi savaşıdır. Küresel egemenlik mi, yoksa ulusal egemenlik mi?
Üçüncü dünya savaşı, emperyalist devletler arası açık askeri savaşla sürmemektedir. Bu savaş, imparatorluk ile ulus devlet egemenleri arasında bir savaştır, imparatorluğun hiyerarşisi içinde çıkar ve yer savaşıdır. Üçüncü dünya savaşı, egemenler arası bir savaştır. Bu savaşı emperyalizmle mazlum uluslar arasındaki bir savaş olarak okumak büyük bir hata olacaktır. Gelecek, bu sözümüze tanıktır. Bu savaşı emperyalizmle mazlum uluslar arasındaki savaş olarak okumak, egemenler arası savaşta sıkışmak ve taraf olmak zorunda kalmak demektir.
Halk kavramı, ulus kavramından kopuyor. Emperyalizm ulusları ve ulusal direnişleri nasıl ortaya çıkardı ise, İmparatorluk da dünyanın yerlilerini açığa çıkarıyor. Yüzyıllardır ulus devlet altında inim inim inletilen, yok sayılan, ötekileştirilen, katledilen, yerliliği ve dünyalılığı yasaklanan göçmenler ve dünyanın yerlileri... Emeği ve dünyanın yerlilerini uluslaştırmak, devrimci olmaktan çıkmıştır. Bu yerliler, uluslaşarak diğer yerlilerin üzerinde egemenlik kurmak istemiyor. Dünyanın yerlileri siyasal özgürlük değil, toplumsal özgürlük istiyor. Toprakların devletlerin siyasal mülkiyeti altında düşmanlaştırılmasını istemiyor. Devletlerin kudreti savaştır. İster işçi devleti ister burjuva devleti olsun, devletlerin dünyasında barış yoktur. Dünyanın yerlileri; sınırların kaldırıldığı, devletlerin olmadığı, orduların dağıtıldığı, silah fabrikalarının kapatıldığı topraklarda barış ve kardeşlik olacağına inanıyor. “Yaşasın devletsiz, sınıfsız toprakların kardeşliği ve dünya yurttaşlığı” diyor. 1968’de başlayan, emeğin ücretli emekten kopuşu devam ediyor. 21. yüzyıl, komünalizmin yüzyılı olacak. Emek, ulusal kurucu güç olan ücretli emeğin karşısına, doğrudan anti-kapitalist kurucu küresel güç olarak çıkacak. Emek dünyalıdır. Hayallerimiz devam ediyor.

Cengiz Baysoy