Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 18 Şubat 2012 Gösterim: 3134
Yazdır

Sınıf siyaseti yeni bir kuruculuğun içinden geçiyor;
geçerken de köklü tıkanıklar yaşanıyor ve
taşınıyor. Sol bu tıkanıklığı aşamıyor, boğuluyor
ve kendine yabancılaşıyor. Bu boğulma ve
yabancılaşma ile yüzleşmemizin zamanı geldi ve
geçiyor. Devrimci politik pratiğe dönük yüzlerin,


bu yüzleşmeyi üstlenmesi gerekiyor. Komünalist
otonomistler olarak gücümüz oranında bunu
yapmaya çalışıyoruz.
Biz bu tıkanıklık, boğulma ve yabancılaşmayla
yüzleşmeye girdiğimizde, önümüzü tıkayan iki
temel boyuta çarptık: Bunlardan ilki metafizik,
ikincisi ise tarihsel ve maddi boyut. Bu iki
boyut üzerinde düşünmek bu metnin sınırlarını
aşar; fakat metin ile bağlantısını dikkate alarak
düşüncelerimizi ifade etmediğimiz zaman da
metinde boşluklar oluşuyor. Bu bağlamda sınırlı
bir değinme ile yetineceğiz.
Birinci boyut, “Özne” sorunsalıdır. Descartes
ile birlikte, “Ben” varlık olarak kuruldu.
Düşünce ile özdeşleştirilen “Ben” bedenden
koparıldı. Metafiziğin içinde rasyonalizm ile
amprisizmin gerilimi çözülemedi. Kant metafiziğin
bu sorunsalına “Zaman” ve “Mekân”
kavramını devreye sokarak müdahale etti.
Düşünce ile bedeni metafizik üzerinden ilişkilendirerek
“Ben” kavramını “Özne” kavramının
içinde kurdu. Descartes’ta varlık olan “Ben”,
Kant’ta kurucu varlık olarak “Özne” kavramına
dönüştü. “Özne”nin kuruculuğunu merkeze
alan metafizik, evrensel kurucu kategoriler ile
yönetilir oldu. Deneysel ilişkilerden çıkan fakat
kendini bağımsızlaştırarak geleceğin üzerine
tahakküm kuran kurucu evrensel kategoriler…
Bu çok önemli bir çözücü güçtü. Bu bağlamda
herkes biraz Kantçıdır. Fakat metafiziğin
tarih ve toplum boyutu üzerindeki problemi
çözülememişti. Hegel’i, Hegel yapan “Zaman”
kavramını devindiren “Tarih” kavramı ile tarihsel-
toplumsal metafiziği yeniden kurmasıdır.
Hegel’de merkeze alınan kurucu özne “Tin”dir.
Artık “Tin”, tarihin diyalektik devinimine içkin
kendisini kurmaktadır. Ereksel nedenselliğe
bağlı olarak tarih, “Tin”in doğrusal olarak
okunmasıdır. “Tin” ve “Tarih” kavramları
arasındaki diyalektikte, “Tin” özne, yani kurucu
olan; “Tarih” ise “nesne”, yani kurulandır.
Özne nesnelleşerek kuruculaşır. Aşkın özne
tarihin içkinliğinde devinmektedir. Tarihsel
toplumsal maddilik “Tin”in yabancılaşmasıdır.
İçkinlik bir yabancılaşma olarak gerçektir. Bu
bağlamda “Özne” tarih üzerinde tahakküm
kurar. Tin, tarihte kendisini olumsuzlayarak
olumlar. Diyalektikte varlık, ötekileşerek, ötekileştirilen
kendisiyle çelişerek varlığını üretir.
Bu çelişki üzerinden kurulan çatışma, varlığı
ortadan kaldırmaz, tam tersi varlığın olumlanmasını
devindirir. Bu bağlamda diyalektik,
reformisttir ve sınıflı toplumların varlığını
meşru kılan felsefi bir rasyonelleştirmedir.
Marx, Hegel’i ters yüz edip yıkmadı; sadece
ters çevirip maddeci bir yerden yeniden kurdu.
Marx için, tarihi nesneleştiren aşkın bir kurucu
“Özne” yoktur. Marx’ta özne kuran varlık değil
kurulan varlıktır. Özneyi kuran tarihsel maddi
koşullardır. Tarihsel maddi koşulların kurduğu
özne Marx’ta artık sınıftır. Böylece egemen
sınıfın, emeği, bir emek biçimi altında sınıflaştırması
üzerinden bir tarih okumasının yolu
açılmıştır. Kurulan öznenin kuruculuğu artık
politiktir ve iktidardır; aşkın ve yabancılaşmış
olan sınıflardır ve egemen sınıfın egemenlik ve
savaş örgütü “Devlet”tir. Sınıflar ortadan kaldırılmalı
ve “Devlet” yıkılmalıdır.
Buraya kadar her şey iyi gidiyor. Düşünme, bundan
sonra gerilimli alanlara çarpmaya başlıyor.
“Kurulan sınıfları kuran tarihsel maddi koşullar
nedir?” Yüzümüz tekrar “kuran”a dönmüştür.
Marx’ta kuran, ekonomik koşullardır. ‘Kapital’in,
kapitalist toplumda politik mücadeleyi belirleyen
(ücret, kâr ve ranta dayalı) üç temel sınıfın
ekonomik temellerinin açığa çıkarılması için
yazıldığını Marx’tan biliyoruz. Gerilim buralarda
başlamaktadır. Sorun, “Sınıfların ekonomik
maddi ilişkileri nedir?” sorusunun ötesinde,
ekonomik maddi koşulların sınıfları ve sınıflar
mücadelesini koşullayan ve belirleyen bağımsız
bir yapı olarak algılanmasına neden olan potansiyeldir.
Marx ilişkisellikten çıkmasına karşın
“yapı”ya çubuğu büker. Devrim, devrimin ekonomik
maddi koşullarının belirlenimi oluşmadan
gerçekleşemez. “Devlet”in sönümlenmesi
ekonomik maddi koşullara bağlıdır. Proletarya,
ücretli emek olmaktan çıkmasını sağlayacak
ekonomik maddi koşullar olgunlaşmadan sınıf
olarak kendisini yok edemez. Bu yapı diyalektik
çalışır. Sınıflar mücadelesinin işlevi bu
ekonomik maddi yapının devinimini durdurmak
ya da hızlandırmaktan öteye gitmez ve yapının
diyalektik işleyişi olgunlaşmadan yapı ortadan
kaldırılamaz. Bu durum, bizi bilimsel maddeciliğin
determinist metafiziğiyle karşı karşıya bırakıyor.
Bu metafizikle yüzleşmek kaçınılmazdır.
Hegel’in Tin’i Marx’ta üretim araçlarına, tarihsel
diyalektiği sermayenin hareketine dönüşmüştür.
Belirleyen fakat belirlenemeyen, artzamanlı
ve altyapı-üstyapı hiyerarşisi ile işleyen kurucu
bir özne-yapı ile karşı karşıyayız. Yapısalcılar,
öznenin kuruculuğu karşısına kurulan özneyi
diktikleri andan itibaren, yapının kurucu
“özne”liğine çarparak tıkanmışlardır. Bu yapı
“Tin”leşiyor ve ilişkisellikten aşkınlaştırılarak
teorisizmin kavram hapishanesinde deviniyor.
Toplumsal hayatın üretimi ve yeniden üretimine
içkin güç ilişkilerinden bağımsız bir ekonomik
yapı ve bir “Tin” yoktur. Bizim önemsediğimiz
mesele, Marx’ı tıkayan metafiziği ve reformist
diyalektiği Marksizmden çıkarıp atmaktır.
Varlık, gücünü oluş içinde kurar. Güç, aşkın
değil içkin bir oluştur. Doğru, bir başlangıç
değil tam tersi yanlışlarla kirletilmiş sonuçtur.
Varlık, kuruculuğu ve kurulanı ile eşzamanlı
bir oluştur. Varlık dokunulamayan, mutlak bir
doğru değildir. Marx metafizik bir varlık değildir.
Marx, dokunulan, mutlak olmayan eleştiriye
içkin devinen bir varlıktır. Anarşizmden en
temel farkı buradadır. Anarşizmin temel ilkesi
“anti-otoriterlik”tir. Mutlak “doğru” ve mutlak
“iyi”den çıkar. Tarih-dışı bir etikçilik kurar.
Anarşizmin ilkesi, varlık olarak eleştiriye kapalıdır.
Asla kirlenmez. Tarih-dışı ve metafiziktir.
Tam bir aşkınlıktır. Anarşizmin bu aşkın ilkesi,
anarşizmin değerli yürüyüşünü hep içerden
çelmelemiştir.
