Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 18 Şubat 2012 Gösterim: 3919
Yazdır

Sermaye birikim sürecinin devam etmesi, artı-değer üretimine dayalı sömürü ilişkisinin genişleyerek bir toplumsal ilişki biçimine dönüşmesine bağlıdır. Bu durum, sınıflaştırma ilişkisini politik olarak toplumsal hayata dayatır ve bu sınıflaştırma ilişkisinin toplumsallığı, kapitalist değer üretiminin devamını sağlar. Bu anlamıyla

kapitalizmin toplumsal tarihi politiktir ve sınıfsaldır. Bu bilinen bir gerçekliktir. Fakat basit gibi görünen bu gerçekliğin içinde, günümüzde hâlâ çözülemeyen derin bir sorunsal alan vardır. Bu sorunsal alanı, altyapı ve üstyapı ayrımına oturan metafor üretmiştir. Bu metafor, artı-değer üretimi ile egemenlik biçimi arasındaki ilişkinin eşzamanlı ve iç içe olduğunu unutturarak, artzamanlı ve hiyerarşik bir ilişki olarak okunmasına neden olmuştur. Böylece altyapının, yani artı-değer üretimin, “egemenlik” teorisinden, emeğin sınıflaştırılma politikasından ayrı bir alanmış gibi kavranmasına yol açmıştır. Söz konusu sorunsal alanın fark edilmesi, ancak politik bir okuma ile mümkündür. Artı-değer üretimi, emeğin politik tahakküm altına alınmasından, yani “egemenlik” biçimlerinden bağımsız değerlendirilemez. Bu durum, iki farklı okumaya neden olmuştur: Birincisi, emeğin politikliğini sermayenin olumlama pratiğinin diyalektiği içinde okumak; ikincisi, emeğin politikliğini kendi olumlama pratiği içinde sermayeye karşı antagonizmayı kurarak okumaktır. Birincisi, emeğin sermaye karşısındaki politikliğini sermayenin diyalektik çelişkisine hapseder; ikincisi ise emeği, sermaye karşında antagonist fark üzerinden doğrudan çatışmanın gücü olarak kurar. İlk okumada emek mücadelesi sermayenin krizlerine tabidir; ikincisinde ise emeğin yıkıcı gücünün politik krizine oturur. Sorun, toplumsal tarihi ve sınıflar mücadelesini sınıfsal öznellikler üzerinden okuma sorunudur.
Marksist değer teorisi bu bağlamda çok önemlidir ve her iki okumanın da kaynağını oluşturur. Değer teorisi sermayenin kendi olumlamasının tarihi üzerinden okunduğunda, artı-değer, tahakküm ilişkilerinden bağımsızlaştırılır ve sınıflaştırma ekonomik olarak kurulur. Böylece ekonomik alan da siyasal alandan bağımsızlaştırılarak ilişkilendirilmiş olur. Bu durum, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasının politikliğini unutturur. Emeğin politikliğini ücretli emeğin gelişmesine bağlar. Bu anlamıyla, sermaye açısından, emeğin ücretli emek altında “üretken emek” niteliği temeldir. Emekle ücretli emek arasındaki toplumsal antagonizma, ancak emeğin ücretli emek altında üretkenliği geliştiği oranda mümkün olacaktır. Bu yaklaşım, sınıfsal antagonizmayı üretici güçlerin gelişmesine oturtur. Kapitalizm geliştikçe sınıfsal antagonizmanın da keskinleşeceği varsayılır. Oysa emek ücretli emek altında üretici güç olarak geliştikçe sermayeleşir ve sermayeleşmiş emek olan ücretli emek, kapitalizmi işleten ve çalıştıran bir özne haline gelir. Dolayısıyla sermaye ve ücretli emek arasında sınıfsal bir antagonizma yoktur. Ücretli emek sermayenin bir biçimidir. Sermaye emekle olan antagonizmasını, emeği ücretli emeğe dönüştürerek hem reforme eder hem de tasfiye eder. Marx’ın değer teorisi emeğin olumlanması üzerinden okunduğunda, ücretli emek bir sınıflaştırma ilişkisidir; emek, ücretli emeğe dönüşmeyi doğrudan sınıfsal tahakküm olarak okur. Bu anlamıyla emek, “ücretli emek” ve “üretken emek” kavramları karşısında yıkıcı bir güçtür. Üretken emek, emeğin yıkıcı politikliğinin karşısında kurulur. Emek, yıkıcı gücünü yitirdiği oranda ücretli emeğe dönüşür. Ancak buradan bakıldığında, toplumsal tarih ve sınıflar mücadelesi, üretici güçlerin gelişiminin tarihi olmaktan çıkarak, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasına karşı yıkıcı bir gücün tarihi olur.

