Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 18 Şubat 2012 Gösterim: 2899
Yazdır

Avrupa Birliği’nin 1990’lı yıllardan itibaren başlayan ve devam eden genişleme sürecinin getirdiği gerilimler, asıl olarak emeğin sermayeye içerilmesi ve bu içerilmenin siyasal mekanizmaları üzerinde yoğunlaşıyor. Devletin demokratikleştirilmesine dayalı ulusal refah politikaları ile sermayenin küresel iktidar işleyişinin öznesi olmayı

sahiplenen güçler arasındaki gerilimin temel ekseni de, emeğin sermayeye nasıl ve hangi mekanizmalarla içerileceği sorununa verilecek yanıtla ilgili. Bu iki kanadın bu soruna nasıl yanıt verdiklerini, Avrupa’da emeğin sermayeye tabi kılınmasının tarihsel gelişimi içinden anlamak gerekiyor.
II. Dünya Savaşı’ndan 1980’li yıllara kadar, emeğin sermayeye tabi kılınması, demokratik devletin işletilmesinin güvencesi altında ücretli emeğin politik bir güç olarak tanınmasını sağlayan mekanizmalarla gerçekleştirildi. Emeğin mücadelesini ekonomik mücadeleye indirgeyen sendikalar ve burjuva demokrasisinin mekanizmaları içinde ücretli emeğin politik temsiliyetini üstlenen sosyal demokrat veya komünist partiler, aslında bütün bu refah politikaları döneminin düzenleyici devlet iktidarını işlettiler. Emeğin politik bir güç olarak devlet iktidarının öznesi haline gelmesini sağlayan temel ilke, emeğin “çalışma hakkı” talebi üzerinden kuruldu. Bu hak talebi, refah politikalarının ekseninde yer alan “tam istihdam” ilkesi ile uyumluydu. Bir yandan sermaye, “üretkenlik” temelli ve “kamu yararını” gözeten, bunları hukuki düzlemde güvence altına alan, düzenleyici ve planlamacı bir devlet biçimine kendi bekası için sarılırken, diğer yandan ücretli emek, “çalışma hakkı”, herkese iş ve güvence, sabit ve yüksek ücret talebi ile düzenleyici devleti olumladı. Dolayısıyla, ücretli emeği merkeze koyan emek siyaseti, sermaye ile emek arasındaki çatışmayı, talep siyaseti temelinde kurulan temsili mekanizmalar, iş hukuku ve sözleşme sınırları içinde kapitalist birikim sürecini sekteye uğratmayacak biçimde reforme etti. Zaten devletin demokratikleştirilmesi denilen şey de, devletin düzenleyici ve planlayıcı işlevlerinin ücretli emek adına olumlanmasıydı. Ücretli emeğe dayalı sınıflaştırma ilişkisini sürekli yeniden üreten işleyiş ve bu işleyiş temelinde sermayenin genişleyerek yeniden üretiminin sağlanması, böylece güvence altına alınmış oldu. Bu dönemin temel siyasal yönelimi, fabrikanın tekilliğinde yaşanan emek-sermaye çatışmasını, bu çatışmayı toplumsal yaşamın bütününe yayarak karşılıklı güç ilişkileri zemininde örgütlenen ve emeğin gücünü olumlayarak içeren bir demokrasi işleyişi ile çözmekti ve sol, hem bu çözümü kuran hem de bu çözüm tarafından kurulan bir özne olarak, iki sınıf arasındaki çatışmayı sermayenin kendini gerçekleştirme projesinin içinde reforme etti.
