Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 18 Şubat 2012 Gösterim: 3370
Yazdır

70’li yıllardan itibaren emek cephesinin güç kaybından söz edilmekte. Bu güç kaybının nedeni olarak, sermaye birikim sürecinin küresel serbest piyasa ekseninde yeniden yapılanması; sonucu olarak da, sendikaların ve emeği temsil eden partilerin artık politika belirlemede etkili olmadığı veya olamadığı gösteriliyor. Ama ne sermaye

birikim sürecinin yeniden yapılanmasının politik kuruculuğu emeğe dışsal bir nedendir, ne de emek cephesinin ekonomik mücadele örgütü sendikaların ve politik temsiliyetini üstlenen partilerin etkili olamaması bu sermaye birikim sürecinin değer yaratma ilişkisinden bağımsız bir sonuçtur. Burada asıl mesele emeğin gücünün, komünizmin kuruculuğunu üstlenecek bir güç olarak mı, yoksa onu reforme edecek bir güç olarak mı konumlandığıdır. Yani ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılmış emeğin “üretimden gelen gücü”nü mü, yoksa ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılmayı reddeden emeğin “yaratıcı gücü”nü mü olumlayacağız? Ya da diğer bir deyişle, üretici güçlerin sonuna kadar gelişip kapitalist üretim ilişkilerinin sermayenin kendi çelişkileri üzerinden çözüleceği “nihai kriz” anı gelene kadar emeğimizi sermayeye teslim etmeyi öneren “politika” oyunları mı oynayacağız, yoksa sermayeyi kendi diyalektik oyunuyla baş başa bırakıp, emeğimizi değerli kılmanın maddi koşullarını yaratmanın devrimci olanaklarını mı oluşturacağız? İşte emek cephesinin, toplumsal etkinliğin her alanının sermayenin gerçek tahakkümü altına girdiği günümüzde, cesaretle önüne koyup düşünmesi gereken mesele budur. Bu ise her şeyden önce, kapitalizmin tarihini ve sermayenin kendini olumlama diyalektiğini, sınıflaştırma ilişkisinin üretimi ve yeniden üretimi olarak okumayı, emeğin gücünü de bu sınıflaştırma ilişkisi içinde özneleşen bir güç olarak değil, sermayenin diyalektik işleyişinden kopan ve ondan bağımsız olarak kendini olumlayan bir güç olarak kavramayı gerektiriyor. Dolayısıyla, ücretli emeğin “üretimden gelen gücü”nü değil, çokluğun kendini değerli kılmaya yönelen emeğinin “yaratıcı gücü”nü komünizmin kurucu dinamiği olarak gören yeni bir devrimci kıtayı keşfe çıkmak gerekiyor.
Emeğin “üretimden gelen gücü” ile “yaratıcı gücü”, iki farklı politik kuruculuğa karşılık gelir. İlki, “öznesi” ücretli emek biçiminde sınıflaştırılmış ve sermayenin kendi olumlama diyalektiğine tabi kılınmış emeğin, “kendini olumlamasına” değil, sermayenin diyalektik işleyişinde “sermayeyi olumsuzlamasına” yol açan bir politik kuruculuktur. İkincisi ise, sermayenin diyalektik işleyişinden kopan, kapitalist işin reddine dayalı ve bu reddiyeyi kendini olumlamanın karşıdan kurucu gücüne dönüştüren bir politik kuruculuktur. İster ücret mücadelesi olsun, ister iş günü ve iş güvencesi üzerine yürütülen mücadeleler olsun, isterse kapitalist çalışmaya karşı direnme veya onu reddetme olsun, emek cephesinin yürüttüğü mücadelenin politikliği, kapitalizmin krizlerinin ve buna karşılık gelen devrim perspektiflerinin nasıl kavrandığı ile ilişkilidir. Bu anlamıyla, emek cephesinin mücadele tarihinde, emeğin politikliği, ya sermayenin içsel çelişkilerinin nesnel gelişim yasalarının belirlenimine tabi kılınarak reformistleştirilmiş ya da yıkıcı bir potansiyele dönüştürülerek devrimcileştirilmiştir.