I. “Gerekli Emek Zaman”, “Artı Emek Zaman” ve “Toplumsal Emek Zaman”
Marx, artı-değer teorisini sermaye birikim sürecinin sömürüye dayalı toplumsal ilişkilerini analiz etmek için geliştirmiştir. Artı-değer, emeğin ölçüsü olarak konulan “emek zaman” üzerine kuruludur. Bu anlamıyla “gerekli emek zaman”, “artı emek zaman”, “toplumsal emek zaman”, “üretim zamanı” ve “dolaşım zamanı” artı-değerin genişleyerek yeniden üretimini açıklayan kavramlardır. “Gerekli emek zaman”, emek gücünün yeniden üretimine karşılık gelen zamandır; “artı emek zaman” ise, artı-değeri üreten emek gücüne karşılık gelen zamandır. “Gerekli emek zaman” ve “artı emek zaman”, “üretim zamanı”nı oluşturur. “Dolaşım zamanı” ise, üretim sürecinde üretilen artı-değerin paraya dönüştürülmesinin zamanıdır. Marx, bu duruma sermayenin “ölüm taklası” demiştir. Bu kavramlar sermayenin diyalektiği içinden okunduğunda, sermayenin kendini gerçekleştirmesinin farklı uğraklarına tekabül ederler ve her farklı uğrakta, sermayenin emeği olumsuzlamasının üzerinden kendini olumlamasının çelişkilerini kurarlar. Sermayenin gelişme diyalektiği, bu uğraklarda kurulan çelişkileri sınıfların politik öznelliğini oluşturur. Bu yüzden, artı-değer üretimine ve dolayısıyla sermayenin diyalektik işleyişine içkin olan bu çelişkiler, emeğin sermaye tarafından ücretli emek biçiminde sınıflaştırılarak tahakküm altına alınmasının politik çatışma tarihi olarak okunmalıdır.
Emeğin kendini değerli kılabileceği maddi koşullardan koparılması, yani üretim araçlarından mülksüzleştirilerek metalaştırılması, sermayenin sınıflaştırma ilişkisinin miladıdır. 18. yüzyıl ve 19. yüzyılın birinci yarısı, bu mülksüzleşme ve metalaşma ilişkisinin toplumsallığının kurulduğu dönemdir. Emeğin sadece üretme kapasitesi anlamında değil, bütün bedeni ile tahakküm altına alındığı feodalizmin çözülüşü ile birlikte, kendi emeğinin mülkiyet hakkına sahip olan emek, bunu bir özgürlük olarak addetmiştir. Ama bu özgürlüğün sermaye ilişkisi içinde nasıl bir sınıfsal tahakküme dönüşeceğinin ve özgürlük adına nasıl bir boyunduruk altına gireceğinin deneyimini henüz yaşamamıştır. Marx’a göre emek, sadece kendini satmadan önce, yani emek gücü olarak kendi kullanım değerini, sermaye ile girdiği değişim ilişkisinde ücret karşılığında değiştirmeden önce özgürdür. Bu özgürlük, “sermayenin karşısında kullanım değeri olarak duran emek gücünün, emek gücünün karşısında değişim değeri olarak duran sermayenin”(Marx, Grundrisse, c. I, s. 187), birbirleriyle değişim ilişkisine girdikleri andan itibaren son bulur. Bu anlamıyla Marx’ın değer teorisi, üretim zamanında “gerekli emek zaman”ın ve “artı emek zaman”ın karşılığı olan ücret ve artı-değer arasındaki ilişkiyi özgür ve eşit bir ilişki olarak değil, sömürü ve tahakküm ilişkisi olarak görür.