Solun tıkanıklıkları, boğuntuları ve yabancılaşmaları
ile yüzleşmemizde çarptığımız birinci
boyut, “izm”lerin mutlak doğru olarak kurucu
bağlamda özneleştirilmesidir. Tarih iktidarların
merkezinde bir çizgi olarak okunur. Ne
Marksizm ne Anarşizm, “ist”lerin tekeli altında
çizgileştiremez. “İst” bizim eylemimizdir.
Bütün “izm”ler sınıflar mücadelesi tarafından
kurulandır. Biz geçmişe değil geleceğe aidiz.
Geleceği kuracaksak geçmişten alacağımız çok
şey var. “Gelecek”, geçmişin içinde özgürce
dolaşmalıdır. Özgürlük tarihinde “gelecek”
özgürce dolaşacaksa, “bugün” “izm”leri özgür
bırakmalıdır. Ancak bu koşullarda özgürlükçü
bir tarih okuması olan “soykütük” çalışmasına
girilebilir. Soykütük, varlığı tek çizgi üzerinden
değil, tıkanmaları, boğulmaları, anlamlılığı,
melezleşmeleri ve yabancılaşmaları üzerinden
okur. Bu bağlamda iktidarın merkezinde bir çizgi
olarak okunan tarih, özgürleştirilir.
Çarptığımız ikinci tarihsel maddi boyut,
Modernizmdir. Egemen sınıflar, emeği, belirli
bir emek biçimi altında sınıflaştırırlar. Bu sınıflaştırma
bir tahakküm biçimidir. Politik mücadelenin
alanı, emeği bir emek biçimi altında
sınıfsallaştıran tahakküm alanlarıdır. Bu tahakküm
biçimlerinin çözümlenmesi politik çatışma
alanlarının kurulmasıdır. Tahakküm biçimlerinin
çoğalması, derinleşmesi ve yaygınlaşmasındaki
değişikliklere bağlı olarak emek biçimindeki
pozisyonlar da değişmektedir. Eşzamanlı, eşitsiz,
dengesiz ve bileşik bu devinim, belirli politika
yapma biçimlerini de yeniden kurmaktadır.
Tam da bu nokta, solun yabancılaşmasıyla yüzleşmemizde
yüzümüze çarpan modernizmdir.
Sermayenin genişleyerek üretiminin ve yeniden
üretiminin geldiği bu tarihsel noktada, emeğin
sınıflaştırılmasındaki tahakküm biçimlerinin
derinleşmesine, dönüşmesine ve değişik biçimlerle
çoğalarak yaygınlaşmasına tanık oluyoruz.
Bu bağlamda sermaye modernizmin iktidar işleyişini
terk etmiştir; yeni bir egemenlik biçimi
altında sermayenin genişleyerek üretimi ve
yeniden üretimine geçmiştir. Sermaye artık
post-moderndir. Biz post-modernist değiliz biz
komünalistiz. Bizim işimiz post-modernleşen
sermayenin iktidar işleyişini devrimci bir yerden
çözümlemektir. İçinden geçtiğimiz bu tarihsel
koşulların içinde komünalizmin kuruculuğunun
olanaklarını yeniden ve yeniden keşfetmektir.
Bize getirilen post-modernist suçlamasının
arkasında yatan argüman, emeği sınıf siyasetinin
altından çektiğimize dairdir. Bu ucuz,
ajitatif ezberlerin bizi anlamasını beklemiyoruz.
Ne tesadüf ki aynı bağlamda biz de onları
modernist olmakla suçluyoruz. Emek, sınıf
siyasetinin altından çekilmesi bir yana, tam
tersi toplumsal ilişkileri boydan boya kesen
komünalist bir olanağa dönüşmüştür. Emeği
politik güç olarak mekâna sıkıştırarak sınırlayan
modernist soldur. Bugün modernist sol, burjuva
özlü siyasal demokrasi sorununu devrim
sorunu olarak görerek, sınıf eksenli komünalist
siyasete yabancılaşmıştır. Biz ise bugün sınıf
siyasetinin toplumsal ilişkilerin bütün hücrelerine
dağıldığını iddia ediyoruz. Politik devrimden
sonraya ertelenen Komünist siyasetin bugün
politik talep olarak kendisini güncelleştirdiğini
söylüyoruz. Sorun, emeğin kapitalizm karşısında
politik güç zemini olmaktan çıkması değildir.
Sorun, modernist söylemle yapılanmış solun
politika yapma biçimleri ve araçlarındaki tıkanmalardır.
Modernist solun tıkanıkları ve kendine yabancılaşmasıyla
bu iki boyut temelinde yüzleşmeden,
bizim açımızdan çıkış görünmüyor. Bu iki boyutu
kavramsal düzeyde netleştirebiliriz: birincisi politik
felsefenin yeniden kurulması, ikincisi ise politik
teori ve pratiğin kurulduğu maddi ilişkilerin
yeniden çözümlenmesidir. Bunun da kökü solun
pek de üzerinde düşünmediği “değer teorisi”dir.
Değer teorisi
Bu konu derin bir konu olmakla beraber üzerine
düşünmenin sınırı yoktur. İlerde göreceğimiz
konunun anlaşılabilmesi açısından yol açıcı
değinmelerle yetineceğiz.
Varlığı var kılan, varlığın devinimidir. Varlık
devinim dışında var değildir. Sorun varlığı var
kılan deviniminin çözümlenmesidir. Diyalektik,
bir devinim felsefesidir; mutlağa karşı hareketi
önceler ve her varolan yok olmayı hak eder. Bu
böyle bilinmiştir. Fakat Hegel diyalektiğinin özü
bu değildir. Varlık, devinebilmek için kendisini
başkalaştırarak olumsuzlar ve ötekileştirir.
Başkalaşmış ve ötekileşmişin olumsuzlaması
ile tekrar kendisini olumlar. Diyalektik varlıkta
olumlama, olumsuzlamanın olumsuzlamasıdır.
Olumsuzlamanın olumsuzlamasını kuran çelişkidir.
Varlık, başkalaşım ve çelişki üzerinden
devinerek kendini olumlar. Çatışma, çelişkinin
açığa çıkmış formudur. Çatışma çelişkinin
yabancılaşmış biçimidir. Kendini başkalaştırarak
olumlayan varlık, gelişmesinin en üst
noktasına gelene kadar asla yok olmaz. Varlık
nasıl ki olumsuzlayarak kendini olumlama hakkını
kullanıyorsa, ölümünü de kendisi belirler.
Diyalektikte çelişki, varlığı yok edecek Azrail
değildir; tam tersi, onun varlığını devindiren
güçtür. Diyalektiğin özü, başkalaşım, yabancılaşma
ve çelişkidir; ve diyalektik bir olumsuzlama
felsefesidir. Diyalektik herkesi kesen
evrensel ve bilimsel bir hareket yasası olarak
bilindi. Oysa diyalektik, bir iktidar, bir tahakküm
felsefesidir. Egemen sınıfların sınıf iktidarını
meşrulaştıran bir sınıflaştırma felsefesidir.
Diyalektik, “başkalaşım” ve “çelişki”den çıkarken
olumlama felsefesi “fark” ve “çatışma”dan
çıkar. Bu bağlamda emeğin olumlamaya dayalı
devrimci politikliği diyalektik değildir. Emeğin
devrimci politikliği emekle sermaye arasındaki
diyalektik ilişki üzerinden kurulamaz. Eğer
kurulur ise bu reformizmdir. Emeğin kendini
olumlama politikliği, sermayenin kendini olumlama
pratiği olan diyalektiğinden sürekli bir
kaçıştır. Sınıflaştırma pratiğine karşı sürekli
sınıfsızlaşma pratiği emeğin politik direnişi ve
kuruculuğudur. Spinoza, Foucault ve Deleuze
üzerinden bir Marx okuması, emeğin olumlanmasını,
sermaye-emek arasındaki diyalektik
ilişkiden çekip çıkarmak, fark ve çatışma üzerinden
devrimcileştirmektir.
Sermayenin olumlama pratiği, diyalektik ilişki
içinde kurulan bir değer teorisi, bir sınıflaştırma
pratiğidir. Kapitalizmde emek, bir emek biçimi
olan ücretli emek biçimine dönüştürülerek sınıflaştırılır.
Sermayenin bu değer teorisi, sınıflaştırmanın
tözüdür. Değer teorisi, somut emeğin
soyutlanması değil, soyut emeğin somutlaşmasıdır.
Bu bağlamda değer teorisi bir toplumsal
ilişki olan sermaye kavramına içkin bir ilişkiselliktir.
Sermaye gibi değer de bir mekâna ve
somut emeğe indirgenemez. Kapitalist değer
üretimi, toplumsal ilişkilerin hücrelerinin mekânında
değişik biçimler altında başkalaşıma girerek
kendisini üretir ve yeniden üretir. Kapitalist
değer üretimi, toplumsal ilişkileri sınıflaştırarak
hayatın üretimi ve yeniden üretimi demektir.