Emeğin, refah politikalarının uygulandığı dönemde elde ettiği ve demokratik devlet tarafından güvence altına alındığı düşünülen “kazanımlarının” çoğunu, küresel kapitalizmin iktidar işleyişine geçildiği dönemde kaybettiğine tanık olundu. Avrupa’da sermayenin küresel rekabet koşullarını yaratmak ve varlığını devam ettirmek için refah harcamalarını kısarak serbest piyasa ekseninde yeniden yapılanma sürecine girmesiyle başlayan ve emeğin “üretimden gelen gücü”ne dayandırılan politik gücünü tasfiye etmeye yönelen saldırısı muhteşemdi. Bütün yakıcılığı ile 1980’li yıllarda başlayan ve emeğin elde ettiği kazanımları bir çırpıda yok sayan yeniden yapılanma, çalışma yaşamının yeniden örgütlenmesi ekseninde esnek üretim ilişkileri, esnek çalışma uygulamaları, kamu harcamalarını kısıtlayan ve serbest piyasanın işleyişini güvence altına alacak düzenlemeler ile, emek cephesi şaşkına döndü. Emeğin “üretimden gelen gücü”nün artık esamisi okunmuyordu. Sermaye, bir ulusun halkının emek gücünün topyekün üretkenliği üzerinden kurulan siyasal işleyişi yeniden yapılandırdı. Kendi genişleyerek yeniden üretimi için emeğin üretken gücüne ve buna dayalı sınıflaştırma ilişkisine artık ihtiyaç duymadığından değil, emeği kendi diyalektik işleyişine bütünüyle tabi kıldığı ve sınıflaştırma ilişkisinin sonsuz biçimlerini sürekli yeniden ürettiği için. Bu yüzden, ücretli emeğe ve “çalışma hakkı”nın savunulmasına dayalı sınıf siyaseti güden Avrupa solunun devletin demokratikleştirilmesi üzerinden bir mücadele yaratması mümkün görünmüyor. Avrupa Birliği’nin kuruluş sürecindeki siyasal oluşumlar içinde söz konusu siyasi hattın pek az etki yaratmış olması, hatta halihazırda reforme edilmiş bulunan emek-sermaye çatışmasını Birliğin kuruluş sürecinde reforme edebilecek mekanizmaların nasıl oluşturulacağının yollarını araması, tıpkı ulusal düzeyde örgütlü sendikaların Avrupa ölçeğinde nasıl örgütleneceğini ve böylece nasıl sermaye ile yeniden masaya oturabileceğini araştırması gibi, varlığını devletin demokratikleştirilmesine bağlayan bir siyasal gücün olmadığını gösteriyor; bu siyasal güç, kendine Avrupa ölçeğinde bir siyaset alanı açmaya çalışsa bile. Çünkü burada asıl sorun ölçek sorunu değil, ücretli emeğe dayalı bir siyasal hattın iki sınıf arasında reformizmi üreten bir çatışmayı örgütlemesidir. İşte bu yüzden Avrupa Birliği, bu siyasal hattı ancak emeği piyasanın işleyişine tabi kılacak politikalar ekseninde kendi kuruluşunun içine dahil ediyor; yoksa bu kuruluşun kıyısına bile yaklaştırmıyor. Tam da bu noktada, artık sermaye emek cephesi ile masaya oturmadan emeği kontrol ediyorsa, bunu ve kapitalist çalışmanın devamını hangi mekanizmalarla işlettiğini ve meşru kıldığını anlamak gerekiyor.
Öncelikle istihdam politikalarının belirlenmesindeki temel eğilimin ne olduğuna bakalım. Sermaye açısından istihdamı, dolayısıyla işsizliği, ücretleri ve emeğin sektörel dağılımını belirleyen temel ilke, emek piyasasındaki arz talep dengesidir. Refah politikalarının geçerli olduğu dönemde, toplam talebi artırarak ekonomik büyümeyi, yani sermayenin genişleyerek yeniden üretimini gerçekleştirecek istihdam politikaları uygulanmışken, günümüzde arz eksenli istihdam politikaları uygulanmaktadır. Bu, sermayenin iş yaratma, iş güvencesi sağlama ve katı ücret politikalarının yükünü, emek piyasalarını serbestleştirerek üzerinden atması anlamına gelir. Sermaye, böylece refah politikaları döneminde emek cephesi tarafından “çalışma hakkı” talebine dayandırılan ve kendi istihdam politikaları ile örtüşen hukuki ve demokratik iktidar işleyişinin yerine arz eksenli, emek gücünün tamamını sermayeye içerebilecek olan yeni bir çalışma disiplini oluşturmaya yönelik