Bütün bir 19. yüzyıl, işçi sınıfının sınıflaştırmaya karşı direnişinin öznelliği ile sermayenin emeği ücretli emek altında sınıflaştırmasının öznelliği arasındaki mücadelelerin politik tarihidir. Mutlak artı-değer üretiminin, sermayenin biçimsel tahakkümünün ve emek-yoğun üretimin egemen olduğu bu dönemde, sermaye açısından sorun, üretim sürecinde olabildiğince çok canlı emek gücü emebilmek, böylece olabildiğince çok artı-değer elde ederek kâra dönüştürmektir. Sermayenin mekânsal uzamı fabrikadır; çelişkisi ise, “gerekli emek zaman” ile “artı emek zaman” arasındaki çelişkidir. “Artı emek zaman” sermayenin öznelliğini, “gerekli emek zaman” ise emeğin öznelliğini kurar. Bu anlamıyla sermayenin öznelliği, “gerekli emek zaman”ı kısarak “artı emek zaman”ı çoğaltıp artı-değer üretimini toplumsal olarak genişletmek iken, emeğin öznelliği, “gerekli emek zaman”ı artırarak kendi kullanım değerini genişletmektir. Sermaye bunu, mutlak artı-değer üretimi ile, yani işgününü uzatarak “artı emek zaman”ı artırma yoluyla gerçekleştirir. Mutlak artı-değer üretiminde sermaye açısından “gerekli emek zaman” ile “artı emek zaman” arasında kurulan diyalektik, emekle sermaye arasındaki antagonizmayı ücretli emekle sermaye arasındaki çelişkiye oturtur. Sermayenin önündeki engel, emek gücü olarak fabrikaya kapatılan emeğin “gerekli emek zaman” üzerinden direnişini kırarak, kendi egemenliği dışında kalan bütün alanları, tarımı, kapitalizm öncesi üretim biçimlerini, kadın ve çocuk emeği gibi emek gücü olarak henüz üretim sürecine içerilmemiş olan emeği kendine tabi kılmaktır. “Üretim zamanı”nın “gerekli emek zaman” ve “artı emek zaman” olarak ikiye bölünmesi, sadece artı-değer üretimini açıklamaz; aynı zamanda sermayenin sınıflaştırmaya dayalı diyalektik işleyişinin politik iktidarını da açıklar. Söz konusu olan sadece ekonomik anlamda değer yaratılması değildir; bir egemenlik ve tahakküm ilişkisi de yaratılır. Böylece sermaye, bu çelişki üzerinden emeğin sınıflaştırılmasının siyasetini kurar ve emeğin gücünü ekonomik anlamda üretken güce dönüştürerek kendi tahakkümünün politikliğini gizler.
Oysa “gerekli emek zaman”ın karşılığı olarak ücretin belirlenmesi ve işgününün kısaltılması üzerine yürütülen mücadeleler, ekonomik değil politiktir. İşgününün kısaltılmasını istemek, “gerekli emek zaman”ın artması, “artı emek zaman”ın azalması demektir. Dolayısıyla bu mücadele, üretim zamanının azaltılması ve artı-değerin genişleyerek üretiminin engellenmesi anlamına gelir. Mücadelenin politikliği, sermayenin genişleyerek üretimini sağlayan sınıfsal toplumsal ilişkilerin kuruluşunu tehdit etmesinden kaynaklanır. Emeğin “gerekli emek zaman”ın değerini genişletme mücadelesi, işçi sınıfının kuruluşunun politik öznelliği, sınıflaştırmaya karşı politik direnişidir. Emek, “gerekli emek zaman”ı genişletme mücadelesi verirken, “artı emek zaman”ın tahakkümünü, emeğin değerinin sınırlı ihtiyaçların karşılığı olan emek zaman ve ücret ile ölçülmesini, somut emeğin soyut emeğin tahakkümüne girmesini, sermayenin ekonomi politiğine hapsedilmeyi ve nihayetinde kendine ve yarattıklarına yabancılaşmayı kuran toplumsal ilişkileri reddetmiştir. Bu yüzden, emeğin işgününün kısaltılması için verdiği mücadele, sermayenin karşısında kendi farkını olumlamaya yönelen yıkıcı bir politik güçtür. Bu dönemde emek, henüz sermayenin diyalektik işleyişine kapatılarak sınıflaştırılmamıştır ve sınıflaştırmaya karşı bir direnişin yıkıcı politik gücüdür. Bu tarihsel dönemde emeğin yürüttüğü mücadeleler, makine kırıcıların direnişi, 1848 devrimleri, kitlesel grevler gibi, tarihin hiçbir döneminde bu kadar keskinleşmemiş, yaygınlaşmamış ve kendini olumlamanın politikliğinin gücü olmamıştır.