Değerin başkalaşım biçimleri arasında bir
artzamanlılık yoktur, tam tersi eşzamanlılık,
dengesiz, eşitsiz ve bileşik bir devinim söz konusudur.
Bu durum, bizi tam da toplumsal emek
zamanı belirleyen genel zekânın uzamına sokar.
Artı- değerin fabrikada ölçülebilir olması, değerin
yalnızca fabrikada üretiliyor olması anlamına
gelmez. Kapitalizmin doğası ise tam tersi eşzamanlı,
eşitsiz, dengesiz ve bileşik devinimdir. Bu
durum, ölçünün sürekli değişken olduğunu gösterir.
Bu bağlamda ölçü nedir? Ölçü, ölçülemez
olanın kapatılması ve sürekli ama sürekli kontrolüdür.
Ölçü, sabitlenemez olanın sabitlenmesi
bağlamında politiktir. Sermaye yalnızca sömürü
ilişkisi değildir. Sömürüye içkin sınıflaştırma
ilişkisidir. Sermayenin temel eğilimi toplumsal
hayatı sürekli sınıflaştırmanın üretimi ve
yeniden üretimi olarak kurmasıdır. Sermayenin
emeği biçimsel tahakkümü altına almasından
gerçek tahakkümü altına almasına geçmesi
olgusundan bizim anladığımız bu politikliktir. Bu
bağlamda değer teorisi ve buna bağlı üretici
güçlerin gelişimi, bağımsız bir ekonomik alana
indirgenerek hapsedilemez. Değer teorisi aynı
zamanda güç ilişkilerine içkindir.
Kapitalist toplumsal ilişkileri üreten ve yeniden
üreten temel dinamiğin meta ilişkisi olduğunu
biliyoruz. Meta kavramının kullanım değeri ve
değişim değeri özelliklerini taşıdığını da biliyoruz.
Merceği meta kavramının üzerine biraz
yaklaştırdığımızda, meta kavramının toplumsal
ilişkileri eşitleyen bir özelliğini de göreceğiz.
Güçten başka somut emeklerin niteliksel farklılıklarını
eşitleyecek bir ölçü olmadığından prekapitalist
toplumsal ilişkilerde ölçü, ya tanrının
yeryüzündeki temsilcisi kral ya da devlettir.
Bu aynı zamanda zenginliğin de ölçüsüdür.
Kapitalist toplumsal ilişkilerde ise, emeğin niteliği
soyut emektir. Soyut emek, somut emeğin
niteliğini niceliğe indirgeyerek, metanın değişim
değeri üzerinden toplumsal ilişkileri eşitler. Bu
bağlamda liberaller meta üretimine taparlar
ve onlar için zenginliğin kriteri, “muazzam bir
meta üretimidir.” Böylece kapitalizm, kullanım
değerini, değişim değerinin tahakkümü altına
sokarak kapatır. Artık toplumsal hayat, değişim
değerinin tahakkümü altında tüketilecektir.
Karşımıza kullanım değeri olarak yalnızca değişim
değerini işleten çalıştıran tüketim çıkar.
Klasik ekonomistler, kapitalizmin bu eşitlikçiliğine
taptılar. Meta üretiminin önüne engel olan
her şeyden nefret ettiler. Politikliği, toplumsal
ilişkileri eşitleyen meta üretiminin engelleri
üzerine oturttular. Bu eşitliğin kurulmasını yalnızca
dolaşım alanına indirgemekle kalmayıp,
üretim alanına da indirgeyerek, sömürüyü, eşitsizliği
ve tahakkümü gizlediler. Ekonomik alanı
eşitliğin, politik alanı da bu alanı devindirme ya
da durdurma alanı olarak kapattılar. Ekonomik
alanı politik alandan kopartarak, ekonominin
politik özünü sakladılar. Kapitalizmi politik toplumdan
soyutlayarak ekonomik toplum olarak
yutturdular. Bütün bu rasyonelleştirmenin tözü,
emeğin meta olarak algılatılmasıdır. Emek meta
olmalıdır. Ücretli emek, emeğin metalaşmış biçimidir.
Liberallere göre üretim sürecinde canlı
emeğe ödenen ücret, metada donmuş emeğin
karşılığıdır. Emek sermaye piyasası da bu bağlamda
eşitlik alanıdır. Emek, ücretli emek olarak
metalaştırılarak sınıflaştırılır. Sendikalizm,
ücretli emeği meta olarak sermaye piyasasında
emeğin değerini koruyan ve artıran bir şirketleşmedir.
Emeği ücretli emekle özdeşleştirmedir
ve emeğin sınıf olarak üretimi ve yeniden
üretimidir. Aslında ücretli emek, sermayenin
başkalaşmış biçimidir ve emek ile sermaye arasındaki
diyalektiğin ürünüdür. Bu diyalektikte
çelişki vardır. Çatışma bu çelişkiye oturtulur.
Evet ücretli emek olarak sınıflaştırılmış emeğin
sınıf siyaseti, sermaye ve emek diyalektiğinin
çelişkisi üzerine oturtulabilir. Fakat bu, burjuva
demokrasisidir ve reformizmdir. Bu durumda
devrimcilik, bu diyalektiğin çelişkileri üzerine
oturtulmuş çatışmanın, devrim sorunu olup
olmadığına bağlıdır.
Marx emeği, ücretli emekle özdeş kılmaktan ve
meta olmaktan çekip çıkarır. Marx için üretim
süreci eşitlik alanı değil tam tersi tahakküm
alanıdır. Sermayenin diyalektiği içinde üretim
alanındaki artı-değer sömürüsü ve eşitsizlik,
tam da sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü
açığa çıkarmaktır. Emek, meta değildir ve
değişim değeri taşımaz. Emek tüketilen değil,
üretken bir kullanım değerine sahiptir. Ücret,
emeğin canlı emek sürecindeki üretkenliğinin
karşılığı değil, bedeninin ve aklının tüketiminin
karşılığıdır. Politik olan, insan bedeni üzerinde
tam bir kullanım hakkıdır. Köleci ve feodal toplumlara
politik toplum denilmesinin özü burada
yatar. Özel mülkiyet kavramı, sadece üretim
araçları üzerindeki mülkiyete indirgenerek
ruhsuzlaştırılamaz. Bütün sınıflı toplumlarda
özel mülkiyet, emeğin bedeni üzerinde tam bir
tahakküm kurmanın teknolojisidir. Kapitalizm,
emeği mülksüzleştirir ve bireyselleştirir. Emek,
kendi emeğini değerli kılacak maddi koşullarla
ve kolektivizmle buluşamaz. Kendini üretmeyi
unutur. Düşüneceği tek şey, yeniden üretimi
için bedeninin kullanım hakkını sermayeye bir
süreliğine satmaktır. Bakunin’in şu değerli lafı,
ajitatif bir edebiyat değil ontolojik bir gerçekliktir:
“Emeğini sattığın an, kişiliğin mülkiyet
altındadır.” Emek, sermayeye emeğini satarak
bedeninin kullanım hakkını tam bir özel mülkiyet
altına sokar. Liberaller tarafından ekonomik
alan politik alandan kopartılmışken, Marx ve
komünist anarşizmle birlikte, ekonomik alan
tam da politik olanın en yoğunlaşmış biçimi
olarak karşımıza çıkar. Kapitalizm, eşitlikçi değil
tam tersi, eşitsizliği üreten ve yeniden üreten
politik bir toplumdur. Bu bağlamda bütün
ekonomik kavramlar, tahakkümün teknolojileri
olarak okunmalıdır. Emeğin olumlanmasının
politikliği bağlamında emek ve sermaye arasında
diyalektik bir çelişki yoktur. Tam bu noktada,
“Emeği politik olarak kuracağımız zemin nedir?”
sorusuyla yüz yüze geliyoruz. Yol ikiye ayrılıyor:
Ya sermayenin kendini olumlama pratiğinin
diyalektiğinin çelişkisi üzerinden emeği politik
olarak konumlandırmak ya da emeği sermaye
karşısındaki farkı üzerinden çatışma içinde
kurmak. Birincisi sermayenin kendini olumlama
tarihselliğinin olgunlaşmasına bağlayarak,
komünalist siyaseti sermayenin içine kapatır.
İkincisi, sermayenin kendini olumlama tarihselliğinin
her uğrağında sermayeyi kilitleyerek
komünalizmin önünü açar. Marx’ın sırrı budur.
Marx’taki maddeci metafizik ve diyalektik,
komünalizmi sermayenin olumlama diyalektiği
içine kapatmak zorunda bırakmıştır.