düzenlemeler getirmeye çalışmaktadır. Bu düzenlemelerin temelinde, tek tek bireylerin emek piyasasındaki konumlarını değiştirmeyi hedefleyen, yani istihdam edilmelerini, işsizliklerini veya hangi tür işlerde istihdam edildiklerini, ücret düzeylerini tamamen yine tek tek bireylerin sahip olduğu emek gücünün niteliğine, sorumluluk duygusuna, istihdam edilme arzusuna, yani çalışmayı gerçekten isteyip istemediğine bağlayan bir iş ideolojisi yatmaktadır. Sermaye, emeğin kapitalist çalışmayı koşulsuz kabul etmesini dayatarak, emek piyasalarını bireysel rekabet üzerinden esnekleşmeye zorlar. İşte, Avrupa Birliği’nin kuruluş sürecinde, devletin demokratikleştirilmesine dayalı politikaları destekleyen güçler ile serbest piyasanın öznesi olarak konumlanan güçler arasındaki gerilim, birincilerin çalışmayı hak ve talep olarak görmesi ile ikincilerin çalışmayı bir ödül ve bireysel bir tercih olarak görmesi arasındaki gerilimdir. Birinci siyasal yönelimi soldan kuran siyasi hattın, bugün her türlü mekansal sınırı yararak ve küresel çapta genişleyerek yeniden üretimini gerçekleştiren ve toplumun bütününü tahakküm altına alan sermayenin karşısında hiç şansı yoktur ve tarihsel miadı dolmuştur. Kendi kurduğu reformizmin ağlarında çırpınmaktadır. İkincisi, yani sermayenin küresel iktidar işleyişi zemininde kendini soldan kuran siyasi hat ise, ancak “küresel demokrasi” veya, Avrupa ölçeğinde düşünürsek, “emeğin Avrupası” gibi önerilerle, sermayenin işleyişinin dışında olmayan, tersine sermaye ile ulusal değil ama küresel çapta yeniden masaya oturmayı ve kapitalizmin hiç de masum olmayan yeniden üretimini güya emeğin lehine reforme edecek olan bir söyleme tutunmuş görünüyor.
Oysa, yukarıda söz edilen her iki politik yaklaşımda ortak olan, ücretli emeğe dayalı kapitalist çalışmanın ve sınıflaştırma ilişkisini sürekli yeniden üreten özel mülkiyetin olumlanması ve güvence altına alınmasıdır. Varolan durumdan anlaşılan o ki, sermayenin kendi yabancılaşma uğrakları ile kurulan dolayımlar, hiyerarşiler, mistifikasyonlar vb., emek cephesinden karşıdan kuruculuğu üstlenecek bir devrim kuramı ile karşılanmıyor. Bu yüzden ikisi arasında yaşanan gerilim, sermayenin diyalektik işleyişinin gerilimidir ve bu yüzden ücretli emek olarak emek, sermayenin kendini değerli kılmasının ve sınıflaştırma ilişkisini sürekli yeniden üretmesinin bir öznesi olarak kurmaya ve kurulmaya devam ettiği sürece, sermayenin gücünü olumlayan bir güç olmaya devam edecektir. Dolayısıyla, sermayenin iktidarını dağıtacak politik bir güç olarak emek, ücretli emek formunda sermayenin diyalektiğini işleten ve çatışmayı hak-talep eksenine oturtarak reforme eden bir siyaset değil, kendi öz değerlenmesinin olanaklarını yaratan ve kapitalist çalışmayı reddeden bir siyaset izlemek durumundadır. Ve Avrupa’nın bugün bir tehdit olarak gördüğü emek siyaseti de, ancak buraya oturan bir emek siyaseti olacaktır. Avrupa sermayesinin duyduğu korkunun nasıl bir korku olduğu, geçen haftalarda Avrupa Komisyonu’nun komünizmin insan haklarına dair büyük suçlar işlediği yönünde bir teklifi gündemine almış olmasından anlaşılabilir. Avrupa’nın duyduğu korku, izleri geçmişe uzanan bir korku olmasına rağmen asıl olarak gelecekten, kendi pervasızlığının ve vahşetinin yarattığı tahakküme karşı emeğin kendi özgürleşmesinin olanaklarını yaratma potansiyelinden duyduğu korkudur. Komünistler, kendi tarihleri ile içkin ve sahiplenen bir anlayışla yüzleşmedikçe, geçmişi kutsayarak geleceğin yenilgisine zemin hazırladıkça ve devrimi unuttukça, sermaye, komünistleri yargılama hakkını kendinde bulacak ve kendi olumlama diyalektiğini insanlık adına komünizmi olumsuzlayarak işletecektir.

Münevver Çelik