Bu anlamıyla, emeğin mücadelesini belirleyen sermayenin krizi değil, sermayeyi krize sokan emeğin yıkıcı politik gücüdür. Sermaye, bu krizi aşmak için, fabrikanın mekânsal uzamının sınırlarının ötesine geçmek ve sınıfsal tahakkümünü toplumsal olarak genişletmek durumundadır. Bu sınıfsal tahakkümün genişletilmesi politiktir ve sermaye açısından, emeğin “gerekli emek zaman”ın belirlenmesi üzerinden yürüttüğü politik direnişi kırmasını ve nispi artı-değer üretimine geçerek emeğin bütün biçimlerini ücretli emek altında sınıflaştırmasını zorunlu kılar. Tam bu noktada “toplumsal emek zaman” kavramıyla karşılaşırız. “Toplumsal emek zaman”, üretim zamanı olan gerekli ve artı emek zamanını belirler. Bu bağlamda toplumsal emek zamanın belirlenmesi, egemenlik kavramının devreye girdiği andır. “Toplumsal emek zaman”ın belirlenme aşaması, altyapı ile üstyapının iç içe girdiği zemindir. “Toplumsal emek zaman”ın belirlenmesi kâr oranlarının sabitleme, eşitleme eğiliminin ya da altüst edilmesinin bir ifadesidir. Bu durum ise, güç ilişkilerinden ve egemenlik ilişkilerinden bağımsız değildir. Gerekli emek zaman ile artı-emek zaman arasındaki çatışma, doğrudan “toplumsal emek zaman”a politik bir müdahaledir. Sermayenin toplumsal emek zamana müdahalesi ise, toplumsal emeği toplumsal ücretli emek altında sınıflaştırmaktır. Böylece sermaye, emeği üretici güç olarak sınıflaştırma ilişkileri içinde ücretli emek altında özneleştirir.

II. Üretim Zamanı ile Dolaşım Zamanı Arasındaki Çelişki
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyıl, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasının ve üretici güce dönüştürülmesinin tarihidir. Bu tarihsel süreç, emeğin yıkıcı gücü olan sınıfsızlaşma ile emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması, ücretli emek altında sermayeleştirilmesi arasındaki çatışma tarafından belirlenmiştir. Bu çatışmayı üreten zemin, gerekli emek zaman ile artı emek zaman arasındaki diyalektik çelişkidir. Kapitalizmin bu tarihi, bütün toplumsal emek biçimlerini sermayeleştirerek sistem içinde özneleştirme hareketiyle geçmiştir. Bu dönemde, emeğin ekonomik mücadele görünümlü direnişleri politik krizlere neden olmuştur. Sermayenin emeği biçimsel tahakküm altına aldığı bu dönemde, egemenlik biçimi açık şiddettir. Emeğin politik yıkıcılığı karşısında kâr oranlarının sabitlenmesi ve eşitlenmesi ancak politik şiddetle mümkündür; politik şiddet sayesinde, sermaye toplumsal emek zaman üzerindeki kontrolünü sağlayabilmiştir. Söz konusu dönemin egemenlik biçimi ulus devlettir. Ulus devletin egemenlik biçimi altında emek, sermayenin siyasi mülkü haline getirilmiştir. Ulus devlet, ekonomik sınırların egemenlik biçimidir ve emeği ücretli emek altında sınıflaştırıp sermayeleştirmedir. Emeğin ücretli emek altında uluslaştırılması, sermayenin de uluslaşması demektir. Ulusal sermayenin yoğunlaşarak tekelleşmesi, tekelci devlet kapitalizmiyle doruğuna ulaşmıştır. Tekelcilik