Biyo-politik üretim
Kapital ve Grundrisse arasında özsel bir fark
yok. Fakat aynı özün değişik bir yöntemle
ele alındığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Grundrisse’nin Kapital’in taslağı olarak kaleme
alındığını biliyoruz. Daha bütünsel bir bakış açısıyla
kaleme alındığından dolayı Marx’ın anlaşılması
açısından Grundrisse anlamlıdır. Marx’ı
‘Kapital 1’ üzerinden okumakla, Grundrisse üzerinden
okumak, Marx’ı konuşturmada farklar
yaratmaktadır. Grundrisse’de sermaye, yokyer’dedir.
Bir başka deyişle her yerdedir. Bu
bağlamda, yok-yer’deki sermayenin yeri, bir
soyutlama olan “ilişkisellik”tir. Sermaye somutlamada
değil soyutlamada görünür kılınır.
Kapital 1’de ise sermaye, analitik çözümlemeyle
somut yerdedir. Analitik yöntemin görünür
kılma biçimi somut ölçüyü gerektirir. Soyutlama
yöntemiyle görünür kılma ise ölçülemezliktir.
Bu bağlamda, analitiğin ölçü-içiliği, ilişkiselliğin
ölçülemezliğini saklar. Görünür kılmada
ölçü-içi dil ile ölçü-dışı dil arasında anlama ve
kavramada ciddi farklar yaratmaktadır. Anlaşılır
kılabilmek için analitik ölçü-içi bir dile girildiğinde,
ilişkiselliğin ölçü-dışılığı ve zenginliği anlam
kaybetmeye başlar. Bu durum ciddi zorlukları
da beraberinde getirir. Ülkemizdeki anlama ve
kavramadaki düşünme dilinin analitik olduğunu
hatırladığımızda işler daha da içinden çıkılmaz
hale gelmektedir. Sermaye post-modernleşmiştir.
Post-modernizm, sermayenin olumlama
diyalektiğinin en derinleşmiş ve yoğunlaşmış
biçimidir. Bugün sermayenin görünür pratiğini
anlamak ve kavramak, ancak ölçü-dışı dil ile
mümkündür. Kapital 1’in dili, 19. ve 20. Yüzyıl
kapitalizmini anlamanın dili idi, 21. Yüzyıl kapitalizmini
anlama dili ise Grundrisse’nin dilidir.
Sermaye bir ilişkisellik olarak uzamı ifade eder.
Burada “uzam” kavramını kullanmamızın anlamı
“mekân-dışılık” değildir. Mekânın sınırlarını
tanımamaktır. Sermaye için mekân sınırlarını
yıkmak kendi olumlama pratiğinin özgürlüğü
iken, mekân sermaye tarafından emeğe
konulan bir yasaktır. Mekânlaşma, sermayenin
emeği tahakküm altına almasının teknolojisidir.
Sermayenin uzamı, emeği tahakküm altına alan
mekânlaşmayla kurulur. Sermaye, bütün mülkiyet
biçimlerini ve emeği kendi birikim süreçlerine
göre biçimlendirdiği oranda egemen olabilir.
Ve bu gücü dünya pazarı ve ekonomisini ele
geçirebildiği zaman kazanabilir. Sermaye için
fabrika, ulusal sınırlar yetmez. Ulusal sınırlarda
tıkanmak sermaye için ölümdür.
Sermayenin ilksel birikim döneminde, emeğin
tahakküm altına alınmasının mekânı fabrikaydı.
Topraktan kopartılarak mülksüzleştirilen emek,
ücretli emek biçimi altında sınıflaştırılarak bir
beden olarak fabrikada tahakküm altına alındı.
Fabrika dışındaki toplumsal hayat ise, politik
zorun açık şiddeti üzerinden disipline edilmekteydi.
Sermaye yalnızca fabrikada emeği
tahakküm altına almakla yetinemez. Dolaşım
alanını da düzenler. Bu bağlamda diğer mülkiyet
ilişkilerini ve sermaye içi güçleri biçimlendirir,
düzenler ve yönetir. Bütün somut emekleri
soyut emeğin tahakkümü altında sınıflaştırarak
sermayeyi işletip çalıştıran bir özne haline getirir.
Üretim ile dolaşım alanının sınırı, Marx’ın
ifade ettiği gibi, sermayenin ölüm taklasının
atıldığı süreçtir. Bu ölüm korkusu, dolaşım alanının
üretim alanının tahakkümüne sokulmasını
emreder. Emeği, sermaye içi güçleri ve diğer
mülkiyet ilişkilerini sürekli düzenleme ve yönetme,
bu emrin politik ifadesidir. Bu politikliğin
mekânı ulus, ekonomik dile çevrilmiş ifadesi ise,
sermayenin yoğunlaşması ve tekelleşmesidir.
Bu süreç, kapitalizmin rekabetçi dönemi olarak
adlandırılmıştır. Geldiğimiz noktada durarak
günümüzü de içeren bir soyutlama yaptığımızda
şunu kabul etmemiz gerekir: Sermayeyi devindiren
güç, toplumsal ilişkileri soyut emeğin tahakkümü
altına alma gücüdür. Sermayenin, emeği
biçimsel tahakküm altına almasından gerçek
tahakküm altına almasına geçmiş olmasıdır.
Bu bizi ölçü-içi analitik bir fabrika mekânından,
ölçü-dışı toplumsal fabrika tanımına, toplumsal
hayatın bedeni üzerinde tahakküm kurulmasına
götürür. Bu bağlamda, beden üzerinde
tahakküm kurmanın politikliği, ölçü-dışı görünür
kılma diline dönüşür. “Biyo-politik üretim” kavramı,
bu boşluğu dolduran bir kavramsallaştırmadır.
Biyo-politik üretim, sermaye birikim
süreçlerinin işletilip çalıştırılmasına içkin, toplumsal
hayatın üretimi ve yeniden üretimidir.
Biyo-politik üretim, toplumsal hayatın fabrikalaştırılmasıdır.
Toplumsal hayat üç aşamadan
geçerek günümüze gelmiştir: Fabrika, ulusal
fabrika ve küresel fabrika. Biyo-politik üretim,
aşkın ideolojik üretime, ya da ideolojik hegemonya
aygıtlarının disiplin toplumlarına indirgenemez.
Biyo-politik üretim ontolojik bir üretimdir
ve toplumsal soyut emek paranın denetim
toplumunu ifade eder. Bu bağlamda, ideolojik
ve disiplin toplumlarının kurumsal üretimi de
metalaştırılarak ticarileştirilmiştir. Toplumsal
hayat şirketleşmiştir.
Kriz
Analitik bir çözümlemede artı-değer üretimi,
nispi artı-değer ve mutlak artı-değer üretimi
olarak ayrımlaştırılmıştır. Mutlak artı-değer,
emek yoğun bir üretimi ifade ederken, nispi
artı-değer emeğin verimliği üzerinde yürütülen
bir üretimi ifade etmektedir. Üretimde canlı
emek süreci, gerekli emek zaman ve artı emek
zaman olarak ayrılır. Mutlak artı-değer, gerekli
emek zamanı uzun tutarak artı-değer miktarını
artırmayı hedefler. Nispi artı-değer ise üretim
araçlarındaki teknolojik gelişmeyle gerekli
emek zamanın kısaltılarak artı-emek zamanın
uzatılmasıdır. Bu süreç, sınıfsal güç ilişkilerinin
kuruluşuna içkindir. Kapitalizmin mutlak artıdeğer
üretimi sürecinde çalışma saatleri uzun
tutulduğundan, örneğin 12 saat, işçi sınıfı çalışma
zamanını kısaltmak için politikleşir. Gerek
çalışma zamanının kısaltılması talebi, gerekse
emek yoğun üretimin getirdiği kitlesellik ciddi
bir politik krizi de beraberinde getirmektedir.
Sokak çatışmalarıyla 19. yy Avrupa’sını kasıp
kavuran proletaryanın en önemli taleplerinden
biri çalışma saatlerinin kısaltılmasıdır. Emek ve
sermaye arasındaki bu çatışma, sermayeyi mutlak
artı-değer üretiminden nispi artı-değer üretimine
geçmeye zorlamıştır. 20. yüzyılda ise işçi
sınıfının talebi, toplumsal artıdan daha çok pay
almak için ücret artışı talebine dönüşmüştür.
Fakat, üretim zamanı 8 saate çekilerek emek
verimliliğine dayanan üretime geçiş, 12 saatlik
zaman içindeki artı-emek zamanı küçültmemiş
tam tersi daha da artırmıştır. Bu durum artıemek
zamanı görecelileştirmektedir. Sermaye,
mutlak artı-değer üretimi dönemindeki krizi,
kârlı çıkarak hem çözmüş hem de işçi sınıfının
talebini ücret artırma talebine indirgemiş,
emeği ücretli emek olarak sınıflaştırarak kapitalist
toplumsal ilişkilerin üretimi ve yeniden
üretimini işleten özne haline getirmiştir.