Emeğin “üretimden gelen gücü”nün kökünde, “üretken emek” kavramı ve kapitalizmin nihai krizi gelene kadar “üretici güçlerin geliştirilmesi” fikri yatar. “Üretici güçler” o kadar gelişecek ve öyle bir toplumsal zenginlik yaratılacaktır ki, kapitalist üretim ilişkileri, yani özel mülkiyete dayalı üretim ilişkileri parçalanacaktır. Bu yaklaşım, Marx’ın “üretici güçler” ile “üretim ilişkileri” arasındaki diyalektikten yola çıkar; ama “üretici güçlerin” geliştirilmesini, emeğin yıkıcı gücünün politikliği üzerinden okumak yerine, sermayenin nesnel gelişiminin yasaları içine kapatan reformist çizgiden okur; oysa Marx, üretici güçlerin geliştirilmesinde emeğin yıkıcı gücünü görmüştür. Emeğin politikliğini reformizm ekseninde temellendiren yukarıdaki yaklaşım, ekonomik belirlenimciliğin yasaları içinde ücretli emekle sermaye arasındaki çelişkiyi referans noktası alır ve emeğin yaratıcı gücünün öznelliğini görünmez kılar. Yani emeğin ne ücret, ne iş gününün belirlenmesi, ne de kapitalist işin reddi üzerine yürüttüğü mücadeleler içindeki öznelliğinin yıkıcı potansiyelini görür. Böylece, sermayenin karşısında ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılan emeğin “üretimden gelen gücü”, üretici güçlerin geliştirilmesi ekseninde “üretken emeğin” artı değer üretme ilişkisi içinde verimli kılınmasını sağlayacak egemenlik biçimine teslim edilmiş olur. Bu egemenlik biçimi, ulus devlettir ve toplumsal elbirliği ile yaratılan zenginliğin merkezileştirilmesinin iktidarını işletir. Ulusal ölçekte toplumsal sermayenin üretilmesinin güvencesidir. Kâr oranını belirleyen toplumsal olarak gerekli emek zamanı, ulus devletin kurup işlettiği güç ilişkileri içinde belirlenir ve “emeğin üretimden gelen gücü”, bu ilişkiler içinde “ücretli emek” olarak özneleşir. Bu anlamıyla Negri’nin ulusal kalkınmanın, ekonomik büyümenin ve üretici güçlerin geliştirilmesinin iktidar işleyişinde “sınıflı toplumsal yapının içindeki bileşenlerin arasında kurulan diyalektik ilişkilere katılım” olarak tanımladığı “katılım diyalektiği”, emeğin ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılması ve “üretken emek” kavramı ile kurulan “üretimden gelen güç” siyasetinin temsili mekanizmaları tarafından sınıf ilişkilerinin sürekli yeniden üretilmesi demektir. Üretken emeğin mitleştirilmesi ile ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılan emeğin “üretimden gelen gücü”, emperyalizm döneminin iktidarını işleten güç ilişkilerinin ve devletin demokratikleştirilmesinin asli dinamiğidir. Bu dönem boyunca, ücretli emeğin ekonomik mücadele örgütü olan sendikalar ve politik temsiliyetini üstlenen işçi partileri, emek biçimleri arasında bir hiyerarşi kurulmasının da önünü açmışlardır. Emeğin “üretimden gelen gücü”, gelişmiş ülkelerde düzenleyici refah devletinin, üçüncü dünyada ise anti-emperyalist kalkınmacı devletin egemenlik biçimini tanıyan ulusalcı sol politikalar ekseninde örgütlenmiştir.