ile birlikte sermaye, toplumsal emek zamanı kendi egemenliği altına almıştır. Kâr oranları sabitlenebilmiş ve eşitlenebilmiştir. Kapitalizmin tekelci aşamaya gelmesi, emeğin ücretli emek altında sermayeleştirilmesi ve sınıflaştırılması demektir. Bu, yeni bir sürecin başlangıcıdır. Ücretli emek altında sınıflaştırılan emeğin, kapitalist toplumsal ilişkilerin üretimi ve yeniden üretimini işleten ve çalıştıran bir sınıf olarak özneleştirilmesinin sürecidir. Bu noktadan itibaren ücretli emek kapitalizmin sınıfsal gücüdür. Burjuva demokrasisi ve Avrupa komünizmi bu sürecin ürünüdür. Kapitalizmin emperyalist aşaması bunun ürünüdür. Emperyalizmle birlikte, emeğin biçimsel tahakkümünden gerçekçi tahakkümüne geçilmiştir. Mutlak artı-değerden nispi artı-değer aşamasına geçişle birlikte, gerekli emek zaman ile artı emek zaman arasındaki çelişkiden üretim zamanı ile dolaşım zamanı arasındaki çelişkiye geçilmiştir. Üretim zamanı ulusal ekonomi, dolaşım zamanı ise dünya pazarıdır. Emperyalizmle birlikte, artı-değer üretimi, ulusal tekellerin ulusal devletlerarası açık askeri savaş aracılığıyla sürdürülen rekabete kaymıştır. Böylece, ezilen ulusların emeği emperyalizmin biçimsel tahakkümü altına sokulmuştur.
Ücretli emeğin kapitalizmi işleten bir özne haline getirilmesiyle birlikte karşımıza çıkan, ücretli emek siyasetidir. Emek siyaseti yol ayrımına girmiştir. Ya emek siyaseti ücretli emek siyasetine indirgenecek ya da ücretli emek siyasetine karşı emeğin yıkıcı gücü politik olarak örgütlenecektir. Bu yol ayrımında komünizm, emeğin içkin politikliği olmaktan çıkarılıp aşamacılığa bırakılarak terk edilmiştir. Bu aşamadan sonra emek siyaseti, sermayenin olumlama politik pratiğinin diyalektiğine gömülmüştür. Emekle sermaye arasındaki antagonizma, ücretli emekle sermaye arasındaki çelişkiye oturtulmuştur. Böylece sermayenin ortadan kaldırılması, üretici güçlerin sonuna kadar geliştirilerek kapitalist üretim ilişkilerinin parçalanacağı nihai kriz anına endekslenmiştir. Emeğin politikliği, ücretli emeğin politikliğine hapsedilmiş ve devletin demokratikleştirilmesi yönündeki ekonomik-demokratik mücadeleye teslim edilmiştir.

Emperyalizmin iç olgu olması
Emperyalizmin dış olgu olduğu dönemde, sermaye birikim sürecinin çelişkisi “üretim zamanı” ile “dolaşım zamanı” arasına oturtulmuştur. Gelişmiş kapitalist ülkeler, “üretim zamanı” ile “dolaşım zamanı” arasındaki bu çelişkiyi çözmek için sömürge ve yarı sömürge ülkelerle biçimsel tahakküm ilişkisi kurmuşlardır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ücretli emek altında sınıflaştırılmış ve gerçek tahakküm altına alınmış olan emeğin siyasal olarak özneleştirilmesi, ancak sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki emeğin biçimsel tahakküm altına alınmasıyla, yani ücretli emek altında sınıflaştırılmasıyla mümkün olmuştur. Bu, geri bıraktırılmış ülkelerdeki “toplumsal emek zaman”ın açık şiddet yoluyla denetlenmesi anlamına gelir.