Nispi artı-değer üretimini hızlandıran ikinci
önemli politik neden, sermaye içi güç ilişkileridir:
rekabet. Metadaki donmuş emek miktarını
küçülterek fiyatı düşürmektir. Sermaye
bunu, üretim araçlarının teknolojik üstünlüğü
üzerinden emeği verimli kılan bir üretim ile
gerçekleştirir. Bu durum, metadaki donmuş
emek miktarını kuran toplumsal emek zamanını
belirler. Kapitalizm, diğer mülkiyet biçimlerini
tahakküm altına alır ve teknolojik olarak geri
kalan rakiplerini tasfiye eder. Sermaye birikim
sürecinin yoğunlaşması ve tekelleşmesi bu
durumun ürünüdür. Sermaye içi güç ilişkileri
sürekli hareketlidir. Bu hareket, güç ilişkilerini
yeniden kurar ve düzenler.
Mutlak ve nispi artı-değer, rekabet, üretim
araçlarının teknolojik üretimi derken kavramsal
yürüyüş bizi toplumsal emek zamanına getirmişti.
“Toplumsal emek zamanı kavramı” ise,
kendisini belirleyen “toplumsal genel zekâ”
kavramıyla bizi tanıştırır. Genel zekâ kuruluşu,
kapitalist toplumsal hayatın, eşitsiz, dengesiz,
bileşik gelişim ve birikim yasasının devinimine
bağlıdır. Ne yazık ki, yasa, kavramsal olarak
kendisini yok eden eşitsiz ve dengesiz bir gelişimin
sürekli hareketinin ölçülemez uzamına
bizleri götürür. Kapitalizmin en doğal yasası
post-moderndir. Bu bağlamda sermayenin postmodernleşmesi,
bu yasanın en yoğunlaşmış
ve canlı bedenidir. Yukarıda ifade ettiğimiz
kavramlar arası ilişki hiyerarşik ve artzamanlı
işlemez. Tam tersi eşzamanlı dengesiz ve eşitsiz
zorunluluk ve olumsallıklarla işleyen birleşik
bir devinimdir. Analitik ölçü-içi görünür kılma,
ölçü-dışı görünür kılma alanına girdiği an yeniden
kendisini tartıştırır.
Genel zekâyı kuran, toplumsal ilişkilerin eşzamanlı,
eşitsiz ve dengesiz birikim devinimi,
toplumsal emek zamanını sürekli hareketli kılar.
Toplumsal emek zamanın bu hareketi, artıemek
zamanını sürekli değişikliğe uğratır. Bu
harekete içkin bütün güç ilişkileri politik devinimi
içinde kurulur ve düzenlenir. Bütün tahakküm
teknolojileri, makineleri, toplumsal, bireysel,
ekonomik ve politik ilişkiler birbirinin içine
geçerek melezleşir. Toplumsal hayatın üretimi
ve yeniden üretimine içkin güç ilişkilerinden
bağımsız ekonomik bir yapı yoktur. Kapitalizm,
başından itibaren bir kriz toplumudur ve bir kriz
yönetme sanatıdır. Bu sanat tamamen politiktir.
Politikliğin kuruluşu, kriz yönetiminin iktidar
işleyişini çözümlemekten geçer. Sermaye
birikim sürecinin diyalektiğini işletip çalıştıran
egemenlik biçimi kavramıyla karşı karşıyayız.
Egemenlik, yalnızca “ölçü”nün işletilmesini
ifade etmez, aynı zamanda ve gerçek anlamda
ölçülemez olana müdahale anlamına gelir. Bu
bağlamda egemenlik, toplumsal emek zamanına
müdahaledir. Liberalizmle Marksizmin arasındaki
fark tam da burada yatar. Liberalizm,
toplumsal emek zamanının piyasa tarafından
belirlendiğini, bir başka ifadeyle politik alandan
bağımsız bir ekonomik alan olduğunu söyler.
Marx’ın ifadelerinde de bu okunabilir. Fakat
Marx, yazmak istediği altı başlıktan ancak üç
tanesini yazabilmiştir. Yazamadığı üçünden
biri “Devlet”, diğeri “Dünya ekonomisi”dir. Bu
konuda bir yargıya varmak ciddi bir haksızlıktır.
Fakat Negri, bu konuda sorun üretecek alanlar
açmaktadır. Sermayenin pratiğini okumadaki
politik felsefe yanılsamasıdır. Sermayenin
olumlama pratiğini Spinoza üzerinden okuyarak
sermayenin diyalektik işleyişini reddetmesidir.
Spinoza üzerinden doğru bir okuma yaparak
emeğin olumlama pratiğini sermayenin diyalektik
ilişkisinden kurtarırken, sermayenin pratiğindeki
diyalektiği de ortadan kaldırmaktadır.
Sermayenin modern döneminde ölçebilir olan
politiklik, sermayenin post-modernliğinde ölçemez
olmuştur. Buraya kadar bir sorun yoktur.
Egemenlik ve temsiliyet bağlamında kriz daha
da derinleşmektedir. Politik kriz teorisi anlamlı
bir yerden kurulmaktadır. Sorun, ölçebilir
olan politikliğin ölçme eyleminde bulunamaması
sonucuna varma potansiyelidir. Bu, politik olanı
görünmez kılar. Dolayısıyla Negri, politik olanın
ölçülemez olanı kontrol edememe durumuyla,
ölçü-dışı olanı birbirine karıştırmaktadır.
Sermayenin post-modern dönemi olan günümüzde,
değeri ölçecek zamanı belirleyen ulusal
toplumsal emek zamanı değil, küresel toplumsal
emek zamanıdır. Bu bağlamda toplumsal emek
zamanın belirlenmesi, ulus devletin egemenlik
alanından çıkmıştır. Küresel emek zamana
müdahale eden onu işleten yeni bir devlet
teorisine ihtiyaç vardır. Küresel sermaye, bu
kaotik duruma, küresel egemenlikle yanıt vermektedir.
Fakat bu emperyal yanıt, küresel
güç dengelerini bozmak ve toplumsal sınıflar
arası ilişkileri yeniden düzenlemek olacaktır. Bu
bağlamda biz üçüncü dünya savaşı içinden geçiyoruz
diyoruz. Sermayenin post-modernleştiği
günümüzde kapitalist imparatorluk, eşzamanlı
eşitsiz ve dengesiz bileşik devinimini en yoğun
biçimde yaşamaktadır. Bu krizin yönetimi ise bir
egemenlik biçimi olarak post-modern emperyal
faşizmdir.
1848 özeleştirisi
19. Yüzyıl, Avrupa sokaklarının devrim istediği
bir yüzyıldır. İşçilerin, köylülerin ve yoksulların
devrim talebinin sokak barikatlarında somutlaştığı
bir yüzyıl. Burjuvazinin aristokrasiyle, burjuvazinin
burjuvaziyle ve burjuvazinin proletarya
ile savaştığı bir siyasal coğrafyanın yüzyılı. Bu
yüzyıl, bütün modern sınıfların ekonomik ve
politik olarak en derin çelişki ve çatışmalarla
kurulduğu siyasal bir tarihtir. 1848 konjonktürel
bir dönemi ifade etmemektedir. Tam tersi
19. yüzyılın bütününü ifade eden bir simgedir.
Buna bağlı olarak “1848 özeleştirisi” de 19.
yüzyılın politik olarak eleştirisi ve özeleştirisidir.
Engels’in, Marx’ın yazdığı “Fransa’da Sınıf
Mücadelesi” kitabına, ölmeden önce 1895’te
kaleme aldığı önsöz, bizim açımızdan tarihi bir
metindir.
Marx’ın, 19. yüzyılın teorik sorumluluğunu politik
olarak üstlendiği doğrultusunda yorumlar
vardır. Bu yorum yanlış olmamasına karşın çok
ciddi bir eksikliği de taşımakta ve bu eksiklik
Marx’ın 19. yy üzerindeki politik sorumluluğunu
unutturmaktadır. Bu bizi, Marx’ı yalnızca metin
içinde okumaya yönlendirmekte ve Marx’ı kavramlara
kapatmaktadır. Kavramlarla tarih arasındaki
ilişkiyi kuran politiklikten bizi uzaklaştırmakta,
Marx okumasını Kapital’e ve iktisada
sıkıştırmaktadır. Marx’ı bu sıkışıklıktan kurtaran
Lenin olmuştur. Lenin, Marx’ın politik olarak
okunmasıdır. Marx’ın “Marksizmleştirilmesi”
Lenin’le başlatılmıştır. Oysa Lenin’den önce
Marx’ın Marksizmleştirilmesi ve Marx’ta yaşadığı
dönemi çözümleyen politik kriz teorisi vardı.
Genel olarak Marx, Alman felsefesi, İngiliz iktisadı
ve Fransa devrimci pratiği olarak yorumlanır.