Oysa günümüzde, bütün bir 20. yüzyıl boyunca düzenleyici ve planlayıcı ulus devletin iktidar işleyişinde politik temsiliyet mekanizmaları içinde sermayeyle uzlaşma masasına oturan ücretli emeğin “üretimden gelen gücü”nün elde ettiği her kazanım, kendisine silah olarak geri dönüyor. İşte emeğin güç kaybı denilen durum, aslında ücretli emekle sermaye arasındaki çelişkiye oturan siyasetin maddi koşullarının, yani temsiliyet ve uzlaşma koşullarının emeğin politik bağımsızlığını kurmaya artık yetmiyor olmasıdır. Buradaki asıl mesele, değer yaratma ilişkisinin fabrikanın tekilliğinden çıkıp toplumun bütününe yayılmış ve canlı emeğin bütünüyle cansız emeğin tahakkümü altına girmiş olmasıdır. Dolayısıyla, sermaye birikim sürecinin yeniden yapılanmasının içindeki güç ilişkileri ve değer yaratma ilişkisindeki değişimler, toplumsal sözleşme üzerinden emeğin bağımsızlaşmasının politik olanaklarının kurulmasına izin vermiyor. Bu yüzden, devletin demokratikleştirilmesi ekseninde kurulan uzlaşma mekanizmaları bir bir ortadan kalkıyor ve emek üretimden dışlanıyor. Bütünüyle gerçek boyunduruk altına alınmış olan emek, öylesine yoğun bir elbirliği ile çalışma ve üretme kapasitesine sahip ki, artık sermaye emeği verimli kılmak için onu elbirliği ile çalışacağı mekana ve zamana sıkıştırmak, üretken gücünü geliştirmek zorunluluğu hissetmiyor; artık istediği nitelikte emeği istediği zaman hazır bulabiliyor; sermayeye kalan sadece emek gücünü düzenlemek ve yönetmek. Bu ise, sermayenin egemenlik biçiminin her yerde açık şiddet üzerinden kurulduğu anlamına gelir. Emeğin “üretimden gelen gücü”, artık sermayenin karşısında çıplaktır; ne sığınabileceği bir hukuk, ne üzerine giyebileceği sanal bir demokrasi, ne de burjuva “ortak iyi” adına sarılabileceği bir eşitlik vardır.
Bu yüzden, emeğin “yaratıcı gücü”nün olanakları üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu gücün zamanı yoktur, ücret ilişkisi içinde sabitlenemez ve ekonomik belirlenimlerin yasalarına tabi kılınamaz. Kendi emeğinin tasarruf hakkını kendi elinde tutar ve gücünü uzlaşma masalarında politik bir tehdit olarak kullanarak sermayeye teslim olmak yerine, karşıdan kurucu bir güç olarak kendi politikliğinin içkinliğini olumlar. Emeğin “yaratıcı gücü”, sermayenin öznelliğini gerçekleştirmesinin ifadesi olan kâr mantığının içinde kendi yıkıcılığını reforme etme eğilimi taşımaz. Toplumsal olarak gerekli emek zamanı ile toplumsal olarak artı emek zamanı arasındaki mücadeleyi, ekonomik-demokratik mücadeleye indirgemez ve sömürünün ortadan kaldırılmasını, salt ekonomik hesaplarla ifade edilen formüllere sıkıştırarak politikleştirmez. Dolayısıyla, sermayenin gelişme yasalarına ve nihai krizine bağlı politikleştirmeler, emeğin bağımsızlığını kurmaya artık yetmiyor. Bundan sonra üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken mesele, kendi varlığını olumla pratikleri anlamında, emeğin toplumsal bağımsızlığı üzerinden sınıfsızlaştırmaya dayalı bir politikliğin olanaklarının ne olduğudur. Çünkü kriz, gelecekte değil, burada ve şimdide; yoksullaşmanın, mülksüzleştirmenin, hiyerarşinin, zorunluluğun ve dolayımın halen üretildiği ve egemen kılındığı yerdedir. Emek kendi özgürleşmesini, toplumsal sermayenin iktidarını işleten egemenlik biçiminin, yani devletin ele geçirilmesi ve dönüştürülmesine bağlayarak geleceğe havale etmez. Emeğin “yaratıcı gücü”, bir gün çektiği acılardan kurtulacağı fikriyle eylemsizleşen değil, bugünden kolektif üretimin duygulanımını yaratan canlı ve maddi toplumsal etkinliğin gücüdür. Ne ulusal, ne sektörel, ne de yapısal hiçbir hiyerarşinin tahakkümüne girmeyen; bu anlamıyla, kendi bedenine ve yaratma kapasitesine kendi emeği ile maddilik kazandırarak toplumsallaştıran küresel bir güçtür ve dünyalıdır. Tıpkı, makine kırıcıların makinelerin tahakkümüne girmeyi reddetmeleri, Komüncülerin özyönetim deneyimi, Sovyetlerin Rusya’da üretici güçler gelişmemiş olmasına rağmen devrim gerçekleştirmeleri, 68’lilerin kapitalist işin yabancılaştırmasına isyan etmeleri ve günümüzde Zapatistaların kendi varoluşlarını olumlayan isyanı gibi bir güç.

Münevver Çelik