Emperyalizmin iç olgu olduğu dönem ise, bağımlı ve yarı bağımlı ülkelerde, emperyalizmin dış olgu olduğu dönemde biçimsel tahakküm altına alınmış olan emeğin gerçek tahakküm altına alınmasına geçiştir. Bu dönemde, emeğin emperyalist merkezlerde kapitalist toplumsal sistemin bir öznesi olması tamamlanmış, bağımlı ve yarı bağımlı ülkelerde ise emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması tamamlanmıştır. Sadece pazarın değil üretimin de uluslararasılaştırılmasının ifadesi olan bu dönem, gelişmiş kapitalist ülkelerde Keynesçi ekonomik politikaları, geri bıraktırılmış ülkelerde ise kalkınmacı politikaları devreye sokan düzenleyici ve planlamacı ulus devlet egemenliği ile işletilmiştir. Kâr oranlarının sabitlenmesi ve eşitlenmesi, ulus devletler arasında kurulan hiyerarşi ve işbölümüne dayalı egemenlik işleyişi içinde ulusal “toplumsal emek zaman”ın düzenlenmesi yoluyla gerçekleştirilmiştir. Nispi artı-değer üretimine, yani “üretim zamanı” ile “dolaşım zamanı” arasındaki çelişkiye oturan bu krizin çözümü, emperyalizmin iç olgu olmasıyla belli bir aşamaya getirilmiştir. Emperyalizmin iç olgu olması, bağımlı ülkelerin toplumsal ilişkilerinin metalaşması ve sermayeleşmesi bağlamında önemli bir uğraktır. Üretim zamanıyla dolaşım zamanı arasındaki krizin çözülmesi bağlamında, emeğin küresel olarak sermayenin gerçek tahakkümüne geçmesi önemlidir. Bu anlamıyla emperyalizmin iç olgu olduğu dönem, imparatorluğun maddi koşullarının kuruluş sürecini ve emeğin tüm dünyada gerçek tahakküm altına alınmasının zeminini hazırlamıştır. Bu tarihsel uğrak, kapitalizmin tarihsel olarak uluslaşma sürecini tamamlama eşiğidir. Bunun üzerine düşünmeden, emeğin yıkıcı politik öznelliğini kuracak devrimci bir siyasetin olanakları üzerine düşünmek olanaksızdır.

III. Kapitalist İmparatorluk
İmparatorluk döneminde ise, dolaşım zamanı üretim zamanına dönüşmüştür. Artık tüketim zamanı üretim zamanının içindedir. Tüketilen her meta hayatın yeniden üretimidir. Toplumsal fabrika işleyişine geçildiği, içerisi dışarısı ayrımının ortadan kalktığı imparatorluk döneminde sorun, toplumsal olarak gerekli zamanın belirlenmesi ve emekle sermaye arasında bunun üzerinden bir çelişkinin kurulması sorunu değildir. Sermaye artı emek zamanı bütün zamana yaymıştır ve emeğin bütün zamanı artı emek zamana dönüşmüştür. Artı-değer üretimi, artık fabrikadan toplumsal hayata yayılmıştır. Sermaye bir hayat üretimine dönüşmüştür. Marx, Grundrisse’de, “dolaşım zamanı sadece emek zamanın gerçekleştirilmesinin önünde doğal bir engel olarak ortaya çıktığı ölçüde değeri belirler. Aslında bu, artı emek zamanın azaltılması, gerekli emek zamanın artırılmasıdır” (c. II, s. 31) derken öngördüğü tam da budur. Bu uğrakta, emeğin üretkenliğinin ölçüsü zaman değildir; sahip olduğu tüm bilgi, beceri, düşünme ve yeniden üretim yeteneklerinin, yani Marx’ın deyişiyle sahip olduğu “genel zekânın” bütünüyle sermayenin iktidar işleyişine tabi kılınması söz konusudur. Dolayısıyla günümüzde, toplumsal olarak gerekli emek zaman ile toplumsal artı emek zaman arasındaki çelişkiye oturan bir emek siyasetinin maddi koşulları ortadan kalkmıştır. Sermaye açısından, toplumsal olarak gerekli emek zaman ile artı emek zaman arasındaki, üretim zamanı ile dolaşım zamanı arasındaki çelişki, uluslararası ilişkiden küresel güç ilişkileri boyutuna geçmiştir. Toplumsal olarak gerekli emek zaman, bütünüyle artı emek zamana dönüşmüştür. Sermaye tarafından, emeğin politikliği fabrikadan kovulmuştur. Bunun için, emeğin değerini fabrika sınırlarında ölçmeye ihtiyacı artık yoktur. Dolayısıyla ihtiyacı olan tek şey, ücrete dayalı çalışmanın devamını sağlayacak iktidar düzenlemeleri ve yönetsel stratejilerdir. Katı ücret uygulamalarından esnek ücret uygulamalarına geçiş, ücretin belirlenmesine yönelik kriterlerin farklılaştırılması ve çoğu kez çalışma zamanından bağımsız olarak emeğin niteliğine, eğitim, teknolojik beceriler, yaratıcılık vb. dayanarak belirlenmesi gibi, esnek üretim ve ona bağlı olarak esnek çalışma gibi uygulamalar, ücretli emeğin devamının sağlanmasının stratejileri olarak karşımıza çıkar. Bu anlamıyla, sermayenin krizi bir egemenlik krizidir. Yani, günümüzde sermaye açısından sorun, küresel toplumsal emek zamanı belirleyecek ve işletecek egemenlik biçimidir.