Marx’ın Fransa pratiğinde politik bir sorumluluğu
yoktur. Fransa’daki sınıf mücadelesine
ait devrimci pratiğin sorumluluğu, anarşistler
ve Blanquistlere aittir. Marx’ın Fransız üçlemesiyle
yaptığı şey, kurduğu kavramsal dünyayı
tarihsel ve toplumsal bir pratik içinde sınamaktır.
1848 devrimine kadar Marx için her kriz bir
devrimdir. Fakat, 1848 devriminin yenilgisinden
sonra artık her kriz bir devrim değildir. Gerçekçi
bir devrimin koşulu, iktisadi maddi koşulların
olgunlaşmasına bağlıdır. “Kapitalist toplumsal
ilişkilerin yıkılmasının ekonomik maddi koşulları
ne?” sorusunun yanıtı teorik olarak verilmesine
karşın, “peki ne zaman yıkılacak?” sorusunun
yanıtı bir sır olarak kalmıştır. Bu sır, 1848
Avrupa’sının sokaklarında yükselen devrim istemine
karşı kuşkulu bir pozisyon almayı beraberinde
getirmiştir.
Marx, 1871 Komün yenilgisinden sonra,
yüzünü Alman sınıflar mücadelesinin yürütüldüğü
coğrafyaya dönmüştür. Marx’ın politik
olarak üstlenmek zorunda olduğu sınıflar
mücadelesi pratiği Almanya’dır. Almanya,
Marx’ın Marksizmleştiği ilk uğraktır. Alman
Marksizmi, Leninizm, ya da Rus Marksizmi üzerinden
okunmuştur. Fakat Marksistler, Alman
Marksizmini, 1848 ve 1871 Komün Avrupa’sı
üzerinden okumayı unutmuştur. Özellikle Alman
Marksizmi bunu unutturmuştur. Çünkü Alman
Marksizmi, sokakları devrim isteyen bir devrimci
pratiğin yenilgisi üzerinden kendisini
kurmuştur. Alman Marksizmini devrime çeken
Anarşizm artık yoktur.
Engels’in tarihsel metnini yeniden hatırlamak,
bu unutulmuşluğa bir müdahaledir.
Ekonomik maddi koşullar
“Ama tarih bizi de haksız çıkardı,
bizim o zamanki görüşümüzün bir
yanılsama olduğunu ortaya koydu.
Hatta daha da ileri gitti: yalnız bizim
o zamanki yanılgımızı savurmakla kalmadı,
proletaryanın, içinde dövüşmek
zorunda olduğu koşulları da baştan
aşağı altüst etti.”1
1895’te durarak 1848 Avrupa’sı üzerine düşünen
Engels’in bu ifadesi, sorunun köklü ve bütünlüklü
bir sorun olduğunu bizlere gösteriyor. Metnin
içinde yürümeye devam ettiğimizde:
“Tarih bizi ve benzer düşüncede
olanların hepsini haksız çıkardı. Tarih
gösterdi ki, kıta üzerindeki iktisadi
gelişme durumu, o zaman, kapitalist
üretimin kaldırılması için henüz yeterince
olgunlaşmamıştır; ve tarih, bunu
1848’den bu yana bütün kıtayı kaplamış
olan ve Fransa’da, Avusturya’da,
Macaristan’da ve son olarak Rusya’da
büyük sanayiye ancak şimdi gerçekten
söz hakkı veren ve Almanya’yı da
birinci sınıf bir sanayi ülkesi durumuna
getiren –bütün bunlar kapitalist bir
temel üzerinde, yani 1848’de pekala
genişlemeye elverişli bir temel üzerinde
olmak üzere– iktisadi devrimle
tanıtlandı.”2
ifadesi ile karşılaşıyoruz. Dikkatimizi çeken iki
nokta var. Birincisi, “iktisadi devrim” kavramıdır.
Burjuvazi politik devrimini yapsa bile üretici
güçleri geliştirme bağlamında iktisadi devrimini
devam ettirmektedir. İkincisi ise, üretici güçleri
geliştiren bu iktisadi devrimin yalnızca 1848
dönemini ifade etmemesi ve 1895 yılını da içine
alan bir süreci kapsamasıdır. Gözümüze çarpan
iki konu üzerinde düşündüğümüzde durum çelişkilerle
dolu görülmektedir. Üretici güçlerin gelişimi
ve ekonomik devrim, burjuvazinin siyasal
ilericiliğini ifade etmez mi? Oysa, burjuvazinin
siyasal gericiliği 1848 devrimiyle başlamıştır. O
zaman karşımıza farklı bir durum çıkmaktadır:
Burjuvazi siyasal olarak gericileşse de ekonomik
devrim devam edebilir. Gerek burjuvazinin
ilericiliği, gerekse gericiliği üzerinden yürüsek
de karşımıza çıkan sonuç: “iktisadi devrim”
devam ettikçe, devrimin maddi koşulları yoktur.
Peki o zaman sokakları devrim isteyen 19. yy
Avrupa gerçekliği neyi ifade etmektedir? Bu
gerçeklik, yenilgiye mahkum trajik bir romantizm
midir? Bu durumun politik sonuçları düşündürücüdür.
Bu düşünme bizi iki noktaya götürür: Birincisi
“Dikkat! Problem var”. İkincisi “Yürüyelim
bakalım durum bizi nereye götürecek”. Şimdilik
ikinci şıkkı izleyerek yürüyelim. Bu yürüyüş bize
iki soru sordurtmaktadır. 1) Devrimin tarihsel
ekonomik koşulları ne zaman olgunlaşacak?
Sermayenin kendini olumlama pratiğini tamam-
layan ve sermayenin kendi elleriyle kendisini
yok edecek ekonomik maddi koşullar ne zaman
gerçekleşecek? 2) “O zaman” gelene kadar
işçi sınıfının politik taktiği ne olacak? Birinci
soruya yanıtı Marx’ın değişik yapıtlarında açıkça
bulabiliriz. İkinci soruya yanıt ise Alman
Marksizmidir.
Marx’ın birinci soruya verdiği yanıt çok açıktır:
Üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki
diyalektik çelişki. Devrimin ekonomik maddi
koşulu, üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişimini
durdurarak üretim sürecini kilitlemesi ve
burjuva üretim ilişkilerinin anlamsızlaşmasıdır.
Üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki
diyalektik çelişki olgunlaşıp bu noktaya gelmeden
gerçekçi bir devrimin maddi koşulları
oluşamaz. Peki bu diyalektik çelişkinin olgunlaşmasının
kriteri nedir? Marx’ın bize verdiği
yanıt şudur:
“Burjuva toplumun üretici güçlerinin,
içinde burjuva koşullarının izin
verdiği bollukta geliştikleri bu genel
gönenç dolayısıyla gerçek devrimden
söz edilemez.”3
“Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri
olan bu ilişkiler, onların engelleri
haline gelirler. O zaman toplumsal
devrimler çağı devrimler çağı başlar.”
4
“İçerebildiği bütün üretici güçler
gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum
asla yok olamaz…”5
“Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri,
bu ilişkilerin maddi varlık koşulları,
eski toplumun bağrından çiçek açmadan,
asla gelip yerlerini alamazlar.”6
Marx yanıtlarıyla, sermayenin kendini olumlama
diyalektiğinin, tarihi nasıl kapattığını bizlere
gösteriyor. Yürüyüşümüzü bu yanıttan sonra
durduruyoruz. Tekrar “Dikkat, Problem var!”,
diyerek düşünmeye başlıyoruz. Emeğin kendini
olumlama politikliğini, sermayenin kendini
olumlama pratiğinin diyalektiği içine kapatmakla,
ondan çıkarmak arasında politik bir
tercih yapmak zorunluluğu ile karşı karşıyayız.
Bu durum, günümüz sınıf mücadelesinin bütün
Marksistlerin yüzüne tuttuğu aynadır.
Metin içinde kavramların yürüyüşüne biz de
katılabiliriz. Sermayenin eğilimi, toplumsal ilişkilerin
bütününü fabrikalaştırmak ve şirketleştirmektir.
Dünya tek tekele gidene kadar
üretici güçleri geliştirmek sermayenin genel
yasasıdır. Bu bağlamda kapitalizm sürekli bir
ekonomik devrim içindedir. İçerebileceği bütün
üretici güçleri içermek sermayenin diyalektiğidir.
Sermayenin emeği gerçek tahakküm altına
alması, doymak bilmez bir oburluktur. Fakat
metin içindeki kavramların yürüyüşüne, tarihsel
maddi hayatın ontolojisi içinde katıldığımızda,
yanımızdakilerin kavramlar ya da üretim araçları
değil, tam tersine güç ilişkilerinin çatışmaları
olduğunu göreceğiz. Üretici güçlerin gelişimi,
emeğin sürekli tahakküm altına alınması ve
sermaye dışı ve sermaye içi güçlerin yeniden ve
yeniden düzenlenmesidir. Bu bağlamda üretici
güçlerin durması ve gelişimi politiktir. Üretici
güçlerin gelişimi, emeğin ücretli emek altında
sınıflaştırılmasının politik teknolojisidir. Emeğin
sınıflaştırılmasına karşı sınıfsızlaştırılması, sermaye
birikiminin diyalektiğine içkin, üretici güçlerin
gelişimini politik olarak kırmaktır. Üretici
güçler ile siyasi güç ilişkileri arasında bir hiyerarşi
yoktur. Yani, politik güçlerle üretici güçler
arasında ast-üst ilişkisine dayalı bir belirleme
yoktur. Üretici güçler ile güç ilişkileri eşzamanlı,
birbirlerine içkin eşitsiz, dengesiz ve birleşik
bir devinimdir. Üretici güçler, güç ilişkilerinin
bedeninde konuşur. Tarih gerçek anlamda
sınıflar arası mücadelenin tarihidir. Mülkiyet
ilişkisinden bağımsız bir üretici güçler gelişimi
yoktur. Mülkiyet ilişkileri üretici güçlerin dilidir.
Devrim, Devlet, emeğin sınıfsızlaşması, güç ilişkilerinden
bağımsız ve güç ilişkilerini belirleyen
üretici güçlerin gelişimine bağlı değildir. Böyle
bir “Tin” yoktur. Devrim, üretici güçlerin gelişimine
içkin politik güçlerin çatışmasına bağlıdır.
Güç ilişkilerinden bağımsız ekonomik maddi
koşullardan bahsedilemez.
Bizim ekonomik determinizmin metafiziği ifadesinden
kastımız ekonomik yapının tek belirleyici
güç olmamasıyla sınırlı değildir. Marksizmin
verdiği biri örtük, üç öz eleştiriden biri de ekonomik
alanın belirleyiciliğini öne çıkartıp diğer
belirleyici dinamiklerin “savsaklandığına” dair
özeleştiridir. Engels’in, 1890 tarihinde Bloch’a,
1893 tarihinde Mehring’e ve 1894’te Borgius’a
yazdığı mektuplarda açık ve net olarak bu durum
okunabilir. Meselemiz, klasik fakat tüketilmemiş
altyapı-üstyapı tartışmasına geri dönmek
değildir. Bu tartışmanın tıkanmasının nedeni
Marx’ın zenginlik sorunsalı ile ele alınamamasıdır.
Bizim üzerinde düşündüğümüz sorun
sınıflar mücadelesinin ekonomik gelişmeye tabi
bir şekilde işlevlendirilmesidir. Marx’taki “zenginlik”
sorunsalına bağlı komünizm anlayışıdır.
Bir başka ifade ile “zorunluluk ve özgürlük”
üzerine düşünceleridir. Çok açık biçimde ‘Gotha
ve Erfurt Programının Eleştirisi’nde görülecek
olan bu konu, devletin sönümlenmesine neden
olacak zenginlik sorunsalıdır. Değer teorisi,
Marx’ın “zenginlik teorisi” ile bağıntılı ele alınmadığında
anlamsızlaşır. Bu konu üzerinde
düşünmek gündemimizdedir.
1848 Avrupa’sının sokakları gerçekti ve haklıydı.
Çünkü devrimin tarihsel koşulları mevcuttu.
Marx’taki ekonomik determinizmin maddeci
metafiziği ve diyalektiği, devrimi, ekonomik
maddi koşulların olgunlaşmasına bağlayarak
bekletti. Bu beklentide politik taktiğimiz ne
olmalıydı? Metnimize geri dönerek Engels’ten
yanıtımızı alalım.
1848 Avrupası’nın politik taktiği
“1848’in savaşım tarzı bugün her
bakımdan eskimiş, zamanı geçmiştir.”
7
“Dünya tarihinin acı cilvesi her şeyi
altüst ediyor. Biz, ‘devrimciler’, ‘kargaşalık
çıkaranlar’, legal yollarla, illegal
yollarla ve kargaşa ile olduğundan
çok daha iyi gelişiyoruz, başarılı
oluyoruz. Kendi kendilerine verdikleri
adla düzenin partileri gene kendilerinin
yaratıkları yasal (legal) durum
yüzünden yok olup gidiyorlar. Onlar,
Odillon Barrot’un ağzından umutsuzlukla
bağırıyorlar: yasallık (legalite)
bizi öldürüyor, oysa biz, bu legalite
içinde kaslarımızı sağlamlaştırıyor,
yanaklarımızı pembeleştiriyoruz ve
sonsuz gençliği soluyoruz.”8
Engels’in bu yanıtı politik taktik açısından açık
görünüyor. Edebi ve ajitatif bir dille eleştirmek
basitliğine gitmek bize yakışmaz. Sorunumuz
eleştiri yapmak değil bir soy kütük çalışmasıyla
varlığın oluşuna içkin değişimleri görebilmektir.
1848 Marksizmi, azınlık öncü bir güçle, kriz
anında vurup, çoğunluğu konuşturmak ve sürekli
devrimi politik olarak koklamak iken, 1848
sonrası ve Alman Marksizmi farklı düşünmektedir.
19. yy işçi sınıfını politikleştiren simgesel
iki talepten bahsedebiliriz. Birincisi 8 saatlik
işgünü, ikincisi ise genel oy istemidir. Alman
Marksizminin genel oy talebi ile güçlendirildiğini
söylemek eksik olmasına karşın yanlış olmayacaktır.
Genel oy talebi yasal sendika, yasal
parti ve parlamento siyasetini de beraberinde
getirmiştir. Amaç harekete içkindir. Hareket
bir araç değil oluşun ta kendisidir. Yasallık,
Alman Marksizmini içine çekerek sistem içi
özne haline getirmiştir. 1848 Avrupa’sında kriz
devrimdi ve devrim, harekete içkin politik bir
talepti. Alman Marksizminde ise her kriz devrim
değildi. Devrimin krizi beklendi ve devrim,
harekete içkinlikten amaca dönüştü. Harekete
içkin siyaset ise reform ve talep siyaseti idi.
Harekete içkin olan varlığı kurdu. Reform ve
devrim ikiliği Marksizmin politik gündemine
oturdu. Devrim, amaç ve soyut; reform ise
araç ve somuttu. Dolayım siyaseti Marksizmin
içine hiç çıkmamacasına girmişti. Tarih, dolayım
siyasetinin, amaç ve araç diyalektiğinin
işe yaramadığını gösterdi. Bernstein devrimci
Marksizmin reddidir fakat Alman Marksizminin
de çocuğudur. Bernstein, Engels’in mirasçısı
olarak kendisini görür. Bernstein’ın sorduğu
soru, “Sosyalist devrimin tarihsel ekonomik
maddi koşulları ne zaman olgunlaşacak, gerçekçi
kriz ne zaman gelecek?” sorusuydu. Bu soruya
yanıtı, “Böyle bir kriz yoktur ve böyle bir kriz
gelmeyecek” oldu. 1848’deki Marksizm için kriz
devrim demekti. Engels’te her kriz devrim değildi.
Bernstein’da ise “kriz yok, devrim de yok”
oldu. Ekonomik determinizmin metafiziği ve
sermayenin olumlanma diyalektiği Alman sınıflar
mücadelesi pratiğinin somutluğuna çarptı.
Devrimci ve reformist Marksizm ayrışmasına
neden oldu. Bernstein sorununu reformizm üzerinden
çözdü. Emek siyasetini tamamen sermayenin
olumlama diyalektiği içine kapattı. Lenin,
Kautsky’nin yalpalamalarını açığa çıkartarak
safını belirledi. Rosa, Almanya’da yalnız bırakılmıştı.
Lenin’i önemsemesi kaçınılmazdı. Rosa
kapitalizmin nihai krizini emperyalizm teorisi
üzerinden çözdü, devrimin sosyalist karakterinden
dolayı reform ve devrim diyalektiğinin
ikiliğinden kurtulamadı. Bundan dolayı işçi köylü
ittifakı, emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık
sorununda Lenin ile gerilimlere girdi.
Alman reformist kanadının Devlet teorisi üzerindeki
düşüncelerine değinmeden geçmek bir boşluk
bırakacaktır. Kısa bir değerlendirme şarttır.
Bernstein, Kautsky ve Hilferding kapitalizmi
reformist bir yerden politik olarak okudular.
Kapitalizm politik toplumdu. Krizlerini çözebilecek
yeteneğe sahipti. Kapitalizmin emperyalist
aşamasında tekelleşme ve tekellerin devletle
bütünleşmesi kapitalizmin kaotik yapısını
örgütlü bir yapıya dönüştürmüştü. Devlet, bir
zor aygıtı olmaktan çıkmış planlayıcı ve düzenleyici
bir araç konumundaydı. Hükümeti ele
geçirerek bu alet planlayıcı olarak çalıştırılabilirdi.