Marksistlerin dünyayı emperyalizmin iktidar işleyişinden okumayı bırakıp kapitalist imparatorluk üzerine düşünmeye başlamaları bu yüzden zorunludur. Mesele, artık ulusal çapta toplumsal emek zamanın belirlenmesi değildir; sermaye birikim sürecinin küresel fabrikanın iktidar işleyişi içinde kurulmuş olan küresel çapta küresel toplumsal emek zamanın toplumsal hayata dayatılmasıdır. Sorun, bu küresel emek zamanı işletmeye direnen toplumsallıkların hizaya getirilmesidir. İşçi sınıfının öznelliği, artık gerekli emek zamanın değerinin çoğaltılması üzerine kurulu bir politik hat içinden kurulamaz. Bu dönem kapanmıştır. Emek, artık sermayenin krizleri içinde özneleşemiyor. Emek için tek politik varoluş, kapitalist işin reddine, kapitalist işin kategorileri, ücret, gerekli emek, artı emek, kâr, kâr oranı vb. içinde kurulan özneleşme süreçlerinin reddine, yani kapitalist değer üretiminin reddine dayalı bir politik kuruculuğu üstlenmesinden geçiyor.
Gerekli emek üzerinden kurulan ve politikleşen ücretli emek siyasetinin değil, sermaye olmayan, sermayeye dönüşmeyen, yani ücretli olmayan emek üzerinden kurulan ve politikleşen bir emek siyasetinin kuruluşu. Bu, emeğin kendini olumlamasının politikliğini sermayenin işleyişinden, yani sınıflaştırma ilişkisinden koparan bir emek siyasetidir. Bu anlamıyla emek, sermaye tarafından harekete geçirilen, geliştirilen ve özneleştirilen potansiyel bir “üretici güç” değil, içkin varoluşunu kendi eyleminin kuruculuğunda oluşturan virtüel bir “yaratıcı güç”tür. Yani kendini olumlamak için aşkınlığa ihtiyacı olmayan, var olma nedeni zaten kendisine içkin olan bir güçtür. Kudreti, kendi eylemselliğinin toplumsal ilişkisini kurar. Burada, ücretli emek biçiminde var olan katı ve mutlak tüm geleneksel sınıf tanımları yerle bir olur. Emek, kendisini sermayenin tanımlarından, kategorilerinden ve krizlerinden kurtardığında ve kendi gücünü sadece kendini olumlamak üzerinden gerçekleştirdiğinde, kendi eyleminin içkin nedeni, sermayenin yıkımı, kendi kudretinin olumlaması üzerine oturacaktır. Komünizmi geleceğin ütopyası olmaktan kurtarıp bugünün toplumsal olanağı yapacak olan da, bu sınıfsızlaşma siyasetinin deneyimine girme cesareti olacaktır.
Münevver Çelik

Kaynakça
Marx, Karl, Grundrisse, cilt I, Sol Yayınları, Ankara 1999.
Marx, Karl, Grundrisse, cilt II, Sol Yayınları, Ankara 2003.