Bu bağlamda devleti yıkacak olan devrime
gerek yoktu. Genel oy, seçimler, parlamento
ve hükümet olma ve bu bağlamda radikal
demokrasi, Sosyal Demokrasinin siyaseti oldu.
1848 Marksizmindeki sosyal demokrasi, Alman
Marksizminde bambaşka olmuştu.
1848 Avrupa’sı… Burjuvazi; burjuvazi, proletarya,
aristokrasi, köylülük ve bütün toplumsal
sınıflar ile savaşımından ulus devlet egemenliğinin
zaferiyle çıktı. İşçi sınıfı, enternasyonalist en
örgütlü güçtü. Devrim isteği, insanların bedenlerinde
taşıdıkları devrimci bir ruhtu. Burjuvazi,
işçi sınıfını ulusal bir güce dönüştürerek siyasi
mülkiyeti altına aldı; burjuva demokrasisiyle
kapitalist toplumsal ilişkileri işletip çalıştıran
sınıfsal bir güç, bir özne haline getirdi. Bu imzanın
sahibi Alman Marksizmidir. “Kriz yok ve devrim
de yok!” Söyleminin bedellerini insanlık çok
ağır ödedi. 1. Dünya Savaşı, Ekim Devrimi’nin
yalnız bırakılması ve Faşizm…
Lenin
Lenin, Alman Marksizminden kopuş, 1848
Avrupası ruhuna dönüştür. Lenin’le birlikte talep
siyasetinin yerini devrim isteği tekrar aldı. Her
şeyden önce Lenin için asıl olan devrimcilikti.
Kadro, örgüt, gizlilik, teorik, politik ve örgütsel
kişiliğin birliği, sınıflar mücadelesinin ruhundaki
devrimciliği açığa çıkartan mücadele…
Lenin, 1850-60 yılarında kabararak gelişen,
dönem dönem gerileyen ama asla durmayan
köylü hareketinin özgürlük talebinin, Nihilizmin
yıkıcı etikçiliğinin ve Narodnik hareketin Çarlık
otokrasisinin darağaçları altında yılmayan bir
siyasal coğrafyanın çocuğuydu. Rus toprakları,
sosyalizmle, sosyal demokrasiyle bu koşullarda
tanıştı. Lenin, Avrupa sosyal demokrasi dalgasını
bu toprakların devrimci ruhuyla tanıştırarak
devrime dönüştürmesini bildi. Devrim
süreci boyunca Lenin’e çok şey yakıştırıldı.
Bunların haklılık payı da vardı. Lenin, bütün
devrimci birikimin ruhunu bir biçimde taşıyordu.
Lenin; Jakoben, Babeuf, Blanquist, Bakuninci
ve Narodnik ruhun üzerine kurulu bir Marx
yorumudur. Lenin, bu yorum üzerinden Marx’ı
Marksizmleştirdi. Lenin, bu Marksizmdir ve bu
Marksizm, Ekim devrimini gerçekleştirdi.
Lenin’in emperyalizm çözümlemesi teorik bir
çözümlemeden ziyade politik bir çözümlemedir.
Teorik çözümlemeler zaten önceden yapılmıştı.
Lenin, bu teorik çözümlemelerin politik okunuşudur.
Lenin, sermaye birikiminin yoğunlaşması
ve merkezileşmesine bağlı olarak kapitalizmin,
tekelci evreye girdiğini, mali oligarşi ve sermaye
ihracı dönemine geçtiğini teorik olarak
bulmadı. Bu teorik çözümlemeleri, politik bir
kriz teorisi olarak kurdu. Kapitalizmin eşitsiz,
dengesiz, bileşik gelişim yasasını kapitalizmin
emperyalist aşamasıyla politik kriz teorisine
dönüştürdü. Eşitsiz, dengesiz, bileşik gelişimi
ulusal ekonomiler arası dengesiz gelişime
dönüştürdü. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesini
belirleyen ekonominin coğrafyası
ulusaldı. Sermayenin ulusallığı ile sermaye
ihracı üzerinden sermayenin uluslararasılaşması
arasındaki gerilimi politikleştirdi. Ulusal
tekellerin, dünya pazarı üzerindeki rekabetini,
ulus devletlerin açık askeri bir savaşla sürdüreceğini
açıkça gördü. Ulusal devletler, ulusal
tekellerin dünya pazarı üzerindeki rekabetin
açık temsilcisiydi. Kapitalizmin militaristleşmesi
ve açık savaş! Bu durum devrim için iki olanak
sunuyordu. Birincisi emperyalist savaşı iç savaşa
dönüştürmek, ikincisi sömürge ülkelerde
anti-emperyalist ulusal bağımsızlık mücadeleleri.
Lenin emperyalizm dönemini politik kriz
teorisine dönüştürerek 19. yüzyıl kapitalizmini,
kapitalizmin rekabetçi dönemi olarak kapattı.
Bu saatten sonra, 1848 Avrupa’sının politik
krizine kimse bakmadı. Kapitalizmin rekabetçi
dönemi ilerici, emperyalist dönemi gerici idi.
Oysa, 19. yy kapitalizminin eşitsiz ve dengesiz
gelişimi politik kriz üzerinden okunabilirdi.
Bu durum, Marx’taki ekonomik determinizmin
metafiziğini sakladı. Lenin’in emperyalizm teorisi
ile proleter devrimler çağı başlamıştı.
Lenin için proleter devrimler çağı ne demekti?
Bunun üzerine pek düşünülmedi. Marx açısından
kapitalizmin nihai krizini oluşturacak ekonomik
koşullar ile Lenin’in proleter devrimler çağından
anladığı bize göre çok farklıydı. Marx’a
göre kapitalizmin toplumsal çözülüşü üzerinden
politik çözülüş gelecektir. Lenin’de ise kapitalizmin
politik çözülüşü, kapitalizmin toplumsal
çözülüşünü getirecektir. İşte bu farklılık
Marx’taki ekonomik determinizmin metafiziğini
sorgulatabilirdi. Fakat bu farklılık görülemedi.
Lenin, emperyalizmle birlikte kapitalizmin
politik çözülüşünün imkânlarını gördü. Marx’ta
devrim kapitalizmin en gelişmiş ülkelerinden
gelecekti. Fakat Lenin devrimi emperyalizmin
zayıf halkası olarak algılanan doğuya çevirdi.
Lenin’deki proleter devrim 1848 Avrupa’sındaki
gibi komünalist bir devrim değildi. Komünalist
devrim batıdan özellikle Almanya’dan beklendi,
fakat gelmedi. Lenin’in proleter devrimler
çağından anladığı, burjuva özlü devrimleri proletaryanın
üstlenip üslenmeyeceği idi. Leninizm,
burjuva özlü devrimlerin proletarya tarafından
üstlenilmesi anlamına gelir. Bu noktadan sonra,
“her kriz devrim demektir” söylemi yeniden geri
geldi. Rosa’nın komünist devrim, reform, araçamaç
ikiliği Lenin’de ortadan kalktı. Lenin’de
reform devrim sorunuydu. Bugünün söylemiyle
söylersek demokrasi sorunu devrim sorunu oldu.
Tamamlanmamış burjuva devrimini tamamlamak
devrim sorunudur. Ülkemizde modernist solun
tözü budur. Küresel kapitalizmi, hâlâ emperyalist
dönemin politik kriziyle okumaya devam etmelerinin
nedeni budur. Politika yapma tarzları ve
araçları buraya oturur. Adına Komünist Parti
denilmesine karşın, güncel politika adına dolayım
siyaseti yapanların demokrasiciliği buradan
kaynaklanır. Bu gerçeklikle birlikte Marx’taki
sürekli devrim, kesintisiz devrime dönüşmüştür.
Sürekli devrim, kapitalizmin toplumsal çözülüşü
üzerinden politik çözülüşün sürekliliğine oturur.
Kesintisiz devrim ise, politik çözülüşün üzerinden
toplumsal çözülüştür. Bu durum bizi aşamalı devrim
tezine götürmektedir. Demokratik devrim ve
sonrasındaki toplumsal devrimi içeren komünist
devrim. Reform ve devrim ikiliği yeniden geri
gelmiştir. Şimdi bu ikiliğin kaldırılması dönemidir.
Toplumsal devrimi içeren politik devrim.
Dolayım araç, komünist devrim amaç değildir.
Amaç harekete içkindir. Doğrudan komünalist
devrim, politik istençtir. Tarih, eleştirilen 1848
Avrupa’sı sokaklarının komünalist devrim istencine
geri döndü. Ekim devrimi dahil, hiç bir devrim
Komün’ü aşamadı. Bütün “izm”ler komünü
aşan bir yerden yeniden kurulacaktır.

Cengiz